Metin Alpaslan – Umran Dergisi/Nisan 2026-380. Sayı
İran’da, evvela 28 Aralık 2025’te ekonomik sıkıntılar ileri sürülerek Tahran’da rejimi protesto eden gösteriler başladı. Pişdarlığını/öncülüğünü ABD ve İsrail’in üstlendiği gösteriler üniversitelere ve ülkenin diğer şehirlerine de yayıldı. Gösterilerde çok sayıda insan hayatını kaybetti. ABD ve İsrail’i İran’a saldırmaya heveslendiren saldırı öncesi patlak veren kitlesel protestolardı hiç şüphesiz. Ama Trump ve Netanyahu, gösterilerden umdukları neticeleri alamayınca savaş çıkartmak için bahaneler üretmeye başladılar. Trump, “İran ABD’yi vuracak füzeler yapıyor, ABD’ye saldıracak, ABD İran tehdidi altında!” palavrasıyla işin içinden çıkabileceğini sandı. Hâlbuki savaştan bir gün önce CIA ve Pentagon, İran’ın ABD’ye saldıracağına dair ellerinde hiçbir istihbaratın bulunmadığını bildirmişti. Ne var ki buna rağmen “İran nükleer silah yapıyor!” palavrasını sıkmaya devam ettiler.
Tahran ile Washington yönetimleri arasında müzakereler sürerken, İsrail ve ABD, 28 Şubat’ta İran’a ani bir şekilde saldırı başlattı. Siyonist şebeke büyük çapta bir hava saldırısı ile ilk vuruşu yaparak İran’ı başsız bırakma ve yönetimi felç ederek rejimi düşürmeyi amaçladı. İran ise hem Siyonist oluşuma hem de ABD üslerinin bulunduğu Suudi Arabistan, Irak, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi bölge ülkelerinde belirlediği, menzilindeki askerî ve petrol tesislerine asimetrik saldırılarla karşılık verdi. ABD-İsrail saldırılarında, İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in yanı sıra çok sayıda üst düzey yetkili ve komutan hayatını kaybetti.
Savaşlarda okullar ve hastanelerin vurulması uluslararası hukuka aykırı ve suç sayılmasına rağmen savaşın başladığı gün zalimler gözlerini kırpmadan bir okulu vurdu. Onlarca kız öğrenci öldürüldü. Saldırıların, okullardaki çocuklarla başlatılması da ancak soykırımcı İsrail’in başvuracağı bir yöntemdi. Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında tutuklama kararı çıkarılan Netanyahu, utanmadan İran’ı sivilleri hedef almakla suçlama hayâsızlığını sergiledi. Öldüren, sivillerin kaldığı çadırları, okul, hastane hiçbir hedef gözetmeden bombalayan, kuşatma altındaki bebeklerin donarak hayatını kaybetmesine sebep olan, Gazze’de 50 bin çocuğu katleden Netanyahu 168 çocuğu öldürmekten dolayı en ufak bir nedamet duymadı. Her geçen gün kendi yarattığı ‘değerlerden’ koparak bir “savaş makinesi”ne dönüşen ve sadece ABD’nin askerî hâkimiyet alanını ifade eden Batı’nın, İslâm dünyasındaki kimi ufak hadiselerde yeri göğü inletirken, bombalanan kız çocukları karşısında suspus olması kimseyi şaşırtmadı.
Ne Umdular, Ne Buldular?
ABD’nin sürekli olarak silah ve mühimmat kapasitesinin bittiğini söylediği İran, en ağır saldırısını 21 Mart Cumartesi gecesi yaptı. Füze yağmuruna tutulan İsrail şehirleri Dimona, Arad, Birüssebi, Eilat, Kiryat Gat’ta büyük yıkım meydana getirdi. Hava savunma sistemi kevgire dönen Siyonist oluşumun özellikle en büyük nükleer tesisine ev sahipliği yapan Dimona’yı koruyamaması terör devletini panikletti. Hedef alınan şehirlerde büyük yıkım yaşandığı ve bazı mahallelerin tamamen tahrip olduğu görüldü.
Şurası açıktır ki İslâm âleminde emperyalizmin oyununu bozacak önemli iki ülke Türkiye ve İran’dır. Devlet gelenekleri olan, zorlukların üstesinden gelebilecek birlik ruhuna sahip halkları vardır. Liderleri öldürülünce gerilemeyen, devletleri çözülmeyen, boşluğu anında dolduran, direniş azmi daha da artan bir yapıları vardır. Ortadoğu’nun en etkili devletlerinden İran Ortadoğu’da sadece bir devlet değil, aynı zamanda bir jeopolitik ağın merkezi sayılır. Bu ağ; devletler, milis güçler ve ideolojik etki alanlarından oluşur. İran’ın etki alanı, Irak, Suriye, Lübnan, Yemen’i kapsamaktadır. İranlılar, dünyanın en eski ve kesintisiz tarihsel ve politik bir derinliği olan millî kimliğe sahip bir halk. Bombalar yağarken ve hava savunma sistemleri çalışırken bile meydanları terk etmiyorlar. Şer İttifakı’nın hesabı, İran’da iç savaş çıkarıp ülke yönetimine el koymaktı. İran’ı ve halkını hiç tanımadıkları anlaşılıyor. Siren sesi duyan Siyonist çete halkı sığınaklara sığınırken, aynı tehlike altındaki İran halkı yüz binlerin katılımıyla miting düzenliyor. Devleti savunmak için kenetlenen bir halk var karşımızda. Savaş başlayınca büyük bir göç yaşanacağı düşünülüyordu. Oysa tam tersi vuku buldu, memleketine dönen daha çok. İşte emperyalist ve Siyonist saldırganların göremediği, anlayamadığı sosyoloji bu!
Herhâlde 12 Gün Savaşı’nda İran’ın gerçek gücünü göstermemesi, anlaşılan bunları fazla heveslendirmiş. Muhtemelen ABD Başkanı Trump, Venezüella Devlet Başkanı Maduro’yu yatağından alarak kaçırdığı gibi dinî lider Ali Hameney’i öldürerek işi bitireceğini ve ülkeyi teslim alacağını hesaplamıştı. Kendisine minnettar rejim karşıtlarının sokaklara dökülüp ABD’ye teşekkür edeceklerini umuyordu. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Haçlı-Siyonist ittifakı, işlerinin hesapladıkları ve planladıkları gibi gitmediğini gördüler. Kongreyi devre dışı bırakarak ve ciddi bir kamuoyu tartışması yapmadan İsrail’in kuyruğuna takılarak ABD’yi savaşa sürükledi. Trump, İran’ın, Gerçek Vaat-4 Operasyonu’yla İsrail’e ve bölgedeki Amerikan varlığına ağır darbeler indirmeye başlaması karşısında ülkesinin başına açtığı bu rezillikten nasıl kurtulacağının hesabını yapıyor. Bu yüzden de her gün başka konuşan, bir önceki açıklamasını yalanlayan, dünyaya barış getireceğim vaadiyle oturduğu koltukta daha çok savaşı konuşan tavrıyla bütün inandırıcılığını yitirmiş durumda. Trump, daha önce söylediklerinin tam aksini yapıyor. Bir söylediği diğerini tutmuyor.
Bir gün “İran’ı tümden yok ederek haritadan sileceğiz!” şeklinde açıklamalar yapıyor, bir başka gün “Üst düzey faydalı görüşmeler yapıyoruz, anlaşmaya yakınız!” benzeri ifadeler kullanıyor. İran’da çaresizliğe düşen Trump, Hürmüz Boğazı’nı açabilmek için NATO ve Asya’daki müttefiklerden destek istedi ama pek müspet cevap alamadı. Bu defa abes laflar ederek NATO üzerinden devletleri tehdit etti. Siyonistlerin Epstein tuzağına düştüğü için köşeye sıkışan Trump, İsrail’in şantajıyla girdiği bu savaştan ABD’deki ara seçimlere muzaffer bir komutan edasıyla girmek istiyordu ama Hürmüz Boğazı kriziyle bir anda kendini bir ölüm kalım savaşında buldu. İran savaşı geldiği nokta itibarıyla karizması iyice çizilen Trump açısından da bir siyasi var olma mücadelesine dönüşmüş durumdadır.
ABD Ulusal İstihbarat Terörle Mücadele Merkezi Başkanı Joe Kent, izlenen İran politikasının bölgeyi daha fazla kaosa sürükleyeceğini öne sürerek eleştirdi. Kongre’den yetki almadan girilen savaşa karşı çıktı ve istifa etti. Amerikalı birçok yetkili, yürütülen savaşın ABD dış politikasından ziyade, doğrudan “Büyük İsrail” projesine hizmet ettiğini söylüyorlar. Savaşın yüksek maliyetleri görünür hâle geldikçe, ABD’nin kendi çıkarlarını gözetmek yerine İsrail lobisinin etkisiyle savaşa müdahil olması açık bir şekilde eleştirilmektedir. Büyük çoğunluk “İsrail için savaşmayacağız!” diye haykırıyor. Kongreye yapılan sunumdan sonra ABD Temsilciler Meclisi üyesi Nancy Mace, “İran’la ilgili Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komitesi brifinginden yeni çıktım. Tekrar ediyorum: İran’da sahaya asker gönderilmesini desteklemeyeceğim; bu brifingden sonra bunu daha da net söylüyorum!” dedi.
Ortadoğu’da ve Dünyada Yeni Bir Kırılma Yaşanır mı?
ABD’nin İran’a saldırısı büyük ölçüde İsrail’in stratejik önceliklerini ve güvenlik çıkarlarını korumak, İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni kurmak içindir. Semalarını yabancı güçlerin kontrol ettiği bir güvenlik kuşağına teslim olan Ortadoğu, balistik füzelerin, kırılgan ittifakların ve hızla değişen güç dengelerinin damgasını vurduğu bir dönemden geçmektedir.
Ortadoğu’da durum iki eksen etrafında şekilleniyor. Birincisi başını İran’ın çektiği ve kendisini Siyonist İsrail ve Batı hegemonyasına karşı “Direniş Cephesi” şeklinde tanımlayan eksendir. İkinci eksen ise “Statüko Ekseni”dir. Burada Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Ürdün bulunmaktadır. Bu ilkeler daha çok devlet güvenliği ve mevcut düzenin korunmasına odaklanır. Seçimlerin doğru dürüst yapılmadığı, muhalefetin ezildiği, diktatörlük, krallık ve emirlikler Batı hegemonyasına uyum sağladıkları ölçüde ayakta durabiliyorlar.
Şu an için en büyük kaybeden konumuna yerleşen Körfez ülkelerinde zenginliğin getirdiği huzur ve konfor bitti. ABD-İsrail karşısında yıkılmadığını göstermiş bir İran bölge ülkeleriyle baş başa kalacak. Her şeyini ABD’ye teslim etmiş olan bölge ülkeleri kendilerini, yaralanmış ve hınçlanmış bir İran’ın baskısı altında bulabilirler. Hürmüz Boğazı kalıcı bir soruna dönüşüp onların kâbusu olabilir. Körfez devletlerinde ABD ile ittifakın maliyetlerine dair yeni tartışmalar başlamıştır. ABD’nin bölgesel istikrarsızlığı yönetmedeki yetersizliği ve onları yeterince savunamaması Çin ve Rusya gibi rakip güçlerin bölgede nüfuzlarını artırmalarına zemin hazırlayabilir.
Ortadoğu’da yeni bir kırılma kaçınılmaz görünüyor. Savaşın etkisi yalnızca çatışma alanıyla sınırlı kalmayacak, önümüzdeki yıllarda bölgesel jeopolitiği derinden dönüştürecektir. Bölgede siyasi düzenler, güç dengeleri, fiili kontrol ve nüfuz alanları değişip dönüşmeye gebedir. Bu çatışma sonrası İran, güvenlik elitlerinin hâkim olduğu daha milliyetçi ve askerîleşmiş bir devlete evirilebilir. ABD’nin kara harekâtı için bölgeye asker sevk ettiği söyleniyor. Suriye’den İran’a sevk edilen PKK unsurlarıyla İran içinde hazırlanan PJAK ve diğer muhalif gruplar İran’ın başını ağrıtabilir. Bölgede birçok ülkeyi dolaylı veya doğrudan etkileyen niteliğiyle Ortadoğu çok cepheli bir savaş alanına dönüşebilir. Lübnan, Irak, Suriye gibi kırılgan devletleri sarsabilir. Bu durum Ortadoğu’da uzun süreli istikrarsızlık yaratabilir.
Haçlı-Siyonist ittifakı yıllardır Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmektedir. İran’da, Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de ve Yemen’de yaşanan trajediler bunun en acı örnekleridir. 1979’daki İran devriminden sonra Irak, İran’a saldırtılıp birbirine kırdırılarak ikisi de zayıflatıldı. Önce güçten düşürülen Irak, işgal, gasp ve katledildi. Şimdi de onun devamı olarak İran için benzer senaryo uygulanmaktadır. Malum İran’la başlayan çatışma, Körfez ülkeleri ve bölgedeki diğer yerlere yayıldı. Bir tezgâh da Türkiye’ye kuruldu. Bu saldırılardan Türkiye de nasibini aldı, şu ana kadar dört füze düştü. Türkiye’ye fırlatılan füzeler ülkeyi savaşa çekme gayretleriydi. Ne var ki devlet aklı tuzağa gelmedi. Böyle bir oyuna karşı dikkatli, vakur ve kararlı çıkışlar yaparak hainlerin heveslerini kursağında bıraktı. İran, füzeleri kendisinin atmadığını beyan ediyor. O zaman, yapacağı iş soruşturma açmak, bizi kışkırtıp savaşa sokmak için tuzak kuran failleri yakalamak ve İsrail ile İran paralel yapısını ortaya çıkarmaktır.
Bölgesel tartışmalarda ortaya çıkan bir diğer unsur Türkiye’yle ilgilidir. İsrail’de bazı güvenlik çevreleri giderek daha fazla Türkiye’yi gelecekteki stratejik rakip olarak görmeye başlamışlardır. İran meselesi bertaraf edildikten sonra Ankara’yı “bir sonraki İran” şeklinde nitelendirmektedir.
ABD-İsrail ikilisinin başlattığı bu savaş, İslâm dünyası için modern tarihin en büyük imtihanlarından birine dönüşmüş vaziyettedir. Bu savaş, Müslüman coğrafyasını sadece askerî değil; zihinsel, kurumsal ve sosyolojik açıdan derin bir dönüşüme zorluyor. Küresel güçlerin ve onların yerli iş birlikçilerinin Müslüman beldelerinde gerçekleştirdiği müdahaleler, işgaller ve katliamlar büyük yaralar açmıştır. Filistin’den Gazze’ye, Kudüs’ten Lübnan’a, İran’dan Yemen’e, Pakistan’dan Afganistan’a, oradan Sudan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada kadın, çocuk, sivil ayırt etmeden Müslümanların kanı akmakta, şehirleri harabeye dönmekte, toprakları işgal edilmekte, malları talan edilmekte, haysiyeti ile oynanmaktadır. İslâm beldeleri Siyonizm ve emperyalizmin ayakları altında inim inim inlemekte, milyonlarca insan acı ve gözyaşı içinde hayata tutunmaya çalışmaktadır.
İslâm ülkeleri yönetimleri ABD ve İsrail’in İran’a haksız, hukuksuz ve gerekçesiz saldırısına destek verdiler. Hatta bazı ülkelerin, NATO’nun bile isteksiz davrandığı şeyi yaparak İran’a karşı koalisyona katılmayı planladığı haberleri dolaşıyor. Ya da İran’a daha sert ve yoğun şekilde vurması için Trump’ı teşvik ediyorlar. İslâm İş Birliği Teşkilatı gibi kurumların hiçbir işe yaramadığı anlaşılmıştır. Dahası, geçen ay içinde Türkiye’nin de bulunduğu 12 İslâm ülkesi saldırganları görmezden gelip İran’ı kınayan bildiri dahi yayımladı. Buna karşılık, ne Gazze katliamı boyunca ne de İran saldırısı süresince tek bir lider Trump’a gerçek anlamda baskı kurmaya cesaret edemedi. Kimse onu karşısına alamadı, canını sıkacak bir şey diyemedi. Tek bir İslâm ülkesi ve lideri İran için Trump’ı suçlamadı, suç ortaklığını dile getiremedi. ABD üzerindeki siyasi veya ekonomik nüfuzlarını kullansalar pekâlâ önleyebilecekleri bir insanlık dramına kayıtsız kalıyorlar. Hiç olmazsa en az İspanya Başbakanı Sanchez kadar cesaretli olsalardı.
Dijital Savaş ve Mezhepçilik
Bu savaş, yapay zekâ güdümlü mühimmatların ve devlet destekli siber saldırıların kitlesel ölçekte kullanıldığı ilk büyük ölçekli çatışma oldu. Modern savaşın artık sadece fiziksel değil, dijital ve bilişsel bir alanda yürütüldüğü gerçeği tescillendi. Fiziksel savaşın siber alana kayması, dijital güvenliğin en az fiziksel güvenlik kadar önemli olduğunu gösterdi. Savaş, yapay zekâ, siber harp, hassas mühimmat vb. teknolojik üstünlüğün önemini ortaya koydu. Bu gerçek, İslâm dünyasını eğitim sisteminde ezberci modelden ziyade bir zihinsel devrime gitmeye zorlayacaktır.
İran savaşı, İslâm dünyası için bir yıkım olabileceği gibi, tam tersine köhnemiş yapıların temizlendiği ve liyakate dayalı, teknolojiyle barışık, rasyonel bir toplumsal modelin doğduğu bir uyanış noktasına da dönüşebilir. Bu dönüşümün hızı, İslâm toplumlarının zihinsel olgunluğa ne zaman erişeceğine bağlıdır. Umulur ki bölgedeki güç dengelerini sarsan emperyalist saldırganlık bu toplumlarda da antiemperyalist duyguları güçlendirir. Mezhep gerilimini azaltıp, ümmet bilincini güçlendirir. Ümmet için de bir ışık, darmadağın edilmiş gücünün toparlanması ve ayağa kalkması için güçlü bir adım olur.
İran, 1979’dan hemen sonra ümmet söylemi kullansa da zamanla politika daha çok Şii jeopolitiği etrafında şekillendi. İran’ın mezhep merkezli siyaseti Sünni dünyada güven kaybına yol açtı. Bölgede büyük gerilimler yaratan İran’ın “Şii Hilali” politikasına karşı Sünni eksenli bir güç oluşturma senaryoları son derece tehlikeli bir tuzaktır. İran ve Filistin’de bombalar düşerken, Gazze’de kuşatma ve katliam devam ederken, Kudüs işgal altındayken; Şii-Sünni kavgası yapmak ümmetin yarasını daha da büyütmekten başka bir işe yaramayacaktır. Suudi Arabistan’daki ARAMCO petrol tesislerinde çalışanların neredeyse üçte ikisi Şii’dir. Bahreyn yüzde 70’i Şii nüfusa sahiptir. Büyük oranda Şii kimliği üzerinden konsolide olmuş İran’la ilişkili grupların Sünni nüfusun yoğunlaştığı bölgelerde operasyonlarını artırması, mahalli mezhepsel gerilimleri patlatabilir. Tarihî tecrübenin bize gösterdiği hakikat, etnik ve mezhebî kavgaların, ümmeti zayıflatmaktan, düşmanları güçlendirmekten ve Müslümanların yarasını büyütmekten başka bir işe yaramadığıdır.
Ateş hattının bölge genelinde enerji tesislerine, su kaynaklarına, arıtma tesislerine, nükleer alanların yakınlarına kadar uzaması, bu gerilimin olduğu yerde kalmayacağını, kontrolden çıkarak Sünni-Şii çatışması riskini büyütebileceği gözlemleniyor. Siyonistler, Ortadoğu’nun en eski ve en riskli fay hatlarını, Sünni bloğu, Şii İran’a karşı savaşa sokmak gibi şeytanca bir oyun içerisinedir. Mezhepçilik fitnesi, Siyonist katillerin en büyük cephanesidir. Müslümanlar arasındaki uhuvveti, muhabbeti zedeleyen bir fitne olduğu kadar müstemlekecilerin Müslümanları zayıflatmak, mukavemetlerini kırmak için en çok kullandığı yöntemdir. Siyonist Oded Yinon tarafından 1982’de kaleme alınan “1980’lerde İsrail İçin Bir Strateji” başlıklı makalede; İsrail’in Ortadoğu’daki mutlak hegemonyasını güvence altına alma hedefine ulaşması için çevresindeki Arap ve Müslüman devletlerin mevcut yapılarının etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden parçalanmasını salık veriyor. Görüldüğü gibi zalimlerin en büyük silahı füzeleri değil, bizlerin dağınıklığı ve birbirimize düşmemizdir. Bugün yapılması gereken şey, yeni tartışmalar üretmek değil, ümmet bilincini yeniden diriltmek, ümmetin yaralarını sarmaktır.
Ekonomi ve Petro-Dolar Sisteminin Bozulması
Savaş uzadıkça deniz yollarındaki belirsizliklerin artmasıyla ve Körfez bölgesindeki üretim kapasitelerinin tehdit altına girmesiyle dünya diken üstünde. Yükselen enerji fiyatları, sıradan bir maliyet artışının çok ötesinde, birbirini besleyen zincirleme etkilere sahip bir ekonomik şok mekanizmasıdır. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması küresel enflasyona yüzde 1-1,5’luk etki ve 1,7 trilyon dolarlık devasa bir yük getiriyor.
İran’daki savaşın gerçek etkisi yalnızca enerji krizi değil küresel gıda krizine de yol açıyor. Çünkü tarım üç kritik girdiye dayanıyor: enerji, gübre ve lojistik. Hepsi petrol ve doğal gaza bağlı kalemler. Neredeyse tüm üretim süreçlerinin temel girdisi olan enerjide fiyat yükselmesi enflasyon dalgası oluşturur. Elektrik, ısıtma, ulaşım ve hammadde işleme maliyetlerinin yükselmesi üretimi sıkıştırır, yatırımlar ertelenir ve arz zincirinde kırılganlıkları derinleştirir. Gübre kıtlığı ürün verimini olumsuz etkiler.
Enerji fiyatları yükseldiğinde gübre üretim maliyetleri de hızla artıyor. Doğal gazdan üretilen azotlu gübrede ciddi bir açık oluşuyor. Basra Körfezi, dünya gübre üretiminin merkezi konumundadır. Üre ticaretinin üçte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Küresel pazara ulaştırılmayan ürenin fiyatları hızla artıyor. Amonyak üretimi de İran’ın doğalgazına bağımlı. Boğazın kapanmasıyla amonyak, üre ve LNG sevkiyatlarında yaşanacak aksaklılar, başta Türkiye olmak üzere birçok ülkedeki tarımsal verimi doğrudan etkileyecektir. Hürmüz Boğazı küresel ekonominin nefes borusu mesabesinde bir geçiş yoludur. Küresel petrol arzının yaklaşık yüzde yirmisinin geçtiği Hürmüz Boğazı, piyasaları etkileyen stratejik bir silaha dönüştü. Hürmüz’den gemilerin geçişi sağlanamazsa pek çok ülkede ekonomik büyümenin ve enflasyon verilerinin tepetaklak olabileceği belirtiliyor.
Savaşın Türkiye’yi de olumsuz etkileme riski var. Enerjide büyük ölçüde dışa bağımlı olan Türkiye, enerji ithalatında yapısal bir bağımlılık sorunuyla karşı karşıyadır ve ekonomimiz oldukça kırılgandır. Artan enerji maliyetleri, cari açık ve enflasyon üzerinde ciddi bir baskı oluşturacaktır. Her yıl yaklaşık 50-60 milyar dolar enerji ithalat faturası ödeyen Türkiye, petrol fiyatlarındaki her büyük sıçramada hem döviz rezervleri hem de cari açık üzerinden ağır bir fatura ödeyecektir. Enerji bakanı Alparslan Bayraktar, petrol fiyatlarındaki bir dolarlık artışın ülkemiz ekonomisine 400 milyon dolar ek yük getirdiğini açıkladı. Diğer taraftan, petrol gelirlerine dayalı ekonomilerin kırılganlığı bu savaşla tescillendi. Körfez ülkeleri, enerji güvenliği ve gıda egemenliği için daha yerli ve sürdürülebilir bağımsız ekonomik modeller geliştirmek zorunda olduklarını anlamışlardır herhâlde.
Bu savaş küresel düzlemde ABD’nin Çin’e karşı yaptığı mücadelenin bir aşamasıdır. Çin lojistiğini ve finansal kaldıraç gücünü kapsayan Kuşak ve Yol projesini sekteye uğratma ve dolardan çıkma eğilimini durdurma amacı var. ABD hegemonyası silah ve dolar üzerinden yürüyor. Doların gücü, arkasındaki silahtan ve petrol satışında para birimi olmasından kaynaklanıyor. Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı Çin, petrolü dolar yerine kendi ulusal parası Yuan ile almaya başladı. Çin’in Rusya, Venezuela ve İran’la yaptığı dolar dışı alışverişe Suudi Arabistan da dâhil olmuştu. Çin bu dönüşümle güçlenmeye başladı.
Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olan Venezuela üzerinde hâkimiyet kuran ABD, ülkenin en büyük petrol müşterisi olan Çin’in bu kaynaklara erişimini engellemiş oldu. Bu defa İran’a saldırarak Ortadoğu’daki petrol ve doğalgaz kaynakları ile stratejik enerji rotalarını kendi kontrolü altına alıp, Çin’e giden petrolün akışını durdurma çabasındadır. Çünkü Çin, petrol ithalatının yaklaşık yüzde kırkını Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştirmektedir. ABD, Çin’in enerji arz güvenliğini ve yükselişini engelleme amacıyla Hürmüz Boğazı’nı kontrol altında tutarak Çin’e petrol satışını denetlemeyi hedefliyor.
Terörsüz Türkiye Hedefinin Önemi
Bölgesel ve küresel krizlerin giderek arttığı, büyük bir savaşın yaklaşmakta olduğu böyle bir konjonktürde Türkiye’nin güvenlik ve iç bütünlüğü için yürütülen Terörsüz Türkiye sürecinin önemi ortaya çıkmaktadır. ABD-İsrail ve İran savaşı öncesinde PKK’nın silah bırakması ve Türkiye’den çekilmesinin, SDG’nin Suriye devletiyle bütünleşme sürecine girmesinin ne kadar önemli bir hamle olduğu şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Millî birlik ve kardeşlik projesinin hayatiyeti bugün çok daha berrak bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
ABD ve İsrail’in, İran’a saldırmaları için altı Kürt grubu bir araya getirdiği, Kürt gruplara para teklif ettiği, Trump’ın Barzanilerle, Bafıl ve Kubat Talabani ile telefonla görüşüp İran’a karadan girmelerini istediği yazılıp çizildi. ABD ve İsrail silahları ile donatılmış PKK/PJAK unsurlarının İran sınırında güçlenmesi, SDG’nin 60 bin civarındaki silahlı grubunun İran’a sevk edilmesi Türkiye için tehdit oluşturmaktaydı. Geçmişte Suriye’de yapıldığı gibi, Kürt aktörlere “Bakın, yeni bir tablo var, silahlarınızı bırakmayın, İran’da bir Kürdistan kurulabilir!” türü telkinler yapıldığını ama Türkiye’nin oynanan oyunu önceden görerek bunu engelleme çabalarının sonuç verdiğini görüyoruz. Öcalan’ın da PKK’nın kollarının İran’a karşı yapılacak bir kara harekâtına girmemeleri yönünde mesaj gönderdiği, İran’a yapılacak kara saldırısında PKK’yla irtibatlı grupların yer almasının tarihî bir hata olacağını belirttiği söyleniyor. PKK’nın İran kolu olan PJAK’ın herhangi bir eylemde bulunmamasında Öcalan’ın çağrısının etkili olduğu kaydediliyor.
Bölgemizdeki ülkelerin askerî kapasiteleri, savunma becerileri, ekonomik kaynakları birer birer zayıflatılıyor, daraltılıyor. Türkiye, bir an önce Terörsüz Türkiye sürecini tamama erdirerek toplumsal direnci artırmalı, iç cepheyi güçlendirmeli, kırılganlıkları azaltmalıdır. İktidarıyla muhalefetiyle herkes bu sürece stratejik bir değerlendirme ve ortak bir söylemle destek vermeli, iç meselelerimiz bir an önce halledilmeli, gecikmeden sonuç odaklı adımlar atılmalıdır. Toplumsal mutabakat sağlanmadan, iç cephe tahkim edilmeden dış cephe korunamaz. İçerde birlik ve kardeşlik güç ve caydırıcılık üretir. Çatışma ve çözülme ise dışarının iştahını kabartır.
Türkiye’nin dış baskılara karşı direncinin artırılması için, içeride güçlü bir koordinasyon ve istişare mekanizması kurulması gerekmektedir. Bu ise, Türkiye’nin etnik ve mezhebi fay hatlarıyla, siyasi kutuplaşmayla ve laikçi ayrıştırmalarla zayıflatılmasıyla değil, içerideki yaraları sarmakla mümkündür. Kimsenin ötekileştirilmemesi, toplumsal gerilimin büyütülmemesi, savaş riski kapıdayken içeride ortak aklın güçlendirilmesi stratejik bir gerekliliktir. Dışta sağlam olmak için içte birliğin sağlanması vaz geçilmez bir gerekliliktir.
Yeni Düzen Savaşla Kuruluyor
13-15 Şubat 2026 tarihleri arasında yapılan 62. Münih Güvenlik Konferansı’nda Almanya Başbakanı Merz, kurallara dayalı liberal dünya düzeninin ortadan kalktığını ve büyük güç siyasetinin yaşandığını dile getirmişti. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise “Eski dünya artık yok ve biz yeni bir jeopolitik çağda yaşıyoruz!” sözleriyle benzer bir tespitte bulunmuştu. Küresel ölçekte büyük siyasal değişimlerin yaşandığı günümüzde norm temelli uluslararası sistemin ciddi bir krizde olduğu artık bir gerçektir. Yeni krizlerin eşiğindeki dünya sistemi dramatik bir dönüşüm geçiriyor. ABD ve İsrail’in, diplomatik görüşmeler henüz devam ederken İran’a saldırması uluslararası düzenin temellerini sarsan son darbe oldu. İran’a yapılan; gücü merkeze alan, istediğini şiddet yoluyla elde edeceğini zanneden ve coğrafyayı bu amaç doğrultusunda kullanan bir zihniyetin eseridir.
Büyük savaşlar çoğu zaman yeni siyasi haritalar üretir. Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı ve Ortadoğu yapay sınırlar çizilerek paramparça edildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya düzeni köklü biçimde değişti. Yalta Konferansı ile dünya egemenlik alanlarına ayrılarak paylaşıldı. Türkiye ABD’nin ve dolayısıyla NATO’nun nüfuz alanına bırakıldı. 1991’e kadar sürecek olan Soğuk Savaş başladı ve ABD bu dönemde Batı dünyasının liderliğini üstlendi.
Soğuk Savaş sonrası kurulan uluslararası sistemde kırılmalar yaşanması, Yalta sisteminin yıkılması ve blok sistemlerinin dağılmasıyla eski dünya düzeni ortadan kalktı. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle önce ABD’nin küresel hegemonyasını pekiştiren tek kutuplu bir dünya oluştu. Ama Çin ve Rusya gibi güçlerin yükselişiyle BRICS, Şanghay İş Birliği Örgütü gibi yeni bloklar oluştu. Çok kutuplu bir düzene doğru evrilmeye başlayan yeni dünya düzeninde güç dengeleri değişmekte, ekonomik dönüşümler yaşanmakta, jeopolitik yapılanmalar yeniden şekillenmektedir.
İtalyan düşünür Antonia Gramsci yıllar önce, içinden geçtiğimiz dönemde hissettiklerimizi, yaşadıklarımızı şu sözleriyle ifade etmişti: “Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmak için çabalıyor. Şimdi canavarların zamanı.” Onun zamanındaki canavarlar Mussolini idi, Hitler idi, Stalin idi. Emperyalist saldırganlıkların yaşandığı bu dönemde ise ahlak yoksunu Trump, soykırımcı katil Netanyahu gibiler, canavarlar var. Tarih tekerrür ediyor. Bugünkü dünya düzeninin çarpıklığı sebebiyle, Trump ve Netanyahu suratlarında Nemrut ve Firavun kibriyle sırıtıp, pervasızca her türlü haydutluğu yapıyorlar. Bunlara baktığımızda gördüklerimiz Hitler ve Mussolini’de gördüklerimizle benzeşiyor. Eli kanlı Netanyahu ve ölümcül saldırıları “eğlence” olarak ifade eden Trump, yıkım için bilhassa başa geçirilmiş iki akıl yoksunu.
Artık uluslararası düzen diye bir şey kalmadı, orman kanunu hâkim. Dünyadaki güç dengeleri değişmedikçe uluslararası hukuk bugün yaşanan adaletsiz uygulamaları çözemez. Asıl mesele şudur: İran savaşı Ortadoğu’da bir yıkım dönemi mi başlatacak yoksa yeni bir İslâmî uyanışa mı vesile olacak? Günümüzde İslâm dünyasında büyük bir boşluk var. Ne hazindir ki güçlü bir medeniyet fikri, güven veren bir siyasi model ve birleştirici bir ümmet vizyonu henüz yoktur. Farklı aktörler bu boşluğu doldurmaya çalışıyor ama Türkiye dâhil henüz hiçbiri ikna edici bir merkez hâline gelemedi. Temennimiz, İslâm dünyasının bu krizi fırsata çevirmesidir. Tarih bize göstermiştir ki büyük krizler bazen çöküş değil uyanış doğurur. Moğol istilası sonrası İslâm dünyasında yeni ilim merkezleri doğdu. Haçlı Seferleri sonrasında Müslüman dünyada siyasi birlik güçlendi. Ama bunun gerçekleşmesi için gerekli olan şartlar; ahlaki yenilenme, eğitim reformu, adalet merkezli yönetim ve adalet üreten, ilim üreten, ekonomik refah üreten, ahlaki örneklik üreten bir medeniyet tasavvurudur. Bu açıdan bakıldığında henüz böyle bir model oluşturamayan İslâm dünyasının katetmesi gereken yolun uzun olduğunu söyleyebiliriz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder