1 Temmuz 2026 Çarşamba

15 TEMMUZ’UN BİTMEYEN TARTIŞMALARI VE MUHASEBESİ

 Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Temmuz 2026-383. Sayı

15 Temmuz 2016 gecesindeki darbe girişimi, Türkiye’nin siyasi tarihi, toplumsal hafızası ve uluslararası ilişkileri açısından son derece karmaşık, çok boyutlu ve hâlen üzerinde büyük tartışmaların yürütüldüğü bir dönüm noktasıdır. Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ), kurduğu vesayet sistemini kaybetmemek için cüret ettiği bir kalkışmadır. Darbe girişimi, şiddetli çatışmalara, kitlesel tutuklamalara ve önemli siyasi sonuçlara sebep olmuş, olağanüstü hâl ilanına ve ordu ile kamu hizmetlerinde yaygın tasfiyelere yol açmıştır.

Örgütün devlet içindeki illegal yapılanmasının deşifre olmaya başlaması ve yaklaşan Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) toplantıları gibi süreçlerdeki tasfiye riski, örgütü hayatta kalma refleksine itmiştir. FETÖ subaylarının YAŞ kararlarıyla bir gecede tasfiye edileceğini ve hâkimiyetlerini tamamen kaybedeceklerini anlayan şebeke, devletin silahlı gücünü kullanarak YAŞ toplantısı öncesi 15 Temmuz’da hükûmeti devirmeye çalışmıştır. Bu hamleyle devlet mekanizmasını felç edip, kendi vesayet düzenlerini kurmayı hedeflemişlerdir.

17-25 Aralık 2013 tarihlerinde hükûmete ve bazı iş adamlarına yönelik gerçekleştirilen operasyonlar, devamında MİT tırları operasyonu ile orduyu itibarsızlaştırma hareketleri, uzun bir darbe hazırlığı yapıldığının bir göstergesidir. Örgüt, diyalog, hoşgörü gibi yaftalar altında geniş bir yelpazede herkese kapılarını açmış, Abant toplantıları ile topluma kendini bir demokrasi platformu gibi sunmuştur. Eğitim alanına özel bir anlam yüklemiş, etrafında toplanan öğrencilere evlerde ve yurtlarda özel eğitimler vermiştir. Eğitim kurumları ve dershaneler üzerinden devşirdiği insan kaynağını, şaibeli usullerle yargı, ordu ve emniyet birimlerine yerleştirmiş, bir taraftan tüm devleti içeriden ele geçirirken diğer taraftan da sivil toplumda örgütlenmiştir. Emniyet ve yargıya sızan unsurlar; sahte deliller üreterek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kurmay yapısını tasfiye etmek amacıyla Ergenekon ve Balyoz gibi davaları birer silah olarak kullanmıştır.

Darbe Girişimi İçinde Başka Gruplar da Var mıydı?

15 Temmuz darbe girişiminde FETÖ mensupları dışında başkalarının da yer alıp almadığı sorusu çokça tartışılmıştır. İddianameler, dava dosyaları ve yargılamalar, darbe girişiminin örgütlü, sistematik ve karar verici iradesinin FETÖ olduğunu kesin bir şekilde ortaya koymuştur. Adil Öksüz, Kemal Batmaz gibi isimlerin askerî üslerdeki varlığı ve talimatları, bunun müşahhas örnekleridir. Ancak yargılamalar ve askerî analizler, FETÖ mensubu olmadığı hâlde o gece darbe faaliyetine bilmeden katılan veya destek veren bazı memnuniyetsiz unsurların varlığını göstermiştir. Dönemin Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş, bir televizyon programında; “Ben bu işin farklı grupların müşterek hareketi olabilir ihtimali üzerinde duruyorum. Motor güç FETÖ’dür. Ancak bu yapı devletin her yerine sızmış olsa da ordu içinde tek başına bu cüretkâr kalkışmayı yaparken diğer bazı unsurlarla da temas kurmuş olabilir.”[1] demiştir.

Bunlardan birinci grup emir-komuta zinciri tuzağına düşen maniple edilmiş askerî personelden oluşmaktadır. Rütbesiz erler, askerî öğrenciler ve bazı alt rütbeli subaylar, olayın bir darbe girişimi olduğunu bilmeden kışlalardan çıkarılmıştır. İkinci grup ise kariyerist ve menfaatçi askerlerdir. FETÖ ile organik ya da ideolojik bağı bulunmayan, ancak darbenin başarılı olacağına inanarak son anda güç dengesine göre saf tutan, makam/mevki beklentisiyle kalkışmaya destek veren bazı subayların olduğu mahkeme kayıtlarına geçmiştir. Üçüncü grup ise, hükûmet muhalifliği üzerinden olaya eklemlenenlerdir. Mevcut hükûmete veya Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı duydukları derin öfke sebebiyle, darbenin arkasında kimin olduğuna bakmaksızın hükûmetin devrilmesini fırsat gören bazı seküler/ulusalcı eğilimli askerler ve sivil kimselerdir.

Darbecilerin kendilerine “Yurtta Sulh Konseyi” adını vermeleri ve okuttukları darbe bildirisinde yoğun şekilde Atatürkçü, seküler ve klasik TSK reflekslerini yansıtan bir dil kullanmaları; kendilerini klasik bir darbe gibi göstererek taban desteği devşirme ve asıl kimliğini gizleme stratejisidir. TSK içindeki Kemalist muhalif subayları da ürkütmeden kendi yanlarına çekme veya en azından tarafsız kalmalarını sağlama hamlesidir. Analistler, darbenin hemen ertesinde orduyu tamamını ürkütmemek ve halk direnişini bastırmak için kısa vadeli bir koalisyon veya vitrin yönetimi kurulabileceğini var sayıyorlar. Yani başlangıçta FETÖ mensubu olmayan ama hükûmet muhalifi bazı Kemalist generaller vitrine çıkarılarak “TSK emir-komuta içinde müdahale etti” imajı verilebilir ihtimali dile getiriliyor.

FETÖ Nasıl Bir Örgüt?

FETÖ’nün uluslararası bağlantıları, ABD ile ilişkileri, NATO çevrelerinde bulunan mensupları ve Batı’nın darbe karşısındaki tavrı, darbe teşebbüsünün sadece iç dinamiklerle açıklanamayacağını göstermektedir. 15 Temmuz’un arkasında sadece Türkiye içindeki aktörler değil, uluslararası güç merkezleriyle ilişkili unsurların bulunduğu, daha geniş bir jeopolitik ağın parçası olduğu yönünde ciddi yorumlar vardır. Bu tezin en büyük dayanakları şunlardır:

  • FETÖ’nün lider kadrosunun ve Fetullah Gülen’in uzun yıllardır ABD’de ikamet etmesi ve iade taleplerine karşılık verilmemesi,
  • Darbe gecesi ve sonrasında bazı Batılı ‘müttefiklerin’ ve NATO yetkililerinin açıklamalarının darbeyi kınamakta gecikmesi veya durumu itidal çağrısı gibi muğlak ifadelerle geçiştirmesi,
  • Dönemin bazı ABD’li generallerinin, darbe girişimi sonrasında tutuklanan askerî personelden bahsederken “Yakın müttefiklerimiz hapse atıldı.” şeklindeki ifadeleri,
  • Darbe gecesi Ankara’yı bombalayan uçaklara yakıt ikmali yapan tanker uçaklarının, bir NATO üssü olan İncirlik’ten kalkması ve üssün Türk komutanının darbe girişimi içinde yer alması,
  • FETÖ’nün uzun yıllar Batı ülkelerinde güçlü ağlar kurması,
  • NATO görevlerinde bulunmuş bazı subayların darbe davalarında adlarının geçmesi ve darbe sonrası bazı darbeci askerlere NATO ülkelerinin sığınma hakkı vermesi gibi hususlar göz önüne alındığında FETÖ darbesinin NATO bağlantılı bir operasyon olduğu tezini kuvvetlendirmektedir.
  • Batılı istihbarat servisleriyle ilişkiler. Aşağıda verdiğimiz bazı örnekler örgütün faaliyetlerini bir ya da birkaç istihbarat servisinin şemsiyesi altında geliştirdiği düşüncesini güçlendirmektedir.

(a) Stratejik devlet kuruluşlarında kritik görevlerde bulunan FETÖ mensuplarının, sahip oldukları bilgi ve belgelerle yabancı ülkelere kaçması, (b) Örgütün kod isim ve operasyonel hat/telefon kullanma gibi gizliliğe ilişkin yöntemler uygulaması, (c) Stratejik kurumlarda ortam dinlemesi yapması, telefon kayıtlarını ele geçirerek yasa dışı dinlemeler gerçekleştirme ve delil üretme gibi illegal faaliyetlerde bulunması, (d)  Gülen’in ABD’den ikamet izni alabilmesi için referans olan şahıslar arasında, eski CIA yetkilileri Graham Fuller ve George Fidas’ın da bulunması.

Şurası son derece açıktır ki Fetullah Gülen’i sonraki yıllar için hazırlayanlar onun her yönüyle stratejisini, taktiklerini, plan ve planlamalarını, yöntem ve söylemlerini hazırlayıp Türkiye sosyolojisine uygun dinî kavram, sembol ve değerleri istismar etmesinin önünü açtılar.[2]

Darbe Girişimi ile İlgili Bilinemeyen Noktalar

15 Temmuz başarılı olsaydı, ülkede nasıl bir idarenin kurulacağı, FETÖ ile başka gruplar arasında nasıl bir iş birliğinin oluşacağı konusunda bir tahminde bulunmak zor görünmektedir.  O gece ordu içindeki bazı ilişkiler, komutanlar arasındaki diyaloglar ve gidiş-gelişler hakkında da üzerinden on yıl geçmesine rağmen tam bir açıklık bulunmamaktadır. O kanlı gecede Akıncı Üssü, Genelkurmay karargâhı ve Moda Deniz Kulübü gibi stratejik noktalarda yaşanan trafikte askerler ve siyasiler arasında bir pazarlık yapılmış mıdır? Eğer yapıldıysa hangi konularda ne gibi bir pazarlık yapıldı bilemiyoruz. Bu konuda gri alanlar bulunmaktadır.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ifadesinde, Akıncı Üssü’nde darbeci generallerin kendisine bildiriyi imzalatmak istediğini, Hakan Evrim’in “Dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fetullah Gülen ile görüştürürüz.” diyerek ikna etmeye çalıştığını belirtmiştir. Akar bu teklifleri sert bir dille reddettiğini söylemiştir. Buradaki pazarlık, darbecilerin komutanlara “Bizimle hareket ederseniz yerinizi korursunuz, aksi takdirde sonuçlarına katlanırsınız.” dayatmasıdır. Ordunun en üst meşru lider kadrosunu yanına çekemeyen, hatta 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar gibi kritik generallerin televizyona çıkıp “Bu kurumsal bir darbe değildir, cunta hareketidir.” demesini engelleyemeyen bir kalkışmanın başarı şansı askerî açıdan zaten yok denecek kadar azdı.

O gecenin en büyük gidiş-geliş ve pazarlık tartışması eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk üzerinden yürütülmüştür. Öztürk, darbenin askerî lideri olmakla suçlanırken, kendi ifadesinde Akıncı Üssü’ne Hulusi Akar’ın ricasıyla gittiğini ve darbeci genç subayları “bu işten vazgeçmeleri için ikna etmeye çalıştığını” iddia etmiştir. Bu iddia, darbe gecesi taraflar arasında saatler süren ve basına tam yansımayan bir “orta yol bulma veya teslim olma” pazarlığının döndüğünün işaretlerinden biridir.

Mesai bitmeden önce Genelkurmay karargâhından ardı ardına gelen emirler ve görülen hareketlilik, darbe girişiminden haberdar olunduğunu ortaya koymaktadır. O gece saat 21.00 ile gece yarısı 02.00 arasında, Türkiye genelindeki birçok askerî birlikte tam bir sessizlik ve izleme dönemi yaşandı. Bir bekle-gör politikası izlendi. Pek çok garnizon komutanı, darbenin nereye evirileceğini görmek için telefonlarını kapattı veya net emirler vermekten kaçındı. Darbenin başarısız olacağı saat 02.00’den sonra netleşince, o saate kadar sessiz kalan bazı komutanlar ardı ardına “Devletimizin ve milletimizin emrindeyiz.” açıklamaları yapmaya başladı. Bu durum kurumsal bir pazarlıktan ziyade bireysel bir pragmatik saf tutma hamlesi olarak da yorumlanabilir miydi, bilemiyoruz.

15 Temmuz gecesi, homojen ve kusursuz işleyen bir mekanizmanın olmadığı anlaşılıyor. Paniğe kapılan, üst komuta kademesini ikna edemeyen ve ordu içindeki Özel Kuvvetler, 1. Ordu diğer güç odaklarıyla anlık güç pazarlıklarına girişen ancak her aşamada zemin kaybeden darmadağınık bir cunta oluşumunun çırpınışları vardı. Bu da ister istemez insanın aklına haklı olarak “Bu ne biçim darbe?” sorusunu getiriyordu. Çünkü 15 Temmuz gecesindeki askerî hareketlilik, askerî literatürdeki klasik darbe doktrinine ve Türkiye’nin tarihindeki darbelerine tamamen aykırı, yapısal mantık hataları ve anomalilerle doluydu.

Darbeler genellikle sabaha karşı 03.00-04.00 gibi, halkın uyuduğu, iletişimin en zayıf olduğu, sokakların boş olduğu saatlerde yapılır. 15 Temmuz ise cuma akşamı saat 21.30-22.00 civarında, yani hayatın, trafiğin ve iletişimin en canlı olduğu, insanların ekran başında bulunduğu bir saatte başladı. İstanbul gibi büyük bir şehirde darbe yapmak, şehrin iki yakasını bağlayan köprüyü tek taraflı kapatmakla başlamaz. Tankların köprü üzerinde trafiğin ortasında kalması, askerî olarak hiçbir stratejik amaca hizmet etmediği gibi sadece olayı erken ilan etmeye yaradı. Devletin zirvesini eş zamanlı yakalayıp enterne etmek yerine, köprü kapatmak gibi sembolik ama işlevsiz bir hareketle başlanması darbeciler açısından bir taktik hataydı.

Klasik bir darbede ilk hedef radyo, televizyon, internet ve telekomünikasyon altyapısını tamamen felç etmektir. 15 Temmuz’da darbeciler TRT’yi basıp bildiri okuttular ancak o sırada özel televizyon kanalları, internet, sosyal medya ve GSM şebekeleri tamamen açık kaldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir özel televizyon kanalına bağlanıp halkı sokağa çağırması, darbenin kırılma noktası oldu. Teknolojik ve iletişimsel altyapıyı kontrol altına almayı akıl edemeyen bir darbe planı, askerî açıdan büyük bir amatörlük şeklinde yorumlandı.

Darbeler genellikle “kamu düzenini sağlamak” iddiasıyla yapılır ve ordu halkla karşı karşıya gelmemeye çalışır. 15 Temmuz’da ise kendi halkına pervasızca ateş açan, Meclis’i ve Emniyet binalarını bombalayan rasyonellikten uzak asimetrik bir terör ve şiddet dalgası görüldü. Bu kadar amatörce, saçma ve mantık hatasının, zamanlama krizinin ve stratejik zafiyetin askerî bir akılla yapılamayacağını, dolayısıyla sürecin başarısız olmaya mahkûm, kontrollü bir senaryo olabileceği zehabını doğurdu.

Örgütün Mevcut Durumu

Örgütün en büyük kırılma noktalarından biri, kurucusu ve mutlak otoritesi Fetullah Gülen’in Ekim 2024’teki ölümüdür. Örgütün sorgulanamaz lider eksenli yapısı bu ölümle birlikte ağır bir darbe almıştır. Karizmatik liderin yokluğu, tabanda ciddi bir sorgulamaya, ideolojik çözülmeye ve yolunu ayırma eğilimlerine yol açmaktadır. Gülen sonrası dönemde örgüt içinde çok ciddi bir liderlik ve milyarlarca dolarlık finansal kaynağı kimin yöneteceği kavgası baş göstermiştir. Yapı, Cevdet Türkyolu ve Mustafa Özcan gibi isimlerin başını çektiği ABD kanadı ile Abdullah Aymaz gibi isimlerin kontrolündeki Avrupa kanadı arasında yapısal olarak bölünmüştür. Geçmişteki o bir ve bütün, mutlak itaatkâr ve devleti ele geçirmeye odaklanmış canlılığa sahip değildir. Yapı biçim değiştirerek, fraksiyonlara bölünerek ve faaliyet alanlarını kaydırarak varlığını sürdürme çabasındadır.

FETÖ, 15 Temmuz öncesindeki o devasa ve kurumsal operasyonel kapasitesini, finansal gücünü ve devlet aygıtı üzerindeki doğrudan kontrolünü büyük ölçüde kaybetmiştir. Örgütün yeni adam devşirme kapasitesi neredeyse sıfırlanmıştır. Türkiye’de örgütün kitlesel veya kurumsal bir hareket alanı kalmamıştır. Güvenlik güçlerinin ara vermeksizin düzenlediği operasyonlar, yapının Türkiye’de kalıcı bir organizasyon kurmasını engellemektedir. Ancak gözaltına alınanlar arasında çok sayıda aktif görevde TSK personeli, bürokrat ve kamu çalışanının bulunması da endişeleri derinleştirmektedir.

Türkiye içinde çöken örgüt, ağırlık merkezini tamamen yurt dışına kaydırmıştır. Batı ülkelerinde bazı eğitim kurumları, düşünce kuruluşları ve şirketler eliyle ekonomik varlıklarını koruyan lobicilik odaklı bir istihbarat aparatı ve dezenformasyon odaklı küresel bir şebeke formuna dönüşmüştür.

Darbe girişiminden bu yana yapılan tüm temizlik operasyonlarına rağmen örgüt hâlâ hayatiyetini kaybetmiş gibi gözükmüyor. Örgüt, Türkiye’de “Gaybubet” adı verilen hücre evleri üzerinden varlığını gizlice sürdürmeye, okullardan öğrenci devşirmeye, cezaevindeki üyelerinin ailelerine finansal destek sağlamaya ve ByLock yerine yeni şifreli haberleşme yöntemleri kullanmaya çalışmaktadır.

Örgütün yeniden yapılanma ve örgütsel canlılığı korumak amacıyla para yardımı yaptıkları, yapının devamlılığını sağlamak ve adli işlem görmüş şahısların örgüt bağının kopmaması için yurt dışından gönderilen paraların dağıtıldığının tespit edildiği medya haberlerine yansımaktadır. Örgütün yurt içi ve yurt dışından topladığı paralarla zincir işletmeler kurarak ekonomik yapılanma arayışında olduğu da güncel yapılanmaya ilişkin soruşturma belgelerinde zikredilmektedir.

15 Temmuz’u Farklı Kılan Hususiyetler

Türkiye siyasi tarihinde ordunun her on yılda bir sivil ve meşru yönetime müdahale ettiği bilinmektedir.  27 Mayıs 1960’tan 27 Nisan 2007’ye askerler bazen emir-komuta zinciri içinde bazen cunta olarak bazen postmodern yöntemle bazen de e-muhtıra ile namlunun ucunu göstererek hükûmetleri görevden uzaklaştırmaya teşebbüs ettiler. Ancak 15 Temmuz, diğer darbelerde bulunmayan hususiyetleri bakımından farklı bir kırılma noktasıdır. Emir-komuta zinciri içinde hareket eden geleneksel bir cunta yerine, içine sızan bir örgüt tarafından ordunun bir araç olarak kullanılması, 15 Temmuz’u diğer darbelerden ayırmaktadır.

Diğer darbelerde rastlanılmayan şekilde, 15 Temmuz’da TBMM binası bombalanmış, istihbarat örgütü kuşatılmış, özel harekat merkezi vurulmuş, televizyonları basılmış, Genelkurmay Başkanı esir alınmış, 251 kişi hayatını kaybetmiştir. 36 darbecinin öldürüldüğü bu kalkışmada asıl amaç, devlet kurumlarını ele geçirerek Türkiye’yi geri dönüşü olmayan bir kaosa sürüklemek, bir iç savaş ve kardeş kavgası felaketine götürmekti. Başarılı olma durumunda Türkiye, kitlesel tutuklamaların yaşandığı, hukukun tamamen askıya alındığı ve muhtemelen ordunun kendi içinde de uzun süreli bir iç çatışma ve istikrarsızlık sarmalına gireceği bir döneme sürüklenecekti.

Türkiye siyasi tarihinde ilk defa sivil halk tanklara, uçaklara ve silahlı darbecilere karşı sokağa inip direnerek darbenin seyrini değiştirdi. TBMM darbe girişimine karşı yekvücut olmuş, farklı partilere mensup milletvekilleri Meclis’in üzerine bomba yağarken darbeye karşı durmuş, milletin verdiği emaneti korumaya kararlı olduklarını göstermişlerdir. Ağır silahların ve askerî havacılık unsurlarının doğrudan şehir merkezleri ile darbeye karşı çıkan sivillere karşı kullanılması sebebiyle, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı kalkışması olarak kayıtlara geçmiştir.

15 Temmuz, hükûmetin ve Cumhurbaşkanı’nın teslim olmak yerine milleti direnmeye davet etmesi ve medyanın darbe karşıtı yayınlara devam edebilme özelliği ile önceki darbelerden ayrılmaktadır. Türkiye, tarihindeki diğer klasik darbelerden farklı olarak, generallerin değil, FETÖ yöneticilerinin emirleri doğrudan örgüt elebaşından alıp rütbeli askerlere ilettiği, perde arkasından komuta ettiği hibrit bir cunta rejimiyle karşı karşıya kalacaktı.

15 Temmuz’un Ordu Yapılanmasına ve Asker-Sivil İlişkilerine Etkisi

15 Temmuz darbe girişimi, TSK’nın kurumsal yapısı, eğitim sistemi, komuta kademesi ve sivil-asker ilişkileri açısından Cumhuriyet tarihinin en köklü ve radikal dönüşümlerine yol açmıştır. Örgütün çocuk yaştaki elemanları vasıtasıyla sızdığı askerî okullar lağvedilerek askerî eğitim sistemine radikal bir neşter vuruldu. Harp okulları kapatılarak yeni kurulan sivil yönetimdeki Millî Savunma Üniversitesi çatısı altında toplandı. Harp okullarına artık sadece sivil liselerden öğrenci alımı dönemi başladı. Üniversitenin rektörlüğüne sivil bir akademisyen atandı.

Bu değişikliklere demokratikleşme ve kurumsal boyut açısından bakıldığında müspet veya menfi bakan iki farklı görüş ortaya çıkmaktadır:

Müspet bakanlar aşağıdaki değişiklikleri, ordunun demokratik sivil denetim altına alınması, sivil iradeye tabi olması ve darbe geleneğinin kırılması olarak görüp savunmaktadır:

  • Ordunun devlet içinde devlet gibi davranmasın sağlayan otonom mekanizmalar tasfiye edilmiştir.
  • Genelkurmay Başkanlığı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları doğrudan Millî Savunma Bakanlığı’na bağlanmış, TSK’nın geleneksel özerk yapısı sonlandırılarak yürütmenin emrine verilmiştir.
  • İttihat Terakki’den başlayıp Cumhuriyet tarihi boyunca siyasi hayata müdahale eden kurumsal askerî vesayet mekanizması dağıtılmış, TSK’yı siyaset üreten veya muhtıra veren otonom bir güç olmaktan çıkarıp, tamamen yürütmeye bağlı teknik bir savunma aygıtına dönüştürmüştür.
  • TSK’nın bütçesi, harcamaları ve insan kaynakları sivil bürokrasinin ve Sayıştay gibi kurumların denetimine açık hâle getirilmiştir.
  • Disiplin mahkemeleri dışında kalan tüm askerî mahkemeler ve Askerî Yargıtay kapatılıp, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının önü açılarak hukukta çift başlılığa son verilmiştir.
  • Gülhane Askerî Tıp Akademisi (GATA) ve tüm askerî hastaneler Sağlık Bakanlığı’na devredilmiştir.
  • Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı, askerî yapıdan çıkarılarak iç güvenlik odaklı birer kolluk kuvveti olarak İçişleri Bakanlığı’na bağlanmıştır.
  • YAŞ’ın yapısı değiştirilmiştir. Eskiden askerlerin çoğunlukta olduğu ve terfilere karar verdiği bu kurula Cumhurbaşkanı yardımcısı, Adalet, Dışişleri, İçişleri, Hazine ve Maliye, Millî Eğitim ve Millî Savunma bakanları dâhil edilerek ordudaki terfi, tasfiye ve emeklilik kararlarında sivil iradenin mutlak çoğunluğu sağlanmıştır.
  • Cumhurbaşkanı’nın kuvvet komutanlarına ve bağlı birimlere doğrudan emir verebilmesi ve bu emirlerin Genelkurmay Başkanı’nın onayına gerek kalmaksızın derhal yerine getirilmesi yasal güvenceye bağlanmıştır.

Menfi açıdan bakanlarsa;

  • Ordunun kurumsal hafızasının zarar gördüğünü,
  • Savaş anında sevk ve idare zafiyeti riskini artırdığını,
  • YAŞ ve askerî okullara giriş süreçlerinin tamamen sivil siyasetçilerin kontrolüne geçmesi gibi gerekçelerle orduda liyakat yerine siyasi sadakat arayışının öne çıkabileceğini,
  • Harp okulları ve askerî liseler gibi asırlık eğitim kurumlarının kapatılmasının, ordunun kendine has kurum kültürünü ve aidiyet duygusunu zedelediğini,
  • Askerî hastanelerin ve GATA gibi kurumların sivilleşmesi sürecinde, cephe gerisi askerî tababet ve savaş cerrahisi gibi alanlarda uzmanlık kaybı yaşandığı, uzman sayısındaki düşüş sebebiyle acil tıbbi tahliye süreçlerinde zafiyet oluşturabileceğini ileri sürerek değişiklikleri eleştirmektedirler.

15 Temmuz Kontrollü Bir Darbe miydi?

Bu soru Türkiye’nin en tartışmalı siyasi meselelerinden biri olarak uzun zaman bilhassa CHP tarafından dile getirildi, hâlen kimi mahfiller bu soru etrafında birtakım olumlu yorumlarda bulunmaktadır. Devletin ve iktidarın darbe girişiminden önceden haberdar olduğu, darbeyi engellemek yerine belirli ölçüde gerçekleşmesine izin verdiği ve sonrasında ortaya çıkan sonuçları kendi lehine kullandığı iddia edilmektedir. Bu iddia için bugüne kadar kesin ve tartışmasız kabul edilecek yeterli delil henüz ortaya konmuş değildir. 15 Temmuz’un bir darbe girişimi olduğu aşikârdır. Ama şüphe uyandıran ve araştırılmaya değer görülen bazı hususlar da kafaları karıştırmaktadır.

Darbe hazırlığına ilişkin bazı istihbarat bilgileri önceden alınmış, darbe günü saat 14.30 civarında Binbaşı O.K. MİT Müsteşarlığı’na giderek Hakan Fidan’a bir hareketlilik olacağını ihbar etmiştir. Öğle saatlerinde alınan bu ihbara rağmen Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ı derhal bilgilendirmemiş, devletin zirvesi resmin tamamını ancak saat 21.00-22.00 sularında darbeciler harekete geçince net olarak görebilmiştir. Hava sahasının kapatılması gibi tedbirlerin askerî kışlalardaki hareketliliği durdurmaya yetmediği ve darbenin öngörülebilir ve önlenebilir olduğu gibi iddialar kontrollü darbe tezinin dayanağı olarak ileri sürülmektedir.

İstihbaratın darbe hazırlığından önceden haberdar olduğu hâlde, darbeyi başlamadan engellemek yerine, sonrasındaki siyasi kazanımları; olağanüstü hâl ilanı, cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi değişikliği, kitlesel tasfiyeler elde etmek amacıyla kontrollü bir şekilde başlamasına göz yumulduğu iddia edilmektedir. Darbe sonrasında devlet kurumlarında gerçekleştirilen geniş çaplı tasfiyelerin hızı ve kapsamı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbe gecesi İstanbul’a indiğinde bu kalkışma için “Bu hareket Allah’ın bize büyük bir lütfudur.” ifadesini kullanması. Sonrasındaki olağanüstü hâl uygulamaları ile devlet kadrolarının ve ordunun çok sayıda görevden ihraç gerçekleştirilerek yeniden yapılandırılması, iddiayı savunanlar tarafından darbenin siyasi bir kaldıraç işleviyle kullanıldığının delili sayılmaktadır.

Darbecilerin planlarında görülen bazı koordinasyon eksiklikleri ve amatörlükler, darbenin kilit isimlerinden olduğu iddia edilen Adil Öksüz’ün Akıncı Üssü yakınlarında yakalandıktan sonra hızla serbest bırakılması ve ortadan kaybolması, Meclis Araştırma Komisyonu raporunun tam netleştirilmemesi bu şüpheleri besleyen unsurlar olarak öne sürülmektedir. Bu hususlar sebebiyle bazı analistler “darbe sürpriz değildi” veya “devletin bazı unsurları yaklaşan tehlikeyi kısmen biliyordu” görüşünü savunmaktadır. Ancak bundan, darbe iktidar tarafından planlandı veya kontrollü şekilde yürütüldü sonucu çıkmaz. Bu iddia çok daha güçlü deliller gerektirir ve şu ana kadar bunu kesin şekilde ispatlayan deliller ortaya konmuş değildir. 15 Temmuz’da yaşananlar; savaş uçaklarının Meclis’i bombalaması, Cumhurbaşkanı’nın kaldığı otele suikast timi gönderilmesi, köprülerin kapatılması gibi eylemler, askerî açıdan kontrol altında tutulabilecek bir simülasyonun çok ötesindedir.

Uçaktan atılan tek bir bombanın veya açılan bir ateşin Cumhurbaşkanı, Başbakan veya üst düzey yöneticilerin ölümüne yol açabileceği bir ortamda, hiçbir siyasi iradenin böyle bir kumarı oynayamayacağı belirtilmektedir. Hiçbir hükûmetin, kendi ordusunun neredeyse yarıya yakın kısmını ihraç edemeyeceği, binlerce hâkim, savcı ve polisi tasfiye etmek zorunda kalamayacağı, devlet mekanizmasını felç edecek ve ekonomiyi sarsacak bu derece yıkıcı bir kaosu kendi eliyle provoke etmeyeceği, bunun “devlet intiharı” anlamına geleceği belirtilmektedir.

15 Temmuz’un Toplumsal Yansımaları

Darbe girişimi ve sonrasındaki süreç, yalnızca siyasi ve askerî yapıyı değil, Türkiye’nin toplumsal dokusunu, aile ilişkilerini, değerler sistemini ve vatandaşlık bilincini de derinden sarsmıştır. İnsanların birbirine şüpheyle yaklaştığı bir güvensizlik iklimi oluşmuştur. İnsanların birbirini asılsız veya abartılı iddialarla ihbar etmesi, toplumsal ahlakı ve dayanışma ruhunu aşındırmıştır. Gerek devlet kadrolarında gerekse gündelik yaşamda komşunun komşuya, iş arkadaşının diğerine duyduğu güven ağır yara almıştır. Soruşturmalar sürecinde kişisel husumetlerin, iş yerindeki rekabetlerin veya ailevi kavgaların faturası “Fetullahçı” suçlamasıyla kesilmeye başlanmıştır. Eşlerin birbirini suçlaması, anne-babanın evladıyla bağını koparması veya cezaevi/firar süreçleri sebebiyle binlerce aile bölünmüştür. Çocukların anne veya babasız büyümesi, ailelerin ekonomik çöküş yaşaması toplumsal yapının en temel biriminde ağır travmalar yaratmıştır. Anne-babası tutuklanan veya ihraç edilen binlerce çocuk, okul hayatında, mahallede ve sosyal çevrede akran zorbalığına ve sistematik dışlanmaya maruz kalmıştır. Bu durum, devlete ve topluma kırgın, öfkeli bir kuşak doğmasına yol açmıştır.

Yargı süreçlerinde suça doğrudan karışanlarla, örgütün banka, sendika, okul gibi yasal görünümlü kurumlarıyla temas kurmuş geniş kitleler arasındaki ayrımın zaman zaman belirsizleşmesi, büyük bir kitleyi potansiyel suçlu konumuna düşürmüştür. Kanun hükmünde kararnamelerle görevden uzaklaştırılan ve sosyal olarak dışlanan yeni bir damgalanmış kesim oluşmuştur. FETÖ’den boşalan kamusal alanlara sadakat testiyle ve farklı dinî/siyasi grupların referanslarıyla atamalar yapıldığı algısı, toplumda adalet ve eşit fırsat inancını zedelemiştir.

Olağanüstü hâl uygulamaları ile oluşturulan güvensizlik ortamı, liyakat endişesi ve baskıcı atmosfer sebebiyle, suçla hiçbir bağı olmayan binlerce eğitimli, doktor, mühendis ve akademisyen genç geleceğini yurt dışında aramaya başlamıştır. Bu durum ülkenin entelektüel ve beşeri sermayesini aşındırmıştır. Kurunun yanında yaşın da yanması sebebiyle, ceza hukukunun en temel ilkesi “suçun şahsiliği” prensibi zedelenmiş, toplumun adalet mekanizmasına inancını sarsmıştır.

Kanun hükmünde kararnamelerle binlerce derneğin, vakfın ve sendikanın kapatılması, meşru sivil toplum faaliyetlerini de korku nesnesi hâline getirmiştir. Vatandaşlar hayır işlerine girmekten, derneklere üye olmaktan veya yasal protestolara katılmaktan “başım belaya girer.” düşüncesiyle çekinir olmuştur.

Şirketlere kayyum atanması, mal varlıklarına el konulması ve ihraçlar sebebiyle on binlerce esnaf ve iş insanı ekonomik olarak tasfiye edilmiştir. Bu durum, alt ve orta sınıftan gelip eğitimle/ticaretle sınıf atlama imkânı bulan Anadolu sermayesinin sosyal hareketlilik damarını kesmiştir. Kamudan ihraç edilen veya pasaportuna el konulan bireylerin özel sektörde bile iş bulmasının zorlaştırılması, kamusal ve ekonomik hayatın tamamen dışına itilmeleri, sosyolojik literatürde “sosyal ölüm” olarak tanımlanan bir çaresizlik ve intihar dalgasını beraberinde getirmiştir.

Değerleri Çürüten Bir Hareket

15 Temmuz’un etkisiyle kavramlar da kirlendi ve zehirlendi. En ulvi kavramlar, en aşağılık eylemlerin ambalajı yapıldı. Yıllarca dini, manevi ve ahlaki değerleri istismar ederek büyüyen bu yapının devlete silah doğrultması, himmet, hizmet, cemaat, tarikat kavramlarını ihanetin paravanı yapması, toplumda dindarlara yönelik derin bir şüphe doğurdu. 15 Temmuz’dan sonra insanlar dinî yapılanmalara, cemaatlere ve dinî anlayışa mesafe koymaya başladı ve seküler anlayış yaygınlık kazandı. Örgütsel sadakat adına aklını kullanmayan, sadece itaat eden, vicdanı ve iradesi bir merkeze bağlanmış, bir üst iradenin kumanda ettiği, kendi milletine ateş açacak kadar programlanmış mankurtlar üretilmiştir.

15 Temmuz’un arkasındaki yapı, “asıl kimliğini gizle, girdiğin kabın şeklini al” diyerek, riya ve takiyye ile insanları her türlü günahı işleyebilecek, her kılığa girebilecek kadar sahtekâr bir oyuncu olmaya teşvik etti. İçki içmekten tutun namazı terk etmeye kadar her türlü fıtrat dışı davranış ‘hizmet’ adı altında meşrulaştırıldı. Karakter tahribatı yapan bu durum, özellikle genç nesiller üzerinde inanç zayıflamasına sebep olan, fıtratı yok eden bir hıyanetti.

‘Dava için her şey mubahtır.’ anlayışıyla liyakati çaldılar. ‘Bizden olanın hakkı her şeyin üzerindedir.’ anlayışıyla sınav sorularını çalıp kul hakkı yiyerek liyakatsiz kişileri kilit noktalara yerleştirdiler. Kendilerinden olmayan liyakatli insanları tasfiye ederek, hakkı olmayana haksız yollarla vererek ‘Emaneti ehline veriniz’ emr-i ilahisine suikast yapıldı.

Kimliğin buharlaştırıldığı bu yapıdaki fert, başarısını emeğine değil, hırsızlığa, kumpasa ve örgüte borçlu olduğunu bilir. FETÖ’cülerin “güç” anlayışı dinî hassasiyetlerin önüne geçmiştir. Bunun sonucu olarak dine aykırı ne kadar ikiyüzlülük, yasak ve haram varsa yapmak caiz görülmüştür. Bu yapı “ahlakın gücüne” değil “gücün ahlakına” teslim olmuştur. Bunda bütün gelen giden iktidarların sorumluluk payı vardır. Bu yapının geniş ve derin yapılanmasını bilmelerine, sahtekârlıklarına, gücünü ne kadar hızlı yaydığına vâkıf olmalarına rağmen örgütü tasfiye etmek bir yana, oy uğruna ona güç kazandıracak makam ve kurumları önlerine serdiler.

15 Temmuz’dan Çıkarılacak Ders

Türkiye’nin yakın tarihinde yaşadığı bu ağır travmadan, bu ülkenin bir vatandaşı ve bir Müslüman olarak çıkaracağımız dersler vardır. 15 Temmuz, sadece siyasi ve askerî bir kriz değil; aynı zamanda akıl, ahlak, adalet ve din algısının ciddi bir sınavdan geçtiği tarihî bir laboratuvardır.

Kur’ân, insanın aklını kullanmasını emreder. 15 Temmuz’da görüldü ki, bir lidere veya yapıya mutlak ve sorgulamaksızın itaat etmek, insanı kendi halkına ateş açacak kadar manen körleştirebilir. Bir Müslüman, rehberi kim olursa olsun, söylenenleri Kur’ân’ın temel ilkeleri, Resûlüllah’ın sünneti ve akıl süzgecinden geçirmek, iradesini hiçbir beşere ipotek etmemek zorundadır.

Kişiliğe değil güce, eyleme değil söyleme, öze değil söze bakmak yaygın bir hastalığımızdır. Örgüt liderinin rüyalarla, gaipten gelen haberlerle veya seçilmiş kişi iddiasıyla hatasız ve eleştirilemez bir figür hâline getirilmesi felaketin kapısını aralamıştır. Kendini kurtarıcı, mehdi gibi pazarlayan kişilere karşı uyanık olunması gerektiği acı bir şekilde tecrübe edilmiştir. FETÖ’nün ağına düşenler; onun şovlarına, ağlamaklı cümlelerine bakıp, onun yoluna, itikadına, ahlakına dikkat etmeyenlerdir.

Devlet içinde kadrolaşmak veya kendini gizlemek maksadıyla içki içmek, namazı terk etmek, iftira atmak veya soru çalmak gibi haramların meşru görülmesi kesinlikle İslâm’a aykırıdır. Müslüman için metodun, en az hedef kadar temiz, ahlaki ve şeffaf olması gerektiği, gayriahlaki yöntemlerle kurulan yapıların eninde sonunda bir yıkım üreteceği anlaşılmıştır.

15 Temmuz’dan çıkarılacak en rafine ders; inancımızı hurafelerden ve lider sultasından temizleyerek Kur’ân ve sünnetin özüne dönmek; devleti ehliyet, liyakat, adalet ve şeffaflık ilkeleriyle yönetmektir. Bizim davamız, dogmalara uymak, dayatmalara boyun eğmek, yalanlara irademizi teslim etmek değildir. Bizim davamız; aklı hür, vicdanı temiz ve kalbi sadece Hakk’a bağlı olan o Asr-ı Saâdet insanını yeniden inşa etmektir.

 

[1] https://www.cnnturk.com/video/turkiye/basbakan-yardimcisi-tugrul-turkes-15-temmuz-darbesi-farkli-gruplarin-musterek-hareketi-olabilir-558577

[2] Ahmet Ay, “FETÖ’de Din İstismarı”, Dünü Bugünü ve Yarınıyla Uluslararası 15 Temmuz Darbe Girişimi Sempozyumu, 2 Mayıs 2024, Diyarbakır Dicle Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi.

1 Haziran 2026 Pazartesi

DEĞERLER TEMELLİ BİR NESİL VE AKRAN ZORBALIĞIYLA MÜCADELE

 Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Haziran 2026-382. Sayı

Zorbalık son dönemlerde okullardaki en yaygın sorunlardan biri hâline geldi. Verilere baktığımızda, akran zorbalığının giderek artan bir seyir izlediğini, milyonlarca çocuğu etkilediğini ve olumsuz psikiyatrik sonuçlarının erişkinliğe dek sürebildiğini görmekteyiz.  Gerek sıklığı gerek uzun dönem olumsuz etkileri sebebiyle günümüzde akran zorbalığı önemli bir sağlık ve toplumsal sorundur. Anaokulundan başlayarak okulda, mahalle, sokak, spor alanı, iş yerlerinde, hayatın her alanında karşılaşılabilen, insan varlığını ciddi biçimde tehdit eden bir halk sağlığı sorunudur. ABD’de Pittsburgh Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde yürütülen bir araştırmada, ilkokul çağlarında akran zorbalığının, hem zorbalık yapan hem de zorbalık kurbanı olan kişilerde 30’lu yaşlarda kalp hastalıkları başta olmak üzere birçok sağlık sorununa yol açtığı belirlenmiştir.

Akran zorbalığı, kendini koruyamayacak durumdaki bir çocuk veya ergenin, kendisinden daha güçlü benzer yaş grubundaki bir veya birkaç kişi tarafından sürekli ve kasıtlı olarak fiziksel, sözel ve psikolojik saldırıya maruz kalması şeklinde tarif edilebilir. Bu sorun, sadece okul ortamıyla sınırlı kalmayıp, çocukların hem akademik hem de psikososyal gelişimlerini derinden etkileyen toplumsal bir meseledir. Dolayısıyla, bu olgunun sosyo-demografik değişkenler, siber zorbalık, siber mağduriyet ile ilişkileri ve uzun vadeli menfi tesirleri iyi araştırılmalıdır.

Türkiye’de 20 milyon öğrenciden 7 milyonu, eş deyişle her üç çocuktan biri akran zorbalığına maruz kalıyor. Sorun her geçen gün katlanıyor ve çocukların hayatını tehdit edecek boyutlara geliyor. Türkiye’de artık öğretmen öldüren öğrenciler, çocuk çeteleri, çocuk katiller, suça itilen çocuklar vaka-i adiye mesabesine gelmiştir. Klinik başvurularında, çocuk ve ergenlerin neredeyse dörtte üçünün zorba/mağdur döngüsünün içinde oldukları belirtilmektedir. Küçük yaşta suç işleyenlerin, ileride büyük suça karışma oranının dört kat arttığı belirlenmiştir. Temelinde sevgi, saygı, merhamet ve empati eksikliği yatan bu sorunla mücadelede aile içi iletişim, okul-aile iş birliği ve değerler ile karakter eğitimi kritik öneme sahiptir.

Alarm Veren Sayısal Gerçekler

Türkiye İstatistik Kurumu’nun Ağustos 2025’te açıkladığı, “2024 Yılı Güvenlik Birimine Gelen veya Getirilen Çocuk İstatistiki” verilerinden birkaçı şöyle:

  • Olay sayısı 2023’e göre yüzde 9,8 artarak 612 bin 651 oldu. Bu olaylarda çocukların 279 bin 620’si mağdur, 202 bin 785’i ise suç işlediği iddiasıyla işlem gördü.
  • Çocukların yüzde 55,3’ü yaralama, yüzde 10,8’i cinsel suçlar, yüzde 9,5’i göçmen kaçakçılığı mağduru oldu.
  • Suça sürüklenen çocukların yüzde 40,4’üne yaralama, yüzde 16,6’sına hırsızlık isnat edildi.
  • Son 9 yılda çocukların karıştığı cinayet vakaları yüzde 131, uyuşturucu ticaretiyle bağlantılı suçlar ise yüzde 119 artış göstermiştir.
  • 15 yaşındaki her 4 çocuktan 1’i (yüzde 25) okul ortamında çeteleşmeye tanık olduğunu, okul sınırları içinde bıçak ya da ateşli silah taşıyan akranlarını gördüğünü beyan etmektedir.
  • Şiddete maruz kalan ve mağdur sıfatıyla güvenlik birimlerine yansıyan çocuk sayısı 2020-2024 yılları arasında yüzde 156 artarak 279 bin 620’ye ulaşmıştır.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun “Türkiye Çocuk Araştırması 2022” verilerine göre ise 6-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 13,8’i diğer çocuklar tarafından ayda en az birkaç kez zorbalığa uğradığını ifade etmiştir. Aynı verilere göre suça sürüklenen çocukların sayısı her yıl artmaktadır. Bu istatistikler, Türkiye’deki çocuk mağduriyeti ve suça sürüklenme oranlarının boyutlarını gösteren en güncel verilerdir.[1]

OECD’nin üçer yıllık dönemler hâlinde 81 ülkede yaptığı, “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı” (PISA), 15 yaş grubundaki öğrencilerin okulda öğrendikleri bilgi ve becerileri değerlendiren bir araştırmadır. Ayrıca gençlerimizi daha iyi tanımak; onların öğrenme isteklerini, derslerdeki performanslarını ve öğrenme ortamları ile ilgili tercihlerini daha açık bir biçimde ortaya koymaktır.

2025 raporu henüz yayımlanmadığı için, Türkiye’deki akran zorbalığına yönelik veriler ve analizlere OECD PISA 2022 Raporu kapsamında bakacağız. PISA araştırması, akademik başarıların yanı sıra öğrencilerin esenliğini ölçmek için okulda fiziksel, ilişkisel, sözel ve gasp olmak üzere dört farklı zorbalık türünü incelemiştir. Türkiye, zorbalık endeksinde OECD ülkeleri arasında maalesef üst sıralarda-en yüksek zorbalık görülen ilk 10 ülke arasında kalmaya devam etmektedir.[2]

  • Türkiye’de zorbalık içeren davranışlardan herhangi birine maruz kalan öğrenci oranı yüzde 27’dir. PISA 2018 verilerine göre bu oran yüzde 24 idi. Başka bir ifadeyle giderek artan tehlike çok büyük.
  • Kızların yaklaşık yüzde 25’i ve erkeklerin yüzde 28’i ayda en az birkaç kez zorbalığa maruz kaldıklarını bildiriyor. OECD ortalaması: kızların yüzde 20’si ve erkeklerin yüzde 21’i.
  • Türkiye’de öğrencilerin yüzde 44’ü hayatından memnun değil. OECD ortalaması yüzde 18.
  • Zorbalığın doğrudan bir sonucu olarak Türkiye’deki öğrencilerin yüzde 26’sı okulda kendisini dışlanmış hissettiğini söylemiştir.
  • Öğrencilerin yüzde 31’i ise kendisini okulun bir parçası olarak hissetmediğini beyan etmiştir.
  • Türkiye’deki 15 yaş grubu öğrenciler okulda en sık sözel (alay edilme vb.) ve ilişkisel (dışlanma, dedikodu yayılması) zorbalıkla karşılaştıklarını bildirmişlerdir.

Şiddetin ve Çeteleşmenin Yapısal Sebepleri

Eğitim Reformu Girişimi’nin “Eğitim İzleme Raporu EİE-2025” ve eğitim sendikalarının analizlerine göre okullardaki cinayet ve yaralama olayları ani patlamalar değildir. Arkasında bozuk düzenden kaynaklanan yapısal kırılmalar yatmaktadır.[3] Bulgular, toplumsal dokunun en önemli mikro modeli konumundaki okulda ciddi bir aşınma yaşandığını göstermektedir. Araştırmaya katılan velilere göre, çocukların yüzde 95’inin zorbalık olayını okul sınırları içinde yaşadığını, dört çocuktan üçünün ya zorbalığa maruz kaldığını ya tanıklık ettiğini ya da zorbalık yapan konumunda bulunduğunu görüyoruz. Bu oran, okulun çocuğun korunması konusunda risk üreten bir alan hâline geldiğini göstermektedir.[4]

Araştırmalar gösteriyor ki gençleri şiddete iten sebepler arasında sosyal kaygı, stres, akran baskısı, depresyon, umutsuzluk, kötü muamele, aile içi kavga gibi etkenlerin yanında, değerler eğitiminin yetersizliği, iletişim becerisinin kötü olması, medya, sosyokültürel çevre yer alıyor.

  • 2024-25 Eğitim ve Öğretim yılında zorunlu eğitim çağında olduğu hâlde yaklaşık 804 bin 250 çocuk tamamen eğitim dışındadır.
  • Türkiye’de çocukların yüzde 39,5’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındadır.
  • Üniversite mezunlarının maaşlarının asgari ücrete yaklaşması sebebiyle diplomaların ekonomik değeri zayıflamıştır.
  • Genç işsizliği, ekonomik kriz ve diplomaların değersizleşmesi, çocukların okuyarak bir yere varma inancını ve gelecek umudunu zedelemiştir.

Yarınını net göremeyen, kendine bir yol çizemeyen bir gencin içinde biriken kaygı ve öfke sonucu oluşan kırılgan ruh hâli, gençleri yanlış yönlere sürüklemektedir. Okulla bağı zayıflayan, sistem tarafından dışlanan çocuk, aidiyet ve güç arayışını okul içi/dışı illegal akran gruplarında veya çetelerde aramaktadır. Çocuk ailede, okulda ya da toplumda bir anlam bulamazsa, gelecek endişesi ve güvensizlik hissini yenmek için bulabildiği en kolay anlam olan şiddet ve yıkım ile kendini var etmeye çalışır.

Araştırmalar, okullardaki şiddet ikliminin sokaktaki ve dijitaldeki suç dalgasıyla doğrudan bağlantılı olduğunu göstermektedir. Siber şiddet kavramıyla ifade edilen çevrim içi platformlardaki ve sosyal medyadaki gerilimlerle akran zorbalığı doğrudan sınıf ortamına taşınmaktadır. Okulda başlayan sürtüşmeler sosyal medya platformlarında dijital çeteleşmeye ve siber zorbalığa dönüşmekte, bu mecralarda büyüyen husumetler ertesi gün bir fiziksel hesaplaşma olarak sınıf ve okul koridorlarına taşınmaktadır.

Öğretmenlerin veliler ve idare karşısında yalnız bırakılması ve otorite kaybı, liyakatsiz yöneticiler ve öğretmenlerin itibar kaybı, okuldaki idari ve pedagojik otoriteyi sarsarak şiddet eğilimli gruplara alan açmıştır.  Veriler, öğretmen-öğrenci arasındaki güç dengesinin öğretmen aleyhine değişerek öğretmen otoritesini aşındırdığını, öğretmenlerin öğrencileri gözetecek adımlar atmak için yeterli motivasyona sahip olmadıklarını ortaya koymaktadır.

Akran zorbalığındaki artış müdahalelerin yetersiz kaldığını ve yapılan şikâyetlerle sonuç alınmadığını göstermektedir. Okul yönetimlerinin genellikle olaylara ilgisiz yaklaştığı belirtilmektedir. Okullardaki vakaların yüzde 67’sinde disiplin süreçlerinin işletilmediği görülmekte, çocuğunun zorbalığa uğradığını belirten velilerin yüzde 31’i okulun konuyu ciddiye almadığını belirtmekte, vakaların yüzde 32’sinde ailelerin durumdan haberdar dahi edilmediği ifade edilmektedir.[5]

Çocuk yaştaki birinin silaha çok kolay erişebilmesi, o silahı okula sokabilmesi ve insanları öldürmesi, denetimsizliğin, cezasızlığın ve ailevi sorumlulukların hiçe sayılmasının bir sonucudur. 12 yaşında bir çocuğun eline pompalı tüfek geçebiliyorsa, bu ülkede bireysel silahlanma ve denetim mekanizmaları tamamen çökmüş demektir. Sokaklarda, internette fütursuzca satılan silahların bedelini birçok masum insan canıyla ödemek durumunda kalmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Kahramanmaraş’taki olay ve benzerleri uzun zamandır âdeta “ben geliyorum” diyordu. Ama etkili ve yetkili makamlardakilerin umursamazlığı, kimi suçların çok geç ceza alması veya cezasızlık algısı, geçim derdine düşen ailelerin çocuklarla yeteri derecede ilgilenmemesi, gelir dağılımı adaletsizliği, kuralsızlık, hukuksuzluk, eğitim eksikliği, ahlaki değerlerin aşınması, bütün bunlar bu toplumsal çözülmenin, bu cinnet hâlinin sebepleridir. Toplumsal buhran ve çözülme, içi boşaltılmış ezberci eğitim sistemi, ergenlik çağına gelmiş gençlerin bencil ve psikolojik sorunlu bireyler olarak yetişmelerine, yanlış mecralara dalmalarına yol açmaktadır.

Ahlak dışı gündüz kuşağı programları annesiyle izleyen çocuk nasıl edepli, ahlaklı bir insan olarak yetişebilir?  Her türlü rezaletin anlatıldığı ifsad edici kurmaca romanlara taş çıkartan bu programlara bir bakın Allah aşkına. Gelinine tecavüz eden kayınpederler, kayınvalidesiyle kaçan damatlar, kayınbiraderiyle yatan kadınlar. Baldızına göz koyan erkekler… Televizyonlarda şiddeti öven mafya dizilerinin devletin ve kamunun kanalı TRT’ye varıncaya kadar yaygınlaşması, buradaki karakterlerin kahramanlaştırılması, buradaki oyuncuların partilerin grup toplantılarına iştiraki, iktidar ortağı parti liderinin mafya liderleri ile yan yana pozlar verdiği böyle bir düzende çocuklar arasında da şiddetin yaygınlaşması çok şaşırtıcı olmasa gerek. Şiddet ve pornografi, ergenlik çağındaki gençleri mahvediyor. Dinî emirlerin ve onlarla şekillenen göreneklerin etkili olduğu toplumdaki ayıp, utanma, büyüklere saygı gibi duyguların yok olması, aileden başlayarak toplumdaki dengeleri altüst ediyor. Gençlerin geleceğe dönük umutlarını, beklentilerini yok ediyor. Bütün bunlara karşılık havaya bakıp ıslık çalan RTÜK ne işe yarıyor hakikaten anlamak zor! Oysa sorunların üstesinden gelmenin yolu “ailenin, sosyal çevre ve okulun, toplumun, medyanın sorumluluk üstleneceği toplumsal bir harekete öncülük” etmekten geçmektedir.[6]

Liberal ve müfsit yasalarla, sözleşmelerle aile yapısı darmadağın edildi. Hatalı eşini veya çocuğunu uyaran baba şikâyet durumunda soluğu karakolda aldı. Öğretmenler ya tacizle ya da tecavüzle suçlanıyor. Ailede ve okulda çocukların bir otoriteye tâbi olmaması işte böyle vahim neticeler doğurur. Otoriteyi kuracak olan evde baba, okulda öğretmendir. Lakin mevzuat her ikisinin de elini kolunu bağlamış her ikisini de yıpratmış ve güçsüzleştirmiştir.

Gelecekte Nasıl Bir Nesil Göreceğiz?

Neoliberal kapitalizmin sosyal medya üzerinden idealize ettiği şatafatlı hayat tarzlarına, kolay para kazanma, kısa yoldan güç ve statü elde etmeye özenen gençlerin, ulaşamadığı hayallerine dair yaşadıkları büyük hayal kırıklıkları var.  Erken yaşta örgün eğitimden kopan, güvencesiz işgücüne dönüşen, ülkedeki ekonomik daralma sebebiyle “diplomalı işsiz” sarmalına giren bir kitle, geleceğe inancı zayıfladığı için illegal yapılara ve çeteleşmeye açık duruma gelmektedir. Fırsat eşitliğinin ortadan kalkması, geleceğin neslini kutuplaştırıp ikiye bölecektir. Diplomaların değerini yitirmesi, bu neslin hayata bakışını ve kurumsal yapılara güvenini kökten değiştirecektir.

Eldeki veriler, toplumdaki kriz alanları ve okullardaki durum dikkate alındığında, gelecekte bizi homojen olmayan, derin ayrışmalar yaşayan çift karakterli bir nesil beklemektedir. Çocukluk dönemini ekonomik krizler, güvensiz okul ortamları ve akran zorbalığı altında geçiren bu nesil, yetişkinliğe ciddi psikolojik bagajlarla adım atacaktır. Okulda çeteleşme ve silahlanmaya şahit olan çocuklar, kurumlara ve otoriteye karşı derin bir güvensizlik içinde olacaktır.

Geleceğin nesli, sokaktaki ve okuldaki fiziksel şiddet ortamından kaçmak için dijital evrene daha fazla sığınacaktır. Okul bahçelerinde kurulamayan adil ve barışçıl ortamlar, Discord sunucularında veya Metaverse benzeri alanlarda aranacak, siber gettolaşma oluşacaktır. Şiddet ve zorbalık fiziksel alandan tamamen siber alana -siber şantaj, dijital itibar suikastları, yapay zekâ tabanlı zorbalıklara- evirilecektir. Çocukları intihara ve aile fertlerini öldürmeye yönlendiren Mavi Balina adlı intihar ve öldürme oyununa kurban giden çocukları hatırlayalım. Geleceğin suç örgütleri sokaklardan ziyade dijital ağlarda organize olacaktır. Kadıköy’de bıçaklı saldırıyla öldürülen 15 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi’nin annesini tehdit edenlerin “C31K” isimli siber çete mensubu gençler olduğu ortaya çıkmıştı.

Güzel, temiz, düzgün ahlaklı dindar bir nesil hedefi tavsadı. Eğitim süreçlerinin yalnızca akademik gelişimle sınırlı olmadığını, aynı zamanda çocuğun kimlik, değer ve sorumluluk bilinci edinmesinin de önem taşıdığını dikkate aldığımızda bu tavsama hepimizi düşündürmelidir. Çocuklarımızın ruh ve beden bütünlüğü içinde gelişimini, bilgiyi ahlaki sorumlulukla bütünleştirmesini, “yetkin ve erdemli” insanlar olarak yetişmelerini hedeflemeliyiz. Şunu tekrar hatırlamamız lazım: Sorumluluğunu yerine getirmeyen bir sistem, sürekli suçlu üretir. Bu sebeple her şeyden önce bu sistem sorgulanmalıdır, zira gerçek suçlu sistemin kendisidir. Bu çocuk anadan doğma saldırgan değil, bu çürümüş sistemin ürünüdür. Sistemi yargılamadan çocuğu suçlayan her yargı gerçeği görmemizi engeller.

Uzun vadeli eğitim yerine, kısa yoldan gelir elde etme -kripto varlıklar, dijital içerik üreticiliği, kayıt dışı ekonomiler- eğilimi baskın hâle gelecektir. Okul aidiyeti düşük olan bu neslin, iş yerine, şehre ve toplumsal normlara olan aidiyeti de zayıf kalacaktır. Bireysel hayatta kalma arzusu, toplumsal dayanışmanın önüne geçecek, geleneksel bağlar zayıflayacaktır. Okula gitmeyen, bir işte çalışmayan 15-25 yaş arası üç milyon genç var deniyor. Eğer bu doğruysa bizi daha büyük acılar bekliyor demektir. Dijital platformlar çocuklarda anlık tatmin yarattığı için sabır duygusu da yok oluyor. İmkânı iyi ailelerin çocuklarının her istediğini alması, çocukta şükür ve dürüstlük sınırlarını eritiyor. Beklemeye, sabretmeye tahammül edemeyen, emeğin değerini bilmeyen bir nesil geliyor. Böyle bir nesil ne başkasının hakkına saygı duyar ne de zorluklara direnir.

Aile Bağları ve Karakter Eğitimi Bilgiden Daha Önemlidir

Uzun süredir ahlakın, ehliyetin, liyakatin ve adaletin göz ardı edildiği bu toplum şimdi bunun faturasını ödüyor. Çocuklar yetişkinlerin söylediklerini değil, yaptıklarını dikkate alır. Büyüklerin söylemde değil, eylemde model olması gerekir. Okulda adalet dersi verip not verirken liyakatsiz davranan bir öğretmen ya da evde dürüstlükten bahsedip dışarıda malı götüren ebeveyn karakter inşa edemez.

Aile, çocuğun karakterinin omurgasıdır. Ne var ki “değişen aile ve çocuk geleneği, ailenin değer üretemeyen ve çocuk sorunlarıyla baş edemeyen” duruma gelmesine yol açmıştır. Okulda zorbalığa uğrayan veya bir çetenin baskısı altında kalan çocuk, evde güven bulamazsa sığınacağı yer yine sokaktaki illegal yapılar olacaktır. Okul ve sokaktaki risklere karşı aileler, çocukları için bir baskı unsuru değil, güvenli bir sığınak olmalıdır. Mevcut sistemde adalet, sabır, dürüstlük, diğerkâmlık gibi karakter özelliklerinin erozyona uğradığını görüyoruz. Toplumsal dönüşüm ve dijitalleşme hızı temel değerlerin hepsini sarsmış durumdadır. Karakter eğitimi, duvarlara asılan “Dürüst olalım!” afişleriyle ya da haftada iki saat okutulan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’yle ya da seçmeli derslerle verilemez. Bu çocuklara takvayı, vicdanı, merhameti vermemiz, edebin, helal ve haramın ne olduğunu öğretmemiz lazım

Siber zorbalık, dijital dolandırıcılık veya çeteleşme vakalarına karışan çocukların önemli bir kısmı bilgisiz değil, aksine dijital araçları çok iyi kullanan, bilgiye saniyeler içinde ulaşan çocuklardır. Eksik olan bilgi değil, ahlak ve diğerkâmlık duygusudur. Çocuklara bilgi yüklemenin ötesinde, insani vasıfları, dürüstlük, adalet, iş birliği ve merhameti öne çıkaran bir karakter eğitimi verilmesi gerekmektedir. Bu çağda çocuklara sadece bilgi yüklemek, onlara bilgi hamallığı yaptırmaktır. Asıl ihtiyaç duyulan, değerler eğitimi ile çocuğun eline, o bilgiyi doğru yönde kullanacak, kriz anında ayakta kalmasını sağlayacak bir pusula vermektir.

Değer Temelli Bir Nesil İnşa Etmek için

Sıkça dile getirilen okulların önüne bir polis görevlendirmek sorunu asla çözemez. Okullar elbette güvenlik tedbirlerini almalıdırlar. Ama asıl mesele,  gelecekte daha sağlıklı bir nesil inşa etmek üzere çocukları bu bataklıktan kurtarmak için çözüm üretmektir. Sorunları şiddetle değil, konuşarak çözme becerisi kazandırılmalı, başkalarının haklarına değer vermek öğretilmelidir. Akran zorbalığını önlemede sadece disiplin cezaları değil, okul ve aile ortamında değerler temelli bir kültür oluşturmak çok önemlidir. Değerler eğitimi çerçevesinde saygı, muhabbet, dürüstlük, nezaket ve sorumluluk bilincinin kazandırılması gerekmektedir.

Akademik başarının ötesinde duygusal ve sosyal açıdan olgunlaşmış bir nesil yetiştirme hedefiyle, eğitimcilerin ve ebeveynlerin bilinçlendirilmesi,  okul ortamının güvenli hâle getirilmesi, şiddete yönelik izleme ve müdahale mekanizmalarının oluşturulması gerekiyor. Öğrencilerin sosyal projeleri, takım çalışmaları, kriz çözme performansları ve okul iklimine katkıları da birer başarı kıstası kabul edilmelidir. Başarı tanımı “en yüksek puan” alandan, emanet paradigmasına sahip çok boyutlu “en iyi insan” modeline kaydırılmalıdır. Kültürel gerçekliğimizden hareketle şekillenecek değerler temelli eğitimle yetişen nesil, toplumsal güveni güçlendiren, empati kurabilen, şiddetin her türlüsüne karşı duran ve sağlıklı iletişim kurabilen bireylerden oluşur.

Devlet, kayıp nesli yeniden kazanmak için, eğitimi sadece müfredat aktarımı değil, toplumsal bir güvenlik ve adalet ağı hüviyetiyle yeniden tasarlamalıdır. “Çocuk eğitiminde ailenin işlevinin güçlendirileceği yaygın eğitim modelleri hayata geçirilmelidir.” Bunların çalışması için merkezden çevreye doğru genişleyen ev/apartman/mahalle/okul arasında çok taraflı bir mutabakat ve koordinasyon olmalıdır. Okulun adil davrandığı bir çocuğa evde farklı telkinlerde bulunuluyorsa ya da evde dürüstlük öğretilen çocuk okulda liyakatsizlikle karşılaşıyorsa model çöker. Çocuk önce güvenli alan olan evde tecrübe kazanacak, ardından toplumsal alanlara (apartman/mahalle/ okul) bu kültürü taşıyacaktır.

Sonuç Yerine

Felaket tablosu ortadadır. Siyasal, sosyal ve kültürel çürüme sonucunda toplumsal çözülme ve değerlerin aşınması tertemiz gençleri elimizden alıp götürmektedir. Toplumumuzda zaten var olan kural tanımazlık, şimdi kanlı şiddet patlaması seviyesine yükseldi. Böylesine derin bir sorunla, hastalıklı bir sosyoloji ile karşı karşıyayız. Hatırlanmalıdır ki söz konusu olan hepimizin hayatıdır. Yapmamız gerekenleri aklı örten tarafgirlikler zaviyesinden veya küçük menfaatlere göre değil bağımsız olarak bir gelecek tasavvuru zemininde tartışmamız gerekiyor.

Olaylara sığ bir pencereden veya tek boyutlu değil, bütüncül bakmak gerekiyor. Haddizatında eğitim metalaştırılacak bir alan değildir. Esas itibarıyla siyasi, ekonomik, sosyal ve ahlaki yorumların bir parçası olup, üzerinde derinlikli düşünmeyi gerektiren bir sahadır.[7] Bir sorunu önlemek için her şeyden önce vakanın nereden ve neden kaynaklandığını bilmek, bütün boyutlarıyla kavramak gerekiyor. Tekrar altını çizmek gerekirse güvenlik zaafı, faciayı tek başına anlatmaya yeterli değildir. Ekranlardaki şiddet olaylarının ergenleri olumsuz etkilediği doğrudur ama bunlar faciayı bütünüyle açıklamıyor. Temelde bütün bu sorunlara kaynaklık eden maraz bir sistem ve sosyoloji vardır. Değerlerin, kuralların etkisini kaybettiği, toplum dokusunun bozulduğu bir anomali yaşanmaktadır.

Okullardaki şiddet ve çeteleşme sadece bireysel olaylar değil, toplumsal, ekonomik ve sistemik bir krizin eğitim alanına yansıması olarak görülmelidir. Mesele tahminimizden daha büyük, daha derindir. Daha hayatının baharında, umutla dolu olması gereken gençlerin şiddetin bir parçası hâline gelmesi, toplumsal bir kırılmanın habercisidir. Sadece polisiye tedbirlerle bataklığı kurutamayız. Eğitimi erdem temelli bir süreç olarak düşünmeliyiz, bir filozofun dediği gibi “Kalbi eğitmeden aklı eğitemeyiz.”

Teknoloji içinde doğmuş bir kuşağın kanlı internet oyunları, filmler, derin ağlar üzerinden maruz kaldıkları kötülükler sosyal çöküşün zeminini hazırladı. Her gelen Millî Eğitim Bakanı ile değiştirilen temel değerlerden uzak eğitim sistemi kim olduğumuzu gösteren bütüncül bir anlatı ortaya koyamadı. Nabi Avcı Millî Eğitim Bakanlığı yaparken diyemediğini ancak bakanlıktan ayrıldıktan yıllar sonra söyleyebildi: “Günümüzde bilişim teknolojilerindeki gelişmeler nedeniyle bütün geleneksel eğitim kurumları anakronik hâle gelmiştir.”[8] Maneviyatı diline çok dolamasına rağmen iyi örnek olamamış politikacıların yaklaşımı gençlerde ters etki yapmaktadır. Çok daha önemlisi ülkemizin “sosyal, kültürel ve ekonomik sorunlarını sürekli erteleyen” bir görünümü vardır. Yaşanan bu sosyal çöküşte elbette herkesin payı vardır ama en yüksek pay yıllardır ülkeyi yönetenlerindir. Sistemi ayakta tutan, mevki, makam ve üç günlük dünya menfaati uğruna sisteme göz yuman, kısa vadeli siyasi emelleri uğruna esası göz ardı edenler şu hakikat üzerinde enine boyuna düşünmelidirler: Şayet Müslümanlar kendi değerlerinin aşınmasını engellemeyi ve yeni nesillerin zihinlerini seküler kavramlardan kurtarmayı arzuluyorlarsa İslâmî eğitimin amaçlarını günümüzdeki hayat şatlarına göre nasıl yeniden şekillendireceklerdir?[9]

[1] Detaylı rapor için Türkiye İstatistik Kurumu’nun Veri Portalı adresini ziyaret edebilirsiniz, https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/53989

[2] PISA 2022 raporunun tam metnine OECD resmî web sitesinden ulaşabilirsiniz.

[3] Bu araştırmaların kahir ekseriyetinin eğitimin ana hedefini, insan kişiliğinin dengeli gelişimi şeklindeki İslâmî idealden uzak bir zaviyeden ele aldıkları göz ardı edilmemeli.

[4] https://egitimreformugirisimi.org/bir-ekosistem-sorunu-olarak-akran-zorbaligi/

[5] https://egitimreformugirisimi.org/bir-ekosistem-sorunu-olarak-akran-zorbaligi/

[6] https://cocukvakfi.org.tr/wp-content/uploads/2026/04/Cocuk-Vakfindan-Aile-ve-Cocuk-Odakli-10-Acil-Oneri.pdf

[7] Adeel Malik, “Kalbi Eğitmeden Aklı Eğitemeyiz”, Uluslararası Maarif, 2022, sayı: 6, s. 47.

[8] Nabi Avcı, “Enformatik Cehalet Aşaması Çoktan Geldi Geçiyor. Şimdi ‘Zır Cahillik’ Aşamasındayız”, Uluslararası Maarif, 2022, sayı: 6, s. 22.

[9] Nakib el-Attas, İslâmî Eğitim Araçlar ve Hedefler, çev. Ali Çaksu, Endülüs Yayınları, İstanbul, 1991.

1 Mayıs 2026 Cuma

JEOPOLİTİK GERİLİMLER, ENERJİ PİYASALARINDAKİ DÖNÜŞÜM VE PETRODOLAR HÂKİMİYETİNİN KIRILMASI

 Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Mayıs 2026-381. Sayı

Günümüzdeki sert operasyonları sadece bölgesel güvenlikle açıklamak, buzdağının sadece görünen kısmına bakmaktır. ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş sonucunda Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, küresel enerji ve finans piyasalarındaki belirsizliği büyük ölçüde artırarak, enerji ve finans dengeleri sorgulanır oldu. Artık güvenlik mimarisi kadar, yeni enerji mimarisi de yeni dünya düzeninin altyapısını oluşturacak bir unsur hâline gelmiştir. Çünkü küresel güç mimarisinin yeniden şekillendiği günümüz dünyası şu anda büyük bir enerji dönüşümüne doğru yol almaktadır.

Gelecekte dünya devletleri hayatta kalmak için enerji kaynaklarından dolayı savaştığı bir döneme girecektir. Görünen o ki bundan sonra haritalar savaş meydanlarında değil, enerji hatlarında ve finans ağlarında yeniden çizilecektir. Enerji, artık petrol fiyatlarının artış sürecinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Enerji kriziyle tetiklenen rekabet, kimyasal girdiler üzerinden derinleşerek gıda arzını etkileyecek çok katmanlı bir sistem kırılmasına doğru gidiyor.

Bölgesel rekabet küresel hesaplaşmaya dönüşüyor. ABD, Hürmüz üzerinde uyguladığı abluka ile Çin’in enerji maliyetlerini yukarı çekerek, Çin’in ucuz üretim avantajını elinden almak istiyor. Çin’in enerji hatlarını sekteye uğratma yanında BRICS’in de dolarizasyon (dolar dışına çıkma) hamlelerini ekonomik yaptırımlarla frenlemeye çalışıyor. ABD, kendi çıkarlarını korumak için askerî güç kullanıp stratejik kapasitesini hızla tüketiyor. Çin ise ekonomik ağlarını giderek genişletiyor. Bilgi teknolojilerine, yenilenebilir enerjiye, yapay zekâ ve robot sektörlerine yatırım yapıyor. Rakipleri krizlerle meşgul olurken o gücünü büyütüyor.

Fosil Yakıtlar Çağı Yavaş Yavaş Sona Eriyor

Fosil yakıtlar hâlâ enerji temininde büyük bir paya sahip. Ama fosil yakıtlara bağımlılığı azaltmak için, çeşitli enerji dönüşümü stratejileri uygulamalarıyla küresel ölçekte yenilenebilir enerji kapasitesi gün geçtikçe artıyor. Birçok ülke Paris İklim Antlaşması ve COP zirveleriyle kendilerine net sıfır hedefleri koyuyor. Yeşil mutabakat çerçevesinde fosil yakıtlara bağımlılığı azaltıp bu yapıya geçmeyi hedefliyorlar. Birçok ülke 2030-2040 yılları arasında yeni içten yanmalı motorlu araçların satışını yasaklayacağını açıkladı. Elektrikli araçlar pazarı katlanarak büyüyor. Elektrik, girdilerinin yaklaşık yüzde 90’ını tekerleklerdeki kinetik enerjiye dönüştürürken, içten yanmalı motorlarda bu oran yüzde 25 civarındadır.

Dünya hâlâ yakıt ihtiyacının yaklaşık yüzde 80’ini petrol, gaz ve kömürden sağlıyor ama fosil yakıtlar elde edilirken enerjinin neredeyse üçte ikisi, üretim, taşıma ve yanma aşamalarından hiçbir ekonomik fayda üretmeden boşa gidiyor. Elektrik, hiç atık üretmemesi ve az kaynak az israfı nedeniyle faydalı enerji üretmektedir. Aynı faydalı çıktıyı elde etmek için, rüzgâr, güneş ve hidro-enerji gibi yenilenebilir kaynaklar, fosil sistemlere göre üçte birden fazla verimlilik kazanımı sağlamaktadır.

Bunun yanında, fosil yakıtlar son derece kirleticidir ve hava kirliliği kalp hastalığı, solunum problemleri ve kanser gibi ciddi sağlık problemlerine yol açabilmektedir. Aynı zamanda tüm sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 70’inin kaynağıdırlar. Güneş ve rüzgâr enerjisi maliyetlerinin son on yıllarda yüzde 80’den fazla düştüğü belirtiliyor. Artık dünyanın çoğu yerinde yeni kurulan güneş ve rüzgâr santralleri, yeni kömür veya doğalgaz santrallerinden daha ucuz elektrik üretme avantajına sahiptir. Enerji dönüşümünün öncülüğünü şimdilik gelişmiş ülkeler yapsa da diğer ülkeler de bu dönüşümü farklı hızlarda yaşıyor. Zengin ülkeler, fosil yakıtlardan uzaklaşmak için devasa bütçeler ayırırken, gelişen ülkeler finansal zorluklar sebebiyle bu geçişi daha yavaş bir şekilde sürdürüyor.

Fosil yakıt bağımlılığının azalması, küresel güç dengelerini de değiştirmektedir. Hürmüz Boğazı, küresel enerji sisteminde her zaman jeopolitik stres noktalarından biri olmuştur. Artık Hürmüz’den geçişi sadece petrol fiyatlarındaki bir artış değil, hidrokarbon dünya düzeninin bir stres testi görmek gerekiyor. Petrol, doğalgaz ve kömür üreten ülkeler (Rusya, Suudi Arabistan, ABD ve diğer OPEC üyesi ülkeler) Çin’in öncülük ettiği yenilenebilir enerjinin hâkimiyetine karşı bu dönüşüme direnerek jeopolitiği yeniden şekillendiriyorlar. Petrolün egemen olduğu bir dünyada doğan IMF ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar, karbondan arındırılmış küresel bir ekonomiye geçişe uyum sağlama konusunda ayak diredikleri için, tıpkı diğer uluslararası kurumlar gibi önemlerini giderek kaybetmektedirler. IMF, fosil yakıtlara bağlı borç geri ödeme yapılarını daha fazla desteklemeye ve petrol çıkarımına kredi hizmeti vermeye iştahlı bir şekilde devam ediyor. DTÖ ise yenilenebilir enerji sübvansiyonlarına fosil yakıt sübvansiyonlarına nazaran daha katı kurallar getirerek temiz enerjinin yaygınlaşmasını engelliyor.

Buna rağmen, temiz enerjiye yatırım fosil yakıtlara yatırımın iki katından fazladır. Kendi elektriğini temiz kaynaklarla üretebilen bir ülke, enerji bağımsızlığı kazanarak dış enerji şoklarına karşı daha dayanıklı hâle gelir ve bölgesel güç elde eder. Enerji kaynaklarındaki değişimin, dünyadaki mevcut ortaklıkları yeniden şekillendireceği, küresel siyasetin yeniden yapılanmasında önemli bir vektör olacağı görülmektedir.

Petro-Devletten Elektro-Devlete Geçiş

Elektro-devlet, ekonomisinin ve siyasi gücünün temelini fosil yakıtlar (petrol, kömür, doğalgaz) yerine elektriğe ve düşük karbonlu enerji teknolojilerine dayandıran devlet yapısını ifade eden modern bir kavramdır. Bu kavram, özellikle petrol ihraç ederek zenginleşen ve küresel siyasette söz sahibi olan petrol devleti kavramına bir alternatif vasfıyla doğmuştur. Petrolün jeopolitik gücünün yerini elektriğin ve bu elektriği üreten/depolayan teknolojilerin aldığı bir dünya düzenini tanımlar. Enerji gücünü petrolden alan geleneksel petro-devlet modelinin yerini alması beklenen bu yeni düzen, su, rüzgâr, güneş ve nükleer gibi yenilenebilir kaynaklardan elde ettiği elektrik ile enerjiyi yönetir. Petrol yerine lityum, kobalt, bakır ve nadir toprak elementleri gibi elektrik altyapısı için gerekli madenlerin üretimine odaklanır. Burada artık petrol kuyusu değil maden ocağı gündemdedir. Batarya teknolojileri, elektrikli araçlar ve akıllı şebekeler üzerine uzmanlaşır. Elektro devlet dünyasında zenginlik, yeraltındaki yakıttan ziyade, o yakıta ihtiyaç duymayan teknolojiye ve kritik minerallere sahip olmaktan geçmektedir. Dünya, “çıkar ve yak” mantığından “icat et ve depola” mantığına geçiyor.

Bu süreçte ayakta kalacaklar sadece maden sahipleri değil, o madeni akıllı ve şeffaf bir sistemle işleyebilenler olacaktır. Geçmişte Ortadoğu’nun sahip olduğu ağırlık, bugün kritik minerallerin çıkarıldığı ve işlendiği bölgelere kayıyor. Ancak burada önemli bir fark var: Petrol çıkarıldığı gibi veya basit bir rafinajla yakılabilirken, elektro dünyasında mesele sadece madene sahip olmak değil, onu yüksek teknolojili bir bataryaya dönüştürebilmektir. Çin, sadece lityum veya kobalt madenlerine sahip olduğu için değil; bu madenlerin küresel rafinaj kapasitesinin yüzde 60-90’ını kontrol ettiği için ilk elektro-devlet adayıdır. Elektro-devletler için güç, sadece toprağın altındaki değil, mühendislik bürolarındaki patentlerle de ölçülür.

Enerji dönüşümü, günümüzün en önemli küresel meselelerinden biri hâline gelmiştir. 20. yüzyılda siyah altın şeklinde adlandırılan petrol etrafında şekillenen dünya, yerini 21. yüzyılın beyaz altını lityum ve diğer kritik minerallerine bırakıyor. Çin ve bazı Avrupa ülkeleri, fosil yakıt kaynaklarının sınırlı olması sebebiyle enerji arzında elektrikleşmeye odaklanarak petro-devletten elektro-devlete geçiş yolunda ilerlemektedir. Bu dönüşümün öncüleri arasındaki Çin, dünyanın en büyük güneş paneli, lityum batarya, nadir toprak elementlerinin işlenmesi ve elektrikli araç üreticisi olarak en güçlü elektro-devlet adayıdır. Geçen yıl Çin, ABD’nin neredeyse yirmi katı kadar rüzgâr ve güneş enerjisi santrali kurdu. Çin, dünyadaki tüm güneş panellerinin yüzde 80’ini üretiyor ve bunları çok düşük fiyatlarla dünyanın her yerine satıyor. Çin yeni bir yeşil blok inşa ederken, ABD hâlâ petrol yatırımlarını artırmaya devam ediyor.

Elektro-devlete geçiş, sadece bir yakıt değişimi olmayıp, küresel güç dengelerinin, ticaret rotalarının ve stratejik bağımlılıkların, siyasi yapıların kökten yeniden tanımlanmasıdır.  ABD ve Çin arasındaki rekabetin hem niteliğini hem de kurallarını kökten değiştiriyor. Petrol ihraç eden ülkelerin etkisi azalırken, yenilenebilir enerji teknolojilerine ve kritik madenlere sahip ülkelerin jeopolitik önemi artıyor. Kritik minerallere sahip ülkeler yeni dönemin “stratejik durakları” hâline geliyor. Demokratik Kongo Cumhuriyeti küresel kobalt arzının yüzde 70’inden fazlasını kontrol ederek “elektrik çağının OPEC’i” benzeri bir konuma yükselmektedir. Elektro-devlet modeli, lityum, kobalt, nadir toprak elementleri vb. gibi kritik minerallere büyük miktarlarda ihtiyaç duyduğundan, bu kaynaklar bakımından zengin olan ülkeler stratejik açıdan hayati bir önem kazanmaktadır.

Petro-devletlerin otoriter yapısı, enerjinin çeşitlendiği bu yeni dünyada ciddi bir sarsıntı yaşamaktadır. Soğuk Savaş, liberal kapitalizm ile Sovyet komünizmi arasında, toplumların ekonomik bakımdan nasıl gelişmesi ve siyasi açıdan nasıl örgütlenmesi gerektiğine dair iki teori arasında bir mücadeleydi. Yeni Soğuk Savaş ise alternatif enerji kaynaklarına hâkimiyet konusunda bir mücadeledir. Yeni düzen, günümüzde enerji akışlarını, mineral yataklarını ve teknolojik sistemleri kimin kontrol etmesiyle belirlenecek.

Bir Jeo-Ekonomik İşletim Sisteminden Diğerine Geçiş

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, Bretton Woods sistemi (1944), ABD dolarını altına sabitlemiş, dünyanın çıpa para birimi olarak belirlemiş ve ABD’nin ekonomik üstünlüğünü pekiştirmişti. Ancak, 1971 yılında ABD ekonomisinin yaşadığı iç enflasyon ve ekonomik durağanlık gibi yapısal krizler, artan ticaret açıkları ve diğer ülkelerin ellerindeki dolarları ABD’den altın karşılığı talep etmesiyle azalan altın rezervleri sonucunda sistem sürdürülemez hâle geldi. ABD Başkanı Nixon, doların altın standardına göre dönüştürülebilirliğini sona erdirdi. Bu durum doların üstünlüğünü tehdit eden bir hamleydi. Çözüm petrole bağlı dolar yoluyla bulundu. 1973 petrol ambargosundan bir yıl sonra, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 1974’te Suudi Arabistan ile (2016 yılına kadar gizli tutulan) bir antlaşma yaptı. Riyad, petrolünü sadece dolar karşılığında satacak, karşılığında Washington da Suudilerin güvenliğini garanti edecek, silah satacak ve rejimi koruyacaktı.

Ne var ki mesele sadece burada bitmiyordu. Suudi Arabistan petrol gelirlerini ABD tahvillerine, Amerikan yatırımlarına yönlendirecek ve bu para Wall Street aracılığıyla dönerek tekrar küresel finans sistemine akacaktı. Petrol gelirlerinin Amerikan pazarlarına geri dönmesi, ABD bütçe açıklarını destekledi ve Soğuk Savaş harcamalarının finansmanına yardımcı oldu.  ABD-Suudi Arabistan arasındaki bu antlaşma, basit bir ticaret anlaşması değildi. Dünyanın en çok işlem gören kıymetli emtiası petrolü Amerikan para birimine sıkıca bağlayan, küresel dolar talebini yapay olarak canlı tutan bir mühendislik tasarımıydı. Böylece, dolar küresel petrol ticaretinin varsayılan para birimi hâline geldi, rezerv para birimi statüsünü güçlendirdi ve ABD’nin ekonomik ve askerî üstünlüğünü devam ettirmesini sağladı.

Dünya petrol almak için dolara ihtiyaç duyduğu için artık ABD ile iyi geçinmek zorundaydı. ABD ise ülkelerin yarattığı bu talep sayesinde kendi borcunu çok düşük maliyetlerle finanse edebiliyor, kendisine büyük ayrıcalıklar sağlıyordu. Petrol, dolar ve güvenlik ekseninde oluşturulan bu üçlü denge tıkır tıkır işliyordu. Başka bir ifadeyle petro-dolar sadece bir para birimi düzenlemesi değil, dünyanın jeo-ekonomik işletim sistemi oluyordu.  Bu petro-dolar düzeni, günümüze kadar büyük ölçüde bozulmadan geldi ve baskın bir ödeme sistemi olarak ABD’nin dünya ekonomisindeki hâkimiyetini pekiştirdi. Dolar merkezli enerji piyasası üzerindeki doların hâkimiyetinden ayrılmak yönündeki girişimlere ise hiçbir zaman sıcak bakılmadı. Saddam’dan Kaddafi’ye, Maduro’dan İran’a uzanan haydutluklar, ekonomik ambargolar ve silahlı saldırılar petro-dolara karşı olmanın bir bedeli olduğunu gösteriyor. 2011 yılında Libya lideri Muammer Kaddafi, doları devre dışı bırakacak altına dayalı ‘Afrika Dinarı’ planını devreye sokmak istedi. Bu hamle, Kaddafi’nin sokak ortasında katledilmesi ve Libya’nın bölünmesiyle sonuçlandı. Benzer bir senaryo Venezuela’da da yaşandı; Maduro petrolü Çin’e Yuanla satmaya başlayınca ABD operasyonlarıyla hedef alındı. 2000 yılında Saddam Hüseyin petrolü Euro ile satma kararı alınca, üç yıl sonra ‘kitle imha silahları’ yalanıyla ABD Irak’ı işgal etti ve Irak’ta milyonları katletti. Hillary Clinton’ın Kaddafi’nin öldürülmesine dair ünlü “Geldik, gördük, öldü!” sözleri, ABD’nin bu tür meydan okumalara nasıl cevap verdiğinin açık bir göstergesiydi.

Ancak her işletim sistemindeki gibi, donanım değiştikçe o da yavaş yavaş uyumsuzluk sorunları yaşamaya başladı. ABD dolarının 2000’lerde yüzde 70 olan küresel döviz rezervlerindeki payı şu an yüzde 57 seviyesindedir. Bir hegemonya, askerî yenilgiden çok finansal güven kaybıyla çöker. Financial Times “ABD hegemonyası sona erdi” diye yazıyor.  Amerika girdiği akıldışı savaşlarda trilyon dolarlar harcıyor. Dünya ülkelerinin ham petrolü alternatif para birimleriyle fiyatlandırmaya başlaması karşısında çıldırıp, her türlü pisliği yapıyor. ABD’nin 39 trilyon dolarlık borcu her gün 7 milyar dolardan fazla büyüyor. Cephaneliğini tüketiyor. Enerji piyasalarını karıştırıyor. Sattığı silahların işe yaramadığını silahlara milyarlarca dolar harcayanlar görüyor. Suudiler, askerî koruma karşılığında petrol için yalnızca dolar kabul etmeye söz vermişlerdi ama şimdi, ABD’nin müttefiki olmanın güvenlik sağlamadığını, ülkelerinin füze yağmuruna tutulacağını gördüler. Yıllardır stratejik üsler kurduğu, asker yığdığı, silah sattığı Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn, Kuveyt şok üstüne şok yaşıyor. Amerikan güvenlik şemsiyesi delik deşik oluyor. ABD Körfez’deki ortaklarını kaybediyor. Petro-dolar sisteminin belkemiğini oluşturan Körfez bugün çöküyor. Körfez’in, yatırımcılar için güvenli liman imajı temelden sarsılıyor.

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Rusya ve İran gibi enerji devlerinin BRICS’e dâhil olması, petrol ticaretinde Yuan, Rupi, Dirhem gibi para birimlerini kullanmaya başlaması doların küresel rezerv para statüsünü kaybetmesi anlamına geliyor. Rusya da Batı yaptırımları sonrası enerji ticaretini Yuan ve altın gibi alternatiflere kaydırdı. Sistem henüz çökmüyor ama yavaş yavaş parçalanıyor ve hibritleşiyor. Artık tek bir “merkezi” sistem yerine, Çin’in CIPS’i veya Suudi Arabistan’ın da katıldığı mBridge gibi blokzincir tabanlı çok uluslu dijital para projeleri yükseliyor. BRICS ülkeleri SWIFT’e alternatif sistemler kuruyor ve merkez bankaları rekor hızla altın biriktiriyor. Tüm dünya Çin’in son yirmi yılda kurduğu sisteme doğru itiliyor.  Petro-dolar çökmüyor ama artık dokunulmaz değil ve en önemlisi hegemonya sistemi rekabet düzenine geçiyor.

Bugünlerde insanlık tarihinin en büyük ekonomik mimarilerinden biri yeniden şekilleniyor. Dünya dijitalleşirken, yeni dijital finans araçları ortaya çıkıyor. İklim krizleri petrolün geleceğini tartışmalı hâle getiriyor. Bu düzenin aynı kurallarla devam edeceğini düşünmek hayal oluyor. Petro-dolar sistemi ölmüyor ama çevresinde alternatifler çoğalıyor. Erozyona uğrayan petro-doların hâkimiyeti yavaş yavaş eriyor. Merkezini koruyor ama kenarlarından yavaş yavaş aşınıyor.

Tek Kutuplu Dolar Hegemonyasından Çok Kutuplu Enerji-Finans Düzenine

ABD’nin doları Rusya örneğindeki gibi dış politikada bir yaptırım aracı olarak kullanması ona duyulan güveni zedelemiş, birçok ülkeyi “dolar dışı” alternatifler aramaya itmiştir. Dünya, güvenilmez bir para birimi gördüğü doların hızla değer kaybettiğini gözlemliyor. ABD’nin İran’la yaşadığı fiyasko, Ortadoğu’daki son gerilimler de dolarizasyon sürecini hızlandırıyor. Körfez ülkelerinin stratejik yönelimlerini çeşitlendirme yoluna itiyor. ABD’nin kontrolden çıkmış bir zorba gibi hareket etmesi çökmekte olan bir imparatorluk görüntüsü veriyor.

Bazı ülkelerin rezervlerine el konulması ya da dondurulması, ‘dolar tutmak ne kadar güvenli?’ sorusunu gündeme getirmiştir. Birçok ülke, dolar bağımlılığını azaltmak için, rezervlerini altın ve farklı para birimleriyle çeşitlendirmeye, alternatif ödeme mekanizmaları geliştirmeye yönelmiştir. Ödeme sistemlerinin çeşitlenmesi Türkiye’ye de dolar dışında yeni nefes alanları açmaktadır. Petro-dolar sistemi artık mutlak hâkimiyet dönemini kapatıyor. Dünya, ABD gibi tek bir merkezin belirlediği kurallardan, çoklu güç odaklarının rekabet ettiği ve uzlaşmak zorunda kaldığı daha kaotik ama dinamik bir sürece eviriliyor. Bu sadece teknik bir değişim değil; küresel güç dengelerinin ve kurumsal yapıların yeniden tanımlandığı bir zihniyet devriminin finansal ayağıdır. Şu an yaşanan tam anlamıyla bir dönüşümdür ve bu devam ediyor. Artık tek bir para birimine bağlı kalmayan, çok merkezli yeni bir dönemin kapısı aralanıyor. Bu dönüşüm, sistemin gelecekte daha parçalı ve rekabetçi olacağını gösteriyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından Batı, Rusya’nın yaklaşık 300 milyar dolarlık döviz rezervini dondurdu. Bu karar Rusya’ya kısmen ama dünyaya da çok net bir mesaj verdi. Batı, isterse egemen bir devletin merkez bankası rezervlerine el koyabilir. Dolar sistemi içindeki para, artık her zaman güvende değildir. Bu mesajı en dikkatli okuyan başkentlerin başında Riyad geliyordu. Suudilerin yıllardır kafasını kurcalayan “Ya bir gün ABD ile ilişki bozulursa ne olur?” sorusunun cevabı netleşmişti: Rezervlerinize el konulabilir. Dünyanın büyük petrol üreticisi konumundaki bazı ülkelerin doları dışlayarak petrol ticareti yapmaya başlaması, artan ABD saldırganlığının ürkütücülüğünün göstergesidir.

Yuan Paradoksu: Para Nereden Çıkıyorsa Oraya Geri Döner…

2023’ün başlarında Suudilerin Çin ile petrol ticaretini Yuan üzerinden yapmak için müzakere yürüttüğü haberleri basına düştüğünde “Petro-doların Sonu” başlıkları atıldı. Ancak kimse asıl soruyu sormadı: Suudiler o Yuan’ı ne yapacaktı? Bir ülke dolar yerine Yuan kazanıyorsa önünde üç yol vardır. Birincisi Çin’den mal satın alabilir, ikincisi, Çin varlıklarına yatırım yapabilir. Üçüncüsü, o Yuanı başka bir para birimiyle takas edebilir ama bu durumda Yuan kullanmanın bir anlamı kalmaz. Suudiler zaten Çin’den bolca ithalat yapıyor ama bu, petrol gelirlerinin yanında çok küçük kalıyor. Geriye Çin varlıklarına yatırım yapmak kalıyor.

Çin’in sermaye piyasaları dışa tam açık değildir. Yuan tam anlamıyla konvertible bir para birimi değildir. Suudi Arabistan Yuan cinsinden büyük varlıklar tutmak istese bile, karşısında derin ve likit bir piyasa mevcut olmadığı için çok bir anlam ifade etmiyor. Bir para birimi, ancak onu harcayabileceğiniz birileri varsa değerlidir. Suudiler Yuan aldığında, o parayı yine büyük ölçüde Çin’de harcamak zorunda kalacaklar. Bu bir “özgürleşme” değil, sadece ticari bir tercih değişimidir. Suudi Arabistan dolar bağımlılığından kurtulayım derken, çok daha kuralsız ve kapalı olan Çin finans sistemine bağımlı hâle geliyor.

Neticede, Çin dünyanın enerji görünümünü, jeopolitiğini ve iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini sınırlama yeteneğini yeniden tanımlıyor. ABD, Rusya gibi emperyal güçler hedeflerinden vazgeçmiyor, sömürgecilik faaliyetlerine devam ediyorlar. ‘Gelişmiş’ ülkelerin ihtiyaç duyduğu hammadde ve enerji ihtiyacının büyük kısmı İslâm ülkelerinin topraklarında bulunmasına rağmen, dışa bağımlılık ve az gelişmişlik neticesinde İslâm ülkeleri, uluslararası güçlerin hâkimiyet mücadelesi sürdürdükleri beldeler olmaya devam etmektedir. İslâm dünyasının zafiyetlerini kullanarak bu zenginlikten faydalanmaktadırlar.

İslâm ülkeleri, kendi içinde uyumu, birlik ve beraberliği sağlayamamış ve ekonomik bağımsızlığa kavuşmamışlardır. Bunun farkında olan küresel güçler ellerindeki tüm imkânları seferber ederek İslâm dünyasında fitne ve kargaşa ortamının devamı için çalışmaktadırlar.  Yapılması gereken şey, oyunun farkında olup, figüranlıktan çıkmak ve ümmet dışındaki tüm aktörlere karşı ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel iş birlikleri ve ticaretleri kuvvetlendirmektir.

Türkiye’nin Bu Dönüşümdeki Konumu

Türkiye için bu süreç hem büyük risk hem de nadir bir fırsattır. Türkiye, petro-devletten elektro-devlete geçişin ve ABD-Çin arasındaki teknolojik bölünmenin tam fay hattı üzerinde yer alıyor. Enerji fiyatının belirlediği ekonomisi ve jeopolitik risk unsurlarının belirlediği coğrafi konumuyla kritik bir kavşaktadır. Avrupa/Asya/Ortadoğu kesişiminde ve enerji yollarının ortasındadır. Enerji arzının yaklaşık yüzde 70’ini ithal fosil yakıttan sağlayan bir ülke olarak bu dönüşümden en çok etkilenecek aktörlerden biridir. Enerji tüketimi son 25 yılda 3 katına çıkan Türkiye’de, yüksek petrol fiyatları büyük bir dış ticaret açığına neden olmakta ve artan enerji fiyatları doğrudan enflasyonu tetiklemektedir.

Türkiye’nin, enerjide dışa bağımlılığı azaltmak için enerji dönüşümünü hızlandırması, yenilenebilir kaynaklardan üretilen elektriğin payını artırması gerekmektedir. Son yıllarda enerji depolama, hidroelektrik, rüzgâr ve güneş enerjisi kapasitesini artıran, yenilenebilir enerjide Avrupa’nın önde gelen ülkelerinden biri hâline gelen Türkiye, 2035 yılına kadar rüzgâr ve güneş kapasitesini 120 GW’a çıkararak 4 kat artırmayı hedeflemektedir. Böylece hem enerji maliyetlerini düşürecek hem de fosil yakıtlara olan bağımlılığını azaltarak enerji arz güvenliğini güçlendirecektir. Verilere göre, Türkiye’nin güneş ve rüzgâr enerjisine dayalı dönüşümü, yıllık fosil yakıt ithalatını yüzde 43 azaltacak potansiyele sahiptir. Şu an yenilenebilir enerjide dünyada 11. sırada bulunan ülkemiz, bu dönüşümle enerji bağımsızlığı oranını artırmaktadır.

Enerji dönüşümüne yapılacak yatırımlar, dışa bağımlılığın azaltılmasını, istihdamın artırılmasını ve teknoloji transferiyle yerli ekonominin güçlenmesini sağlayacaktır. Yenilenebilir enerji dönüşümü sadece ekonomik fayda değil, hava kirliliğinin azalması ve karbon emisyonlarının düşmesiyle sağlık ve sosyoekonomik refah üzerinde de büyük faydalar sağlayacaktır.

Elektro-devlet olmanın yolu lityum, kobalt, nikel ve nadir toprak elementlerinden geçiyor. Türkiye bu konuda Çin veya Avustralya gibi devasa rezervlere sahip değil. Petrol ve gazda yaşanan dışa bağımlılığın, bu sefer “kritik mineraller” üzerinden tekrarlanması riski var. Sadece batarya hücresi üretmek yetmiyor, o hücrenin içindeki kimyasallara erişim de stratejik bir güvenlik meselesidir. Lityum gibi kritik maden rezervleri sınırlı kalsa da güçlü otomotiv altyapısı ve elektrik-elektronik sektörü ile Türkiye, bölgenin üretim ve teknoloji merkezi olma potansiyeline sahiptir.

Türkiye’nin bu süreçte başarılı olması, sadece elektro araçlara sahip olmakla değil, eğitimden hukuk sistemine kadar uzanan liyakate dayalı köklü bir zihniyet devrimi gerçekleştirmesine bağlıdır. Hammaddeye bir şekilde ulaşılabilir, ancak o hammaddeyi katma değerli bir güce dönüştürecek olan asıl unsurlar; zihniyet meselesi ve kurumsal kapasitedir. Toplumsal ve ekonomik yapıyı dönüştüren, kurumsal ve felsefi adaptasyon kabiliyetidir. Bu geçişte sadece teknolojiye sahip olmak yeterli değildir. Yalnızca batarya satın almak veya güneş paneli kurmak bir ülkeyi “elektro-devlet” yapmaz. Eğer sadece teknoloji ithal edilirse, enerji bağımlılığı yerini teknolojik bağımlılığa bırakır. Kurumsal yapılarını bu yeni dünyanın hızına ve şeffaflığına adapte edemeyen ülkeler, teknolojik açıdan gelişseler bile sistemik bakımdan geride kalmaya mahkûmdur.

Türkiye’nin dünyadaki elektro-jeopolitik pozisyonu, tek bir eksene yaslanmak yerine çok kutuplu düzenin sunduğu fırsatları denge içinde kullanan, “stratejik otonomi” üzerine kurulu olmalıdır. Başka bir ifadeyle ne tamamen Batı’nın teknolojik uydusu ne de Doğu’nun montaj hattı olmak. Dünya iki teknolojik bloka bölünürken, Türkiye’nin coğrafi konumu ona oyun kurucu olma imkânı veriyor. Orta Asya’nın kritik mineralleri ile Avrupa’nın teknoloji pazarı arasındaki köprü olma potansiyeli, Türkiye’yi yeni Elektro-İpek Yolu’nun merkezi yapabilir. Bunun yolu, savunma sanayiinde yakalanan yerlilik başarısını sivil enerji ve dijital altyapılara taşımaktan geçiyor.

1 Nisan 2026 Çarşamba

ABD-İSRAİL VE İRAN SAVAŞI’NIN BÖLGESEL VE KÜRESEL ETKİLERİ

 Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Nisan 2026-380. Sayı

İran’da, evvela 28 Aralık 2025’te ekonomik sıkıntılar ileri sürülerek Tahran’da rejimi protesto eden gösteriler başladı.  Pişdarlığını/öncülüğünü ABD ve İsrail’in üstlendiği gösteriler üniversitelere ve ülkenin diğer şehirlerine de yayıldı. Gösterilerde çok sayıda insan hayatını kaybetti. ABD ve İsrail’i İran’a saldırmaya heveslendiren saldırı öncesi patlak veren kitlesel protestolardı hiç şüphesiz. Ama Trump ve Netanyahu, gösterilerden umdukları neticeleri alamayınca savaş çıkartmak için bahaneler üretmeye başladılar. Trump, “İran ABD’yi vuracak füzeler yapıyor, ABD’ye saldıracak, ABD İran tehdidi altında!” palavrasıyla işin içinden çıkabileceğini sandı. Hâlbuki savaştan bir gün önce CIA ve Pentagon, İran’ın ABD’ye saldıracağına dair ellerinde hiçbir istihbaratın bulunmadığını bildirmişti. Ne var ki buna rağmen “İran nükleer silah yapıyor!” palavrasını sıkmaya devam ettiler.

Tahran ile Washington yönetimleri arasında müzakereler sürerken, İsrail ve ABD, 28 Şubat’ta İran’a ani bir şekilde saldırı başlattı. Siyonist şebeke büyük çapta bir hava saldırısı ile ilk vuruşu yaparak İran’ı başsız bırakma ve yönetimi felç ederek rejimi düşürmeyi amaçladı. İran ise hem Siyonist oluşuma hem de ABD üslerinin bulunduğu Suudi Arabistan, Irak, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi bölge ülkelerinde belirlediği, menzilindeki askerî ve petrol tesislerine asimetrik saldırılarla karşılık verdi. ABD-İsrail saldırılarında, İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in yanı sıra çok sayıda üst düzey yetkili ve komutan hayatını kaybetti.

Savaşlarda okullar ve hastanelerin vurulması uluslararası hukuka aykırı ve suç sayılmasına rağmen savaşın başladığı gün zalimler gözlerini kırpmadan bir okulu vurdu. Onlarca kız öğrenci öldürüldü. Saldırıların, okullardaki çocuklarla başlatılması da ancak soykırımcı İsrail’in başvuracağı bir yöntemdi. Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında tutuklama kararı çıkarılan Netanyahu, utanmadan İran’ı sivilleri hedef almakla suçlama hayâsızlığını sergiledi. Öldüren, sivillerin kaldığı çadırları, okul, hastane hiçbir hedef gözetmeden bombalayan, kuşatma altındaki bebeklerin donarak hayatını kaybetmesine sebep olan, Gazze’de 50 bin çocuğu katleden Netanyahu 168 çocuğu öldürmekten dolayı en ufak bir nedamet duymadı. Her geçen gün kendi yarattığı ‘değerlerden’ koparak bir “savaş makinesi”ne dönüşen ve sadece ABD’nin askerî hâkimiyet alanını ifade eden Batı’nın, İslâm dünyasındaki kimi ufak hadiselerde yeri göğü inletirken, bombalanan kız çocukları karşısında suspus olması kimseyi şaşırtmadı.

Ne Umdular, Ne Buldular?

ABD’nin sürekli olarak silah ve mühimmat kapasitesinin bittiğini söylediği İran, en ağır saldırısını 21 Mart Cumartesi gecesi yaptı. Füze yağmuruna tutulan İsrail şehirleri Dimona, Arad, Birüssebi, Eilat, Kiryat Gat’ta büyük yıkım meydana getirdi. Hava savunma sistemi kevgire dönen Siyonist oluşumun özellikle en büyük nükleer tesisine ev sahipliği yapan Dimona’yı koruyamaması terör devletini panikletti. Hedef alınan şehirlerde büyük yıkım yaşandığı ve bazı mahallelerin tamamen tahrip olduğu görüldü.

Şurası açıktır ki İslâm âleminde emperyalizmin oyununu bozacak önemli iki ülke Türkiye ve İran’dır. Devlet gelenekleri olan, zorlukların üstesinden gelebilecek birlik ruhuna sahip halkları vardır. Liderleri öldürülünce gerilemeyen, devletleri çözülmeyen, boşluğu anında dolduran, direniş azmi daha da artan bir yapıları vardır. Ortadoğu’nun en etkili devletlerinden İran Ortadoğu’da sadece bir devlet değil, aynı zamanda bir jeopolitik ağın merkezi sayılır. Bu ağ; devletler, milis güçler ve ideolojik etki alanlarından oluşur. İran’ın etki alanı, Irak,  Suriye, Lübnan, Yemen’i kapsamaktadır. İranlılar, dünyanın en eski ve kesintisiz tarihsel ve politik bir derinliği olan millî kimliğe sahip bir halk. Bombalar yağarken ve hava savunma sistemleri çalışırken bile meydanları terk etmiyorlar. Şer İttifakı’nın hesabı, İran’da iç savaş çıkarıp ülke yönetimine el koymaktı. İran’ı ve halkını hiç tanımadıkları anlaşılıyor. Siren sesi duyan Siyonist çete halkı sığınaklara sığınırken, aynı tehlike altındaki İran halkı yüz binlerin katılımıyla miting düzenliyor. Devleti savunmak için kenetlenen bir halk var karşımızda. Savaş başlayınca büyük bir göç yaşanacağı düşünülüyordu. Oysa tam tersi vuku buldu, memleketine dönen daha çok. İşte emperyalist ve Siyonist saldırganların göremediği, anlayamadığı sosyoloji bu!

Herhâlde 12 Gün Savaşı’nda İran’ın gerçek gücünü göstermemesi, anlaşılan bunları fazla heveslendirmiş. Muhtemelen ABD Başkanı Trump, Venezüella Devlet Başkanı Maduro’yu yatağından alarak kaçırdığı gibi dinî lider Ali Hameney’i öldürerek işi bitireceğini ve ülkeyi teslim alacağını hesaplamıştı. Kendisine minnettar rejim karşıtlarının sokaklara dökülüp ABD’ye teşekkür edeceklerini umuyordu. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Haçlı-Siyonist ittifakı, işlerinin hesapladıkları ve planladıkları gibi gitmediğini gördüler. Kongreyi devre dışı bırakarak ve ciddi bir kamuoyu tartışması yapmadan İsrail’in kuyruğuna takılarak ABD’yi savaşa sürükledi. Trump, İran’ın, Gerçek Vaat-4 Operasyonu’yla İsrail’e ve bölgedeki Amerikan varlığına ağır darbeler indirmeye başlaması karşısında ülkesinin başına açtığı bu rezillikten nasıl kurtulacağının hesabını yapıyor. Bu yüzden de her gün başka konuşan, bir önceki açıklamasını yalanlayan, dünyaya barış getireceğim vaadiyle oturduğu koltukta daha çok savaşı konuşan tavrıyla bütün inandırıcılığını yitirmiş durumda. Trump, daha önce söylediklerinin tam aksini yapıyor. Bir söylediği diğerini tutmuyor.

Bir gün “İran’ı tümden yok ederek haritadan sileceğiz!” şeklinde açıklamalar yapıyor, bir başka gün “Üst düzey faydalı görüşmeler yapıyoruz, anlaşmaya yakınız!” benzeri ifadeler kullanıyor. İran’da çaresizliğe düşen Trump, Hürmüz Boğazı’nı açabilmek için NATO ve Asya’daki müttefiklerden destek istedi ama pek müspet cevap alamadı. Bu defa abes laflar ederek NATO üzerinden devletleri tehdit etti. Siyonistlerin Epstein tuzağına düştüğü için köşeye sıkışan Trump, İsrail’in şantajıyla girdiği bu savaştan ABD’deki ara seçimlere muzaffer bir komutan edasıyla girmek istiyordu ama Hürmüz Boğazı kriziyle bir anda kendini bir ölüm kalım savaşında buldu. İran savaşı geldiği nokta itibarıyla karizması iyice çizilen Trump açısından da bir siyasi var olma mücadelesine dönüşmüş durumdadır.

ABD Ulusal İstihbarat Terörle Mücadele Merkezi Başkanı Joe Kent, izlenen İran politikasının bölgeyi daha fazla kaosa sürükleyeceğini öne sürerek eleştirdi. Kongre’den yetki almadan girilen savaşa karşı çıktı ve istifa etti. Amerikalı birçok yetkili, yürütülen savaşın ABD dış politikasından ziyade, doğrudan “Büyük İsrail” projesine hizmet ettiğini söylüyorlar. Savaşın yüksek maliyetleri görünür hâle geldikçe, ABD’nin kendi çıkarlarını gözetmek yerine İsrail lobisinin etkisiyle savaşa müdahil olması açık bir şekilde eleştirilmektedir. Büyük çoğunluk “İsrail için savaşmayacağız!” diye haykırıyor. Kongreye yapılan sunumdan sonra ABD Temsilciler Meclisi üyesi Nancy Mace, “İran’la ilgili Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komitesi brifinginden yeni çıktım. Tekrar ediyorum: İran’da sahaya asker gönderilmesini desteklemeyeceğim; bu brifingden sonra bunu daha da net söylüyorum!” dedi.

Ortadoğu’da ve Dünyada Yeni Bir Kırılma Yaşanır mı?

ABD’nin İran’a saldırısı büyük ölçüde İsrail’in stratejik önceliklerini ve güvenlik çıkarlarını korumak, İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni kurmak içindir. Semalarını yabancı güçlerin kontrol ettiği bir güvenlik kuşağına teslim olan Ortadoğu, balistik füzelerin, kırılgan ittifakların ve hızla değişen güç dengelerinin damgasını vurduğu bir dönemden geçmektedir.

Ortadoğu’da durum iki eksen etrafında şekilleniyor. Birincisi başını İran’ın çektiği ve kendisini Siyonist İsrail ve Batı hegemonyasına karşı “Direniş Cephesi” şeklinde tanımlayan eksendir. İkinci eksen ise “Statüko Ekseni”dir. Burada Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Ürdün bulunmaktadır. Bu ilkeler daha çok devlet güvenliği ve mevcut düzenin korunmasına odaklanır. Seçimlerin doğru dürüst yapılmadığı, muhalefetin ezildiği, diktatörlük, krallık ve emirlikler Batı hegemonyasına uyum sağladıkları ölçüde ayakta durabiliyorlar.

Şu an için en büyük kaybeden konumuna yerleşen Körfez ülkelerinde zenginliğin getirdiği huzur ve konfor bitti. ABD-İsrail karşısında yıkılmadığını göstermiş bir İran bölge ülkeleriyle baş başa kalacak. Her şeyini ABD’ye teslim etmiş olan bölge ülkeleri kendilerini, yaralanmış ve hınçlanmış bir İran’ın baskısı altında bulabilirler. Hürmüz Boğazı kalıcı bir soruna dönüşüp onların kâbusu olabilir. Körfez devletlerinde ABD ile ittifakın maliyetlerine dair yeni tartışmalar başlamıştır. ABD’nin bölgesel istikrarsızlığı yönetmedeki yetersizliği ve onları yeterince savunamaması Çin ve Rusya gibi rakip güçlerin bölgede nüfuzlarını artırmalarına zemin hazırlayabilir.

Ortadoğu’da yeni bir kırılma kaçınılmaz görünüyor. Savaşın etkisi yalnızca çatışma alanıyla sınırlı kalmayacak, önümüzdeki yıllarda bölgesel jeopolitiği derinden dönüştürecektir. Bölgede siyasi düzenler, güç dengeleri, fiili kontrol ve nüfuz alanları değişip dönüşmeye gebedir. Bu çatışma sonrası İran, güvenlik elitlerinin hâkim olduğu daha milliyetçi ve askerîleşmiş bir devlete evirilebilir. ABD’nin kara harekâtı için bölgeye asker sevk ettiği söyleniyor. Suriye’den İran’a sevk edilen PKK unsurlarıyla İran içinde hazırlanan PJAK ve diğer muhalif gruplar İran’ın başını ağrıtabilir. Bölgede birçok ülkeyi dolaylı veya doğrudan etkileyen niteliğiyle Ortadoğu çok cepheli bir savaş alanına dönüşebilir. Lübnan, Irak, Suriye gibi kırılgan devletleri sarsabilir. Bu durum Ortadoğu’da uzun süreli istikrarsızlık yaratabilir.

Haçlı-Siyonist ittifakı yıllardır Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmektedir. İran’da, Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de ve Yemen’de yaşanan trajediler bunun en acı örnekleridir. 1979’daki İran devriminden sonra Irak, İran’a saldırtılıp birbirine kırdırılarak ikisi de zayıflatıldı. Önce güçten düşürülen Irak, işgal, gasp ve katledildi. Şimdi de onun devamı olarak İran için benzer senaryo uygulanmaktadır. Malum İran’la başlayan çatışma, Körfez ülkeleri ve bölgedeki diğer yerlere yayıldı. Bir tezgâh da Türkiye’ye kuruldu. Bu saldırılardan Türkiye de nasibini aldı, şu ana kadar dört füze düştü. Türkiye’ye fırlatılan füzeler ülkeyi savaşa çekme gayretleriydi. Ne var ki devlet aklı tuzağa gelmedi. Böyle bir oyuna karşı dikkatli, vakur ve kararlı çıkışlar yaparak hainlerin heveslerini kursağında bıraktı. İran, füzeleri kendisinin atmadığını beyan ediyor. O zaman, yapacağı iş soruşturma açmak, bizi kışkırtıp savaşa sokmak için tuzak kuran failleri yakalamak ve İsrail ile İran paralel yapısını ortaya çıkarmaktır.

Bölgesel tartışmalarda ortaya çıkan bir diğer unsur Türkiye’yle ilgilidir. İsrail’de bazı güvenlik çevreleri giderek daha fazla Türkiye’yi gelecekteki stratejik rakip olarak görmeye başlamışlardır. İran meselesi bertaraf edildikten sonra Ankara’yı “bir sonraki İran” şeklinde nitelendirmektedir.

ABD-İsrail ikilisinin başlattığı bu savaş, İslâm dünyası için modern tarihin en büyük imtihanlarından birine dönüşmüş vaziyettedir. Bu savaş, Müslüman coğrafyasını sadece askerî değil; zihinsel, kurumsal ve sosyolojik açıdan derin bir dönüşüme zorluyor. Küresel güçlerin ve onların yerli iş birlikçilerinin Müslüman beldelerinde gerçekleştirdiği müdahaleler, işgaller ve katliamlar büyük yaralar açmıştır. Filistin’den Gazze’ye, Kudüs’ten Lübnan’a, İran’dan Yemen’e, Pakistan’dan Afganistan’a, oradan Sudan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada kadın, çocuk, sivil ayırt etmeden Müslümanların kanı akmakta, şehirleri harabeye dönmekte, toprakları işgal edilmekte, malları talan edilmekte, haysiyeti ile oynanmaktadır. İslâm beldeleri Siyonizm ve emperyalizmin ayakları altında inim inim inlemekte, milyonlarca insan acı ve gözyaşı içinde hayata tutunmaya çalışmaktadır.

İslâm ülkeleri yönetimleri ABD ve İsrail’in İran’a haksız, hukuksuz ve gerekçesiz saldırısına destek verdiler. Hatta bazı ülkelerin, NATO’nun bile isteksiz davrandığı şeyi yaparak İran’a karşı koalisyona katılmayı planladığı haberleri dolaşıyor. Ya da İran’a daha sert ve yoğun şekilde vurması için Trump’ı teşvik ediyorlar. İslâm İş Birliği Teşkilatı gibi kurumların hiçbir işe yaramadığı anlaşılmıştır. Dahası, geçen ay içinde Türkiye’nin de bulunduğu 12 İslâm ülkesi saldırganları görmezden gelip İran’ı kınayan bildiri dahi yayımladı. Buna karşılık, ne Gazze katliamı boyunca ne de İran saldırısı süresince tek bir lider Trump’a gerçek anlamda baskı kurmaya cesaret edemedi. Kimse onu karşısına alamadı, canını sıkacak bir şey diyemedi. Tek bir İslâm ülkesi ve lideri İran için Trump’ı suçlamadı, suç ortaklığını dile getiremedi. ABD üzerindeki siyasi veya ekonomik nüfuzlarını kullansalar pekâlâ önleyebilecekleri bir insanlık dramına kayıtsız kalıyorlar. Hiç olmazsa en az İspanya Başbakanı Sanchez kadar cesaretli olsalardı.

Dijital Savaş ve Mezhepçilik

Bu savaş, yapay zekâ güdümlü mühimmatların ve devlet destekli siber saldırıların kitlesel ölçekte kullanıldığı ilk büyük ölçekli çatışma oldu. Modern savaşın artık sadece fiziksel değil, dijital ve bilişsel bir alanda yürütüldüğü gerçeği tescillendi. Fiziksel savaşın siber alana kayması, dijital güvenliğin en az fiziksel güvenlik kadar önemli olduğunu gösterdi. Savaş, yapay zekâ, siber harp, hassas mühimmat vb. teknolojik üstünlüğün önemini ortaya koydu. Bu gerçek, İslâm dünyasını eğitim sisteminde ezberci modelden ziyade bir zihinsel devrime gitmeye zorlayacaktır.

İran savaşı, İslâm dünyası için bir yıkım olabileceği gibi, tam tersine köhnemiş yapıların temizlendiği ve liyakate dayalı, teknolojiyle barışık, rasyonel bir toplumsal modelin doğduğu bir uyanış noktasına da dönüşebilir. Bu dönüşümün hızı, İslâm toplumlarının zihinsel olgunluğa ne zaman erişeceğine bağlıdır. Umulur ki bölgedeki güç dengelerini sarsan emperyalist saldırganlık bu toplumlarda da antiemperyalist duyguları güçlendirir. Mezhep gerilimini azaltıp, ümmet bilincini güçlendirir. Ümmet için de bir ışık, darmadağın edilmiş gücünün toparlanması ve ayağa kalkması için güçlü bir adım olur.

İran, 1979’dan hemen sonra ümmet söylemi kullansa da zamanla politika daha çok Şii jeopolitiği etrafında şekillendi. İran’ın mezhep merkezli siyaseti Sünni dünyada güven kaybına yol açtı. Bölgede büyük gerilimler yaratan İran’ın “Şii Hilali” politikasına karşı Sünni eksenli bir güç oluşturma senaryoları son derece tehlikeli bir tuzaktır. İran ve Filistin’de bombalar düşerken, Gazze’de kuşatma ve katliam devam ederken, Kudüs işgal altındayken; Şii-Sünni kavgası yapmak ümmetin yarasını daha da büyütmekten başka bir işe yaramayacaktır. Suudi Arabistan’daki ARAMCO petrol tesislerinde çalışanların neredeyse üçte ikisi Şii’dir. Bahreyn yüzde 70’i Şii nüfusa sahiptir. Büyük oranda Şii kimliği üzerinden konsolide olmuş İran’la ilişkili grupların Sünni nüfusun yoğunlaştığı bölgelerde operasyonlarını artırması, mahalli mezhepsel gerilimleri patlatabilir. Tarihî tecrübenin bize gösterdiği hakikat, etnik ve mezhebî kavgaların, ümmeti zayıflatmaktan, düşmanları güçlendirmekten ve Müslümanların yarasını büyütmekten başka bir işe yaramadığıdır.

Ateş hattının bölge genelinde enerji tesislerine, su kaynaklarına, arıtma tesislerine, nükleer alanların yakınlarına kadar uzaması, bu gerilimin olduğu yerde kalmayacağını, kontrolden çıkarak Sünni-Şii çatışması riskini büyütebileceği gözlemleniyor. Siyonistler, Ortadoğu’nun en eski ve en riskli fay hatlarını, Sünni bloğu, Şii İran’a karşı savaşa sokmak gibi şeytanca bir oyun içerisinedir. Mezhepçilik fitnesi, Siyonist katillerin en büyük cephanesidir. Müslümanlar arasındaki uhuvveti, muhabbeti zedeleyen bir fitne olduğu kadar müstemlekecilerin Müslümanları zayıflatmak, mukavemetlerini kırmak için en çok kullandığı yöntemdir. Siyonist Oded Yinon tarafından 1982’de kaleme alınan “1980’lerde İsrail İçin Bir Strateji” başlıklı makalede; İsrail’in Ortadoğu’daki mutlak hegemonyasını güvence altına alma hedefine ulaşması için çevresindeki Arap ve Müslüman devletlerin mevcut yapılarının etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden parçalanmasını salık veriyor. Görüldüğü gibi zalimlerin en büyük silahı füzeleri değil, bizlerin dağınıklığı ve birbirimize düşmemizdir. Bugün yapılması gereken şey, yeni tartışmalar üretmek değil, ümmet bilincini yeniden diriltmek, ümmetin yaralarını sarmaktır.

Ekonomi ve Petro-Dolar Sisteminin Bozulması

Savaş uzadıkça deniz yollarındaki belirsizliklerin artmasıyla ve Körfez bölgesindeki üretim kapasitelerinin tehdit altına girmesiyle dünya diken üstünde. Yükselen enerji fiyatları, sıradan bir maliyet artışının çok ötesinde, birbirini besleyen zincirleme etkilere sahip bir ekonomik şok mekanizmasıdır. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması küresel enflasyona yüzde 1-1,5’luk etki ve 1,7 trilyon dolarlık devasa bir yük getiriyor.

İran’daki savaşın gerçek etkisi yalnızca enerji krizi değil küresel gıda krizine de yol açıyor. Çünkü tarım üç kritik girdiye dayanıyor: enerji, gübre ve lojistik. Hepsi petrol ve doğal gaza bağlı kalemler. Neredeyse tüm üretim süreçlerinin temel girdisi olan enerjide fiyat yükselmesi enflasyon dalgası oluşturur. Elektrik, ısıtma, ulaşım ve hammadde işleme maliyetlerinin yükselmesi üretimi sıkıştırır, yatırımlar ertelenir ve arz zincirinde kırılganlıkları derinleştirir. Gübre kıtlığı ürün verimini olumsuz etkiler.

Enerji fiyatları yükseldiğinde gübre üretim maliyetleri de hızla artıyor. Doğal gazdan üretilen azotlu gübrede ciddi bir açık oluşuyor. Basra Körfezi, dünya gübre üretiminin merkezi konumundadır. Üre ticaretinin üçte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Küresel pazara ulaştırılmayan ürenin fiyatları hızla artıyor. Amonyak üretimi de İran’ın doğalgazına bağımlı. Boğazın kapanmasıyla amonyak, üre ve LNG sevkiyatlarında yaşanacak aksaklılar, başta Türkiye olmak üzere birçok ülkedeki tarımsal verimi doğrudan etkileyecektir. Hürmüz Boğazı küresel ekonominin nefes borusu mesabesinde bir geçiş yoludur. Küresel petrol arzının yaklaşık yüzde yirmisinin geçtiği Hürmüz Boğazı, piyasaları etkileyen stratejik bir silaha dönüştü. Hürmüz’den gemilerin geçişi sağlanamazsa pek çok ülkede ekonomik büyümenin ve enflasyon verilerinin tepetaklak olabileceği belirtiliyor.

Savaşın Türkiye’yi de olumsuz etkileme riski var. Enerjide büyük ölçüde dışa bağımlı olan Türkiye, enerji ithalatında yapısal bir bağımlılık sorunuyla karşı karşıyadır ve ekonomimiz oldukça kırılgandır. Artan enerji maliyetleri, cari açık ve enflasyon üzerinde ciddi bir baskı oluşturacaktır. Her yıl yaklaşık 50-60 milyar dolar enerji ithalat faturası ödeyen Türkiye, petrol fiyatlarındaki her büyük sıçramada hem döviz rezervleri hem de cari açık üzerinden ağır bir fatura ödeyecektir. Enerji bakanı Alparslan Bayraktar, petrol fiyatlarındaki bir dolarlık artışın ülkemiz ekonomisine 400 milyon dolar ek yük getirdiğini açıkladı. Diğer taraftan, petrol gelirlerine dayalı ekonomilerin kırılganlığı bu savaşla tescillendi. Körfez ülkeleri, enerji güvenliği ve gıda egemenliği için daha yerli ve sürdürülebilir bağımsız ekonomik modeller geliştirmek zorunda olduklarını anlamışlardır herhâlde.

Bu savaş küresel düzlemde ABD’nin Çin’e karşı yaptığı mücadelenin bir aşamasıdır. Çin lojistiğini ve finansal kaldıraç gücünü kapsayan Kuşak ve Yol projesini sekteye uğratma ve dolardan çıkma eğilimini durdurma amacı var. ABD hegemonyası silah ve dolar üzerinden yürüyor. Doların gücü, arkasındaki silahtan ve petrol satışında para birimi olmasından kaynaklanıyor. Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı Çin, petrolü dolar yerine kendi ulusal parası Yuan ile almaya başladı. Çin’in Rusya, Venezuela ve İran’la yaptığı dolar dışı alışverişe Suudi Arabistan da dâhil olmuştu. Çin bu dönüşümle güçlenmeye başladı.

Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olan Venezuela üzerinde hâkimiyet kuran ABD, ülkenin en büyük petrol müşterisi olan Çin’in bu kaynaklara erişimini engellemiş oldu. Bu defa İran’a saldırarak Ortadoğu’daki petrol ve doğalgaz kaynakları ile stratejik enerji rotalarını kendi kontrolü altına alıp, Çin’e giden petrolün akışını durdurma çabasındadır. Çünkü Çin, petrol ithalatının yaklaşık yüzde kırkını Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştirmektedir. ABD, Çin’in enerji arz güvenliğini ve yükselişini engelleme amacıyla Hürmüz Boğazı’nı kontrol altında tutarak Çin’e petrol satışını denetlemeyi hedefliyor.

Terörsüz Türkiye Hedefinin Önemi

Bölgesel ve küresel krizlerin giderek arttığı, büyük bir savaşın yaklaşmakta olduğu böyle bir konjonktürde Türkiye’nin güvenlik ve iç bütünlüğü için yürütülen Terörsüz Türkiye sürecinin önemi ortaya çıkmaktadır. ABD-İsrail ve İran savaşı öncesinde PKK’nın silah bırakması ve Türkiye’den çekilmesinin, SDG’nin Suriye devletiyle bütünleşme sürecine girmesinin ne kadar önemli bir hamle olduğu şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Millî birlik ve kardeşlik projesinin hayatiyeti bugün çok daha berrak bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

ABD ve İsrail’in, İran’a saldırmaları için altı Kürt grubu bir araya getirdiği, Kürt gruplara para teklif ettiği, Trump’ın Barzanilerle, Bafıl ve Kubat Talabani ile telefonla görüşüp İran’a karadan girmelerini istediği yazılıp çizildi. ABD ve İsrail silahları ile donatılmış PKK/PJAK unsurlarının İran sınırında güçlenmesi, SDG’nin 60 bin civarındaki silahlı grubunun İran’a sevk edilmesi Türkiye için tehdit oluşturmaktaydı. Geçmişte Suriye’de yapıldığı gibi, Kürt aktörlere “Bakın, yeni bir tablo var, silahlarınızı bırakmayın, İran’da bir Kürdistan kurulabilir!” türü telkinler yapıldığını ama Türkiye’nin oynanan oyunu önceden görerek bunu engelleme çabalarının sonuç verdiğini görüyoruz. Öcalan’ın da PKK’nın kollarının İran’a karşı yapılacak bir kara harekâtına girmemeleri yönünde mesaj gönderdiği, İran’a yapılacak kara saldırısında PKK’yla irtibatlı grupların yer almasının tarihî bir hata olacağını belirttiği söyleniyor. PKK’nın İran kolu olan PJAK’ın herhangi bir eylemde bulunmamasında Öcalan’ın çağrısının etkili olduğu kaydediliyor.

Bölgemizdeki ülkelerin askerî kapasiteleri, savunma becerileri, ekonomik kaynakları birer birer zayıflatılıyor, daraltılıyor. Türkiye, bir an önce Terörsüz Türkiye sürecini tamama erdirerek toplumsal direnci artırmalı, iç cepheyi güçlendirmeli, kırılganlıkları azaltmalıdır. İktidarıyla muhalefetiyle herkes bu sürece stratejik bir değerlendirme ve ortak bir söylemle destek vermeli, iç meselelerimiz bir an önce halledilmeli, gecikmeden sonuç odaklı adımlar atılmalıdır. Toplumsal mutabakat sağlanmadan, iç cephe tahkim edilmeden dış cephe korunamaz.  İçerde birlik ve kardeşlik güç ve caydırıcılık üretir. Çatışma ve çözülme ise dışarının iştahını kabartır.

Türkiye’nin dış baskılara karşı direncinin artırılması için, içeride güçlü bir koordinasyon ve istişare mekanizması kurulması gerekmektedir. Bu ise, Türkiye’nin etnik ve mezhebi fay hatlarıyla, siyasi kutuplaşmayla ve laikçi ayrıştırmalarla zayıflatılmasıyla değil, içerideki yaraları sarmakla mümkündür. Kimsenin ötekileştirilmemesi, toplumsal gerilimin büyütülmemesi, savaş riski kapıdayken içeride ortak aklın güçlendirilmesi stratejik bir gerekliliktir. Dışta sağlam olmak için içte birliğin sağlanması vaz geçilmez bir gerekliliktir.

Yeni Düzen Savaşla Kuruluyor

13-15 Şubat 2026 tarihleri arasında yapılan 62. Münih Güvenlik Konferansı’nda Almanya Başbakanı Merz, kurallara dayalı liberal dünya düzeninin ortadan kalktığını ve büyük güç siyasetinin yaşandığını dile getirmişti. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise “Eski dünya artık yok ve biz yeni bir jeopolitik çağda yaşıyoruz!” sözleriyle benzer bir tespitte bulunmuştu. Küresel ölçekte büyük siyasal değişimlerin yaşandığı günümüzde norm temelli uluslararası sistemin ciddi bir krizde olduğu artık bir gerçektir. Yeni krizlerin eşiğindeki dünya sistemi dramatik bir dönüşüm geçiriyor. ABD ve İsrail’in, diplomatik görüşmeler henüz devam ederken İran’a saldırması uluslararası düzenin temellerini sarsan son darbe oldu. İran’a yapılan; gücü merkeze alan, istediğini şiddet yoluyla elde edeceğini zanneden ve coğrafyayı bu amaç doğrultusunda kullanan bir zihniyetin eseridir.

Büyük savaşlar çoğu zaman yeni siyasi haritalar üretir. Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı ve Ortadoğu yapay sınırlar çizilerek paramparça edildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya düzeni köklü biçimde değişti. Yalta Konferansı ile dünya egemenlik alanlarına ayrılarak paylaşıldı. Türkiye ABD’nin ve dolayısıyla NATO’nun nüfuz alanına bırakıldı. 1991’e kadar sürecek olan Soğuk Savaş başladı ve ABD bu dönemde Batı dünyasının liderliğini üstlendi.

Soğuk Savaş sonrası kurulan uluslararası sistemde kırılmalar yaşanması, Yalta sisteminin yıkılması ve blok sistemlerinin dağılmasıyla eski dünya düzeni ortadan kalktı. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle önce ABD’nin küresel hegemonyasını pekiştiren tek kutuplu bir dünya oluştu. Ama Çin ve Rusya gibi güçlerin yükselişiyle BRICS, Şanghay İş Birliği Örgütü gibi yeni bloklar oluştu. Çok kutuplu bir düzene doğru evrilmeye başlayan yeni dünya düzeninde güç dengeleri değişmekte, ekonomik dönüşümler yaşanmakta, jeopolitik yapılanmalar yeniden şekillenmektedir.

İtalyan düşünür Antonia Gramsci yıllar önce, içinden geçtiğimiz dönemde hissettiklerimizi, yaşadıklarımızı şu sözleriyle ifade etmişti: “Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmak için çabalıyor. Şimdi canavarların zamanı.” Onun zamanındaki canavarlar Mussolini idi, Hitler idi, Stalin idi. Emperyalist saldırganlıkların yaşandığı bu dönemde ise ahlak yoksunu Trump, soykırımcı katil Netanyahu gibiler, canavarlar var. Tarih tekerrür ediyor. Bugünkü dünya düzeninin çarpıklığı sebebiyle, Trump ve Netanyahu suratlarında Nemrut ve Firavun kibriyle sırıtıp, pervasızca her türlü haydutluğu yapıyorlar. Bunlara baktığımızda gördüklerimiz Hitler ve Mussolini’de gördüklerimizle benzeşiyor. Eli kanlı Netanyahu ve ölümcül saldırıları “eğlence” olarak ifade eden Trump, yıkım için bilhassa başa geçirilmiş iki akıl yoksunu.

Artık uluslararası düzen diye bir şey kalmadı, orman kanunu hâkim. Dünyadaki güç dengeleri değişmedikçe uluslararası hukuk bugün yaşanan adaletsiz uygulamaları çözemez.   Asıl mesele şudur: İran savaşı Ortadoğu’da bir yıkım dönemi mi başlatacak yoksa yeni bir İslâmî uyanışa mı vesile olacak? Günümüzde İslâm dünyasında büyük bir boşluk var. Ne hazindir ki güçlü bir medeniyet fikri, güven veren bir siyasi model ve birleştirici bir ümmet vizyonu henüz yoktur. Farklı aktörler bu boşluğu doldurmaya çalışıyor ama Türkiye dâhil henüz hiçbiri ikna edici bir merkez hâline gelemedi. Temennimiz, İslâm dünyasının bu krizi fırsata çevirmesidir. Tarih bize göstermiştir ki büyük krizler bazen çöküş değil uyanış doğurur. Moğol istilası sonrası İslâm dünyasında yeni ilim merkezleri doğdu. Haçlı Seferleri sonrasında Müslüman dünyada siyasi birlik güçlendi. Ama bunun gerçekleşmesi için gerekli olan şartlar; ahlaki yenilenme, eğitim reformu, adalet merkezli yönetim ve adalet üreten, ilim üreten, ekonomik refah üreten, ahlaki örneklik üreten bir medeniyet tasavvurudur. Bu açıdan bakıldığında henüz böyle bir model oluşturamayan İslâm dünyasının katetmesi gereken yolun uzun olduğunu söyleyebiliriz.

15 TEMMUZ’UN BİTMEYEN TARTIŞMALARI VE MUHASEBESİ

  Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Temmuz 2026-383. Sayı 15 Temmuz 2016 gecesindeki darbe girişimi, Türkiye’nin siyasi tarihi, toplumsal hafı...