1 Nisan 2026 Çarşamba

ABD-İSRAİL VE İRAN SAVAŞI’NIN BÖLGESEL VE KÜRESEL ETKİLERİ

 Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Nisan 2026-380. Sayı

İran’da, evvela 28 Aralık 2025’te ekonomik sıkıntılar ileri sürülerek Tahran’da rejimi protesto eden gösteriler başladı.  Pişdarlığını/öncülüğünü ABD ve İsrail’in üstlendiği gösteriler üniversitelere ve ülkenin diğer şehirlerine de yayıldı. Gösterilerde çok sayıda insan hayatını kaybetti. ABD ve İsrail’i İran’a saldırmaya heveslendiren saldırı öncesi patlak veren kitlesel protestolardı hiç şüphesiz. Ama Trump ve Netanyahu, gösterilerden umdukları neticeleri alamayınca savaş çıkartmak için bahaneler üretmeye başladılar. Trump, “İran ABD’yi vuracak füzeler yapıyor, ABD’ye saldıracak, ABD İran tehdidi altında!” palavrasıyla işin içinden çıkabileceğini sandı. Hâlbuki savaştan bir gün önce CIA ve Pentagon, İran’ın ABD’ye saldıracağına dair ellerinde hiçbir istihbaratın bulunmadığını bildirmişti. Ne var ki buna rağmen “İran nükleer silah yapıyor!” palavrasını sıkmaya devam ettiler.

Tahran ile Washington yönetimleri arasında müzakereler sürerken, İsrail ve ABD, 28 Şubat’ta İran’a ani bir şekilde saldırı başlattı. Siyonist şebeke büyük çapta bir hava saldırısı ile ilk vuruşu yaparak İran’ı başsız bırakma ve yönetimi felç ederek rejimi düşürmeyi amaçladı. İran ise hem Siyonist oluşuma hem de ABD üslerinin bulunduğu Suudi Arabistan, Irak, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi bölge ülkelerinde belirlediği, menzilindeki askerî ve petrol tesislerine asimetrik saldırılarla karşılık verdi. ABD-İsrail saldırılarında, İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in yanı sıra çok sayıda üst düzey yetkili ve komutan hayatını kaybetti.

Savaşlarda okullar ve hastanelerin vurulması uluslararası hukuka aykırı ve suç sayılmasına rağmen savaşın başladığı gün zalimler gözlerini kırpmadan bir okulu vurdu. Onlarca kız öğrenci öldürüldü. Saldırıların, okullardaki çocuklarla başlatılması da ancak soykırımcı İsrail’in başvuracağı bir yöntemdi. Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında tutuklama kararı çıkarılan Netanyahu, utanmadan İran’ı sivilleri hedef almakla suçlama hayâsızlığını sergiledi. Öldüren, sivillerin kaldığı çadırları, okul, hastane hiçbir hedef gözetmeden bombalayan, kuşatma altındaki bebeklerin donarak hayatını kaybetmesine sebep olan, Gazze’de 50 bin çocuğu katleden Netanyahu 168 çocuğu öldürmekten dolayı en ufak bir nedamet duymadı. Her geçen gün kendi yarattığı ‘değerlerden’ koparak bir “savaş makinesi”ne dönüşen ve sadece ABD’nin askerî hâkimiyet alanını ifade eden Batı’nın, İslâm dünyasındaki kimi ufak hadiselerde yeri göğü inletirken, bombalanan kız çocukları karşısında suspus olması kimseyi şaşırtmadı.

Ne Umdular, Ne Buldular?

ABD’nin sürekli olarak silah ve mühimmat kapasitesinin bittiğini söylediği İran, en ağır saldırısını 21 Mart Cumartesi gecesi yaptı. Füze yağmuruna tutulan İsrail şehirleri Dimona, Arad, Birüssebi, Eilat, Kiryat Gat’ta büyük yıkım meydana getirdi. Hava savunma sistemi kevgire dönen Siyonist oluşumun özellikle en büyük nükleer tesisine ev sahipliği yapan Dimona’yı koruyamaması terör devletini panikletti. Hedef alınan şehirlerde büyük yıkım yaşandığı ve bazı mahallelerin tamamen tahrip olduğu görüldü.

Şurası açıktır ki İslâm âleminde emperyalizmin oyununu bozacak önemli iki ülke Türkiye ve İran’dır. Devlet gelenekleri olan, zorlukların üstesinden gelebilecek birlik ruhuna sahip halkları vardır. Liderleri öldürülünce gerilemeyen, devletleri çözülmeyen, boşluğu anında dolduran, direniş azmi daha da artan bir yapıları vardır. Ortadoğu’nun en etkili devletlerinden İran Ortadoğu’da sadece bir devlet değil, aynı zamanda bir jeopolitik ağın merkezi sayılır. Bu ağ; devletler, milis güçler ve ideolojik etki alanlarından oluşur. İran’ın etki alanı, Irak,  Suriye, Lübnan, Yemen’i kapsamaktadır. İranlılar, dünyanın en eski ve kesintisiz tarihsel ve politik bir derinliği olan millî kimliğe sahip bir halk. Bombalar yağarken ve hava savunma sistemleri çalışırken bile meydanları terk etmiyorlar. Şer İttifakı’nın hesabı, İran’da iç savaş çıkarıp ülke yönetimine el koymaktı. İran’ı ve halkını hiç tanımadıkları anlaşılıyor. Siren sesi duyan Siyonist çete halkı sığınaklara sığınırken, aynı tehlike altındaki İran halkı yüz binlerin katılımıyla miting düzenliyor. Devleti savunmak için kenetlenen bir halk var karşımızda. Savaş başlayınca büyük bir göç yaşanacağı düşünülüyordu. Oysa tam tersi vuku buldu, memleketine dönen daha çok. İşte emperyalist ve Siyonist saldırganların göremediği, anlayamadığı sosyoloji bu!

Herhâlde 12 Gün Savaşı’nda İran’ın gerçek gücünü göstermemesi, anlaşılan bunları fazla heveslendirmiş. Muhtemelen ABD Başkanı Trump, Venezüella Devlet Başkanı Maduro’yu yatağından alarak kaçırdığı gibi dinî lider Ali Hameney’i öldürerek işi bitireceğini ve ülkeyi teslim alacağını hesaplamıştı. Kendisine minnettar rejim karşıtlarının sokaklara dökülüp ABD’ye teşekkür edeceklerini umuyordu. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Haçlı-Siyonist ittifakı, işlerinin hesapladıkları ve planladıkları gibi gitmediğini gördüler. Kongreyi devre dışı bırakarak ve ciddi bir kamuoyu tartışması yapmadan İsrail’in kuyruğuna takılarak ABD’yi savaşa sürükledi. Trump, İran’ın, Gerçek Vaat-4 Operasyonu’yla İsrail’e ve bölgedeki Amerikan varlığına ağır darbeler indirmeye başlaması karşısında ülkesinin başına açtığı bu rezillikten nasıl kurtulacağının hesabını yapıyor. Bu yüzden de her gün başka konuşan, bir önceki açıklamasını yalanlayan, dünyaya barış getireceğim vaadiyle oturduğu koltukta daha çok savaşı konuşan tavrıyla bütün inandırıcılığını yitirmiş durumda. Trump, daha önce söylediklerinin tam aksini yapıyor. Bir söylediği diğerini tutmuyor.

Bir gün “İran’ı tümden yok ederek haritadan sileceğiz!” şeklinde açıklamalar yapıyor, bir başka gün “Üst düzey faydalı görüşmeler yapıyoruz, anlaşmaya yakınız!” benzeri ifadeler kullanıyor. İran’da çaresizliğe düşen Trump, Hürmüz Boğazı’nı açabilmek için NATO ve Asya’daki müttefiklerden destek istedi ama pek müspet cevap alamadı. Bu defa abes laflar ederek NATO üzerinden devletleri tehdit etti. Siyonistlerin Epstein tuzağına düştüğü için köşeye sıkışan Trump, İsrail’in şantajıyla girdiği bu savaştan ABD’deki ara seçimlere muzaffer bir komutan edasıyla girmek istiyordu ama Hürmüz Boğazı kriziyle bir anda kendini bir ölüm kalım savaşında buldu. İran savaşı geldiği nokta itibarıyla karizması iyice çizilen Trump açısından da bir siyasi var olma mücadelesine dönüşmüş durumdadır.

ABD Ulusal İstihbarat Terörle Mücadele Merkezi Başkanı Joe Kent, izlenen İran politikasının bölgeyi daha fazla kaosa sürükleyeceğini öne sürerek eleştirdi. Kongre’den yetki almadan girilen savaşa karşı çıktı ve istifa etti. Amerikalı birçok yetkili, yürütülen savaşın ABD dış politikasından ziyade, doğrudan “Büyük İsrail” projesine hizmet ettiğini söylüyorlar. Savaşın yüksek maliyetleri görünür hâle geldikçe, ABD’nin kendi çıkarlarını gözetmek yerine İsrail lobisinin etkisiyle savaşa müdahil olması açık bir şekilde eleştirilmektedir. Büyük çoğunluk “İsrail için savaşmayacağız!” diye haykırıyor. Kongreye yapılan sunumdan sonra ABD Temsilciler Meclisi üyesi Nancy Mace, “İran’la ilgili Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komitesi brifinginden yeni çıktım. Tekrar ediyorum: İran’da sahaya asker gönderilmesini desteklemeyeceğim; bu brifingden sonra bunu daha da net söylüyorum!” dedi.

Ortadoğu’da ve Dünyada Yeni Bir Kırılma Yaşanır mı?

ABD’nin İran’a saldırısı büyük ölçüde İsrail’in stratejik önceliklerini ve güvenlik çıkarlarını korumak, İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni kurmak içindir. Semalarını yabancı güçlerin kontrol ettiği bir güvenlik kuşağına teslim olan Ortadoğu, balistik füzelerin, kırılgan ittifakların ve hızla değişen güç dengelerinin damgasını vurduğu bir dönemden geçmektedir.

Ortadoğu’da durum iki eksen etrafında şekilleniyor. Birincisi başını İran’ın çektiği ve kendisini Siyonist İsrail ve Batı hegemonyasına karşı “Direniş Cephesi” şeklinde tanımlayan eksendir. İkinci eksen ise “Statüko Ekseni”dir. Burada Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Ürdün bulunmaktadır. Bu ilkeler daha çok devlet güvenliği ve mevcut düzenin korunmasına odaklanır. Seçimlerin doğru dürüst yapılmadığı, muhalefetin ezildiği, diktatörlük, krallık ve emirlikler Batı hegemonyasına uyum sağladıkları ölçüde ayakta durabiliyorlar.

Şu an için en büyük kaybeden konumuna yerleşen Körfez ülkelerinde zenginliğin getirdiği huzur ve konfor bitti. ABD-İsrail karşısında yıkılmadığını göstermiş bir İran bölge ülkeleriyle baş başa kalacak. Her şeyini ABD’ye teslim etmiş olan bölge ülkeleri kendilerini, yaralanmış ve hınçlanmış bir İran’ın baskısı altında bulabilirler. Hürmüz Boğazı kalıcı bir soruna dönüşüp onların kâbusu olabilir. Körfez devletlerinde ABD ile ittifakın maliyetlerine dair yeni tartışmalar başlamıştır. ABD’nin bölgesel istikrarsızlığı yönetmedeki yetersizliği ve onları yeterince savunamaması Çin ve Rusya gibi rakip güçlerin bölgede nüfuzlarını artırmalarına zemin hazırlayabilir.

Ortadoğu’da yeni bir kırılma kaçınılmaz görünüyor. Savaşın etkisi yalnızca çatışma alanıyla sınırlı kalmayacak, önümüzdeki yıllarda bölgesel jeopolitiği derinden dönüştürecektir. Bölgede siyasi düzenler, güç dengeleri, fiili kontrol ve nüfuz alanları değişip dönüşmeye gebedir. Bu çatışma sonrası İran, güvenlik elitlerinin hâkim olduğu daha milliyetçi ve askerîleşmiş bir devlete evirilebilir. ABD’nin kara harekâtı için bölgeye asker sevk ettiği söyleniyor. Suriye’den İran’a sevk edilen PKK unsurlarıyla İran içinde hazırlanan PJAK ve diğer muhalif gruplar İran’ın başını ağrıtabilir. Bölgede birçok ülkeyi dolaylı veya doğrudan etkileyen niteliğiyle Ortadoğu çok cepheli bir savaş alanına dönüşebilir. Lübnan, Irak, Suriye gibi kırılgan devletleri sarsabilir. Bu durum Ortadoğu’da uzun süreli istikrarsızlık yaratabilir.

Haçlı-Siyonist ittifakı yıllardır Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmektedir. İran’da, Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de ve Yemen’de yaşanan trajediler bunun en acı örnekleridir. 1979’daki İran devriminden sonra Irak, İran’a saldırtılıp birbirine kırdırılarak ikisi de zayıflatıldı. Önce güçten düşürülen Irak, işgal, gasp ve katledildi. Şimdi de onun devamı olarak İran için benzer senaryo uygulanmaktadır. Malum İran’la başlayan çatışma, Körfez ülkeleri ve bölgedeki diğer yerlere yayıldı. Bir tezgâh da Türkiye’ye kuruldu. Bu saldırılardan Türkiye de nasibini aldı, şu ana kadar dört füze düştü. Türkiye’ye fırlatılan füzeler ülkeyi savaşa çekme gayretleriydi. Ne var ki devlet aklı tuzağa gelmedi. Böyle bir oyuna karşı dikkatli, vakur ve kararlı çıkışlar yaparak hainlerin heveslerini kursağında bıraktı. İran, füzeleri kendisinin atmadığını beyan ediyor. O zaman, yapacağı iş soruşturma açmak, bizi kışkırtıp savaşa sokmak için tuzak kuran failleri yakalamak ve İsrail ile İran paralel yapısını ortaya çıkarmaktır.

Bölgesel tartışmalarda ortaya çıkan bir diğer unsur Türkiye’yle ilgilidir. İsrail’de bazı güvenlik çevreleri giderek daha fazla Türkiye’yi gelecekteki stratejik rakip olarak görmeye başlamışlardır. İran meselesi bertaraf edildikten sonra Ankara’yı “bir sonraki İran” şeklinde nitelendirmektedir.

ABD-İsrail ikilisinin başlattığı bu savaş, İslâm dünyası için modern tarihin en büyük imtihanlarından birine dönüşmüş vaziyettedir. Bu savaş, Müslüman coğrafyasını sadece askerî değil; zihinsel, kurumsal ve sosyolojik açıdan derin bir dönüşüme zorluyor. Küresel güçlerin ve onların yerli iş birlikçilerinin Müslüman beldelerinde gerçekleştirdiği müdahaleler, işgaller ve katliamlar büyük yaralar açmıştır. Filistin’den Gazze’ye, Kudüs’ten Lübnan’a, İran’dan Yemen’e, Pakistan’dan Afganistan’a, oradan Sudan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada kadın, çocuk, sivil ayırt etmeden Müslümanların kanı akmakta, şehirleri harabeye dönmekte, toprakları işgal edilmekte, malları talan edilmekte, haysiyeti ile oynanmaktadır. İslâm beldeleri Siyonizm ve emperyalizmin ayakları altında inim inim inlemekte, milyonlarca insan acı ve gözyaşı içinde hayata tutunmaya çalışmaktadır.

İslâm ülkeleri yönetimleri ABD ve İsrail’in İran’a haksız, hukuksuz ve gerekçesiz saldırısına destek verdiler. Hatta bazı ülkelerin, NATO’nun bile isteksiz davrandığı şeyi yaparak İran’a karşı koalisyona katılmayı planladığı haberleri dolaşıyor. Ya da İran’a daha sert ve yoğun şekilde vurması için Trump’ı teşvik ediyorlar. İslâm İş Birliği Teşkilatı gibi kurumların hiçbir işe yaramadığı anlaşılmıştır. Dahası, geçen ay içinde Türkiye’nin de bulunduğu 12 İslâm ülkesi saldırganları görmezden gelip İran’ı kınayan bildiri dahi yayımladı. Buna karşılık, ne Gazze katliamı boyunca ne de İran saldırısı süresince tek bir lider Trump’a gerçek anlamda baskı kurmaya cesaret edemedi. Kimse onu karşısına alamadı, canını sıkacak bir şey diyemedi. Tek bir İslâm ülkesi ve lideri İran için Trump’ı suçlamadı, suç ortaklığını dile getiremedi. ABD üzerindeki siyasi veya ekonomik nüfuzlarını kullansalar pekâlâ önleyebilecekleri bir insanlık dramına kayıtsız kalıyorlar. Hiç olmazsa en az İspanya Başbakanı Sanchez kadar cesaretli olsalardı.

Dijital Savaş ve Mezhepçilik

Bu savaş, yapay zekâ güdümlü mühimmatların ve devlet destekli siber saldırıların kitlesel ölçekte kullanıldığı ilk büyük ölçekli çatışma oldu. Modern savaşın artık sadece fiziksel değil, dijital ve bilişsel bir alanda yürütüldüğü gerçeği tescillendi. Fiziksel savaşın siber alana kayması, dijital güvenliğin en az fiziksel güvenlik kadar önemli olduğunu gösterdi. Savaş, yapay zekâ, siber harp, hassas mühimmat vb. teknolojik üstünlüğün önemini ortaya koydu. Bu gerçek, İslâm dünyasını eğitim sisteminde ezberci modelden ziyade bir zihinsel devrime gitmeye zorlayacaktır.

İran savaşı, İslâm dünyası için bir yıkım olabileceği gibi, tam tersine köhnemiş yapıların temizlendiği ve liyakate dayalı, teknolojiyle barışık, rasyonel bir toplumsal modelin doğduğu bir uyanış noktasına da dönüşebilir. Bu dönüşümün hızı, İslâm toplumlarının zihinsel olgunluğa ne zaman erişeceğine bağlıdır. Umulur ki bölgedeki güç dengelerini sarsan emperyalist saldırganlık bu toplumlarda da antiemperyalist duyguları güçlendirir. Mezhep gerilimini azaltıp, ümmet bilincini güçlendirir. Ümmet için de bir ışık, darmadağın edilmiş gücünün toparlanması ve ayağa kalkması için güçlü bir adım olur.

İran, 1979’dan hemen sonra ümmet söylemi kullansa da zamanla politika daha çok Şii jeopolitiği etrafında şekillendi. İran’ın mezhep merkezli siyaseti Sünni dünyada güven kaybına yol açtı. Bölgede büyük gerilimler yaratan İran’ın “Şii Hilali” politikasına karşı Sünni eksenli bir güç oluşturma senaryoları son derece tehlikeli bir tuzaktır. İran ve Filistin’de bombalar düşerken, Gazze’de kuşatma ve katliam devam ederken, Kudüs işgal altındayken; Şii-Sünni kavgası yapmak ümmetin yarasını daha da büyütmekten başka bir işe yaramayacaktır. Suudi Arabistan’daki ARAMCO petrol tesislerinde çalışanların neredeyse üçte ikisi Şii’dir. Bahreyn yüzde 70’i Şii nüfusa sahiptir. Büyük oranda Şii kimliği üzerinden konsolide olmuş İran’la ilişkili grupların Sünni nüfusun yoğunlaştığı bölgelerde operasyonlarını artırması, mahalli mezhepsel gerilimleri patlatabilir. Tarihî tecrübenin bize gösterdiği hakikat, etnik ve mezhebî kavgaların, ümmeti zayıflatmaktan, düşmanları güçlendirmekten ve Müslümanların yarasını büyütmekten başka bir işe yaramadığıdır.

Ateş hattının bölge genelinde enerji tesislerine, su kaynaklarına, arıtma tesislerine, nükleer alanların yakınlarına kadar uzaması, bu gerilimin olduğu yerde kalmayacağını, kontrolden çıkarak Sünni-Şii çatışması riskini büyütebileceği gözlemleniyor. Siyonistler, Ortadoğu’nun en eski ve en riskli fay hatlarını, Sünni bloğu, Şii İran’a karşı savaşa sokmak gibi şeytanca bir oyun içerisinedir. Mezhepçilik fitnesi, Siyonist katillerin en büyük cephanesidir. Müslümanlar arasındaki uhuvveti, muhabbeti zedeleyen bir fitne olduğu kadar müstemlekecilerin Müslümanları zayıflatmak, mukavemetlerini kırmak için en çok kullandığı yöntemdir. Siyonist Oded Yinon tarafından 1982’de kaleme alınan “1980’lerde İsrail İçin Bir Strateji” başlıklı makalede; İsrail’in Ortadoğu’daki mutlak hegemonyasını güvence altına alma hedefine ulaşması için çevresindeki Arap ve Müslüman devletlerin mevcut yapılarının etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden parçalanmasını salık veriyor. Görüldüğü gibi zalimlerin en büyük silahı füzeleri değil, bizlerin dağınıklığı ve birbirimize düşmemizdir. Bugün yapılması gereken şey, yeni tartışmalar üretmek değil, ümmet bilincini yeniden diriltmek, ümmetin yaralarını sarmaktır.

Ekonomi ve Petro-Dolar Sisteminin Bozulması

Savaş uzadıkça deniz yollarındaki belirsizliklerin artmasıyla ve Körfez bölgesindeki üretim kapasitelerinin tehdit altına girmesiyle dünya diken üstünde. Yükselen enerji fiyatları, sıradan bir maliyet artışının çok ötesinde, birbirini besleyen zincirleme etkilere sahip bir ekonomik şok mekanizmasıdır. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması küresel enflasyona yüzde 1-1,5’luk etki ve 1,7 trilyon dolarlık devasa bir yük getiriyor.

İran’daki savaşın gerçek etkisi yalnızca enerji krizi değil küresel gıda krizine de yol açıyor. Çünkü tarım üç kritik girdiye dayanıyor: enerji, gübre ve lojistik. Hepsi petrol ve doğal gaza bağlı kalemler. Neredeyse tüm üretim süreçlerinin temel girdisi olan enerjide fiyat yükselmesi enflasyon dalgası oluşturur. Elektrik, ısıtma, ulaşım ve hammadde işleme maliyetlerinin yükselmesi üretimi sıkıştırır, yatırımlar ertelenir ve arz zincirinde kırılganlıkları derinleştirir. Gübre kıtlığı ürün verimini olumsuz etkiler.

Enerji fiyatları yükseldiğinde gübre üretim maliyetleri de hızla artıyor. Doğal gazdan üretilen azotlu gübrede ciddi bir açık oluşuyor. Basra Körfezi, dünya gübre üretiminin merkezi konumundadır. Üre ticaretinin üçte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Küresel pazara ulaştırılmayan ürenin fiyatları hızla artıyor. Amonyak üretimi de İran’ın doğalgazına bağımlı. Boğazın kapanmasıyla amonyak, üre ve LNG sevkiyatlarında yaşanacak aksaklılar, başta Türkiye olmak üzere birçok ülkedeki tarımsal verimi doğrudan etkileyecektir. Hürmüz Boğazı küresel ekonominin nefes borusu mesabesinde bir geçiş yoludur. Küresel petrol arzının yaklaşık yüzde yirmisinin geçtiği Hürmüz Boğazı, piyasaları etkileyen stratejik bir silaha dönüştü. Hürmüz’den gemilerin geçişi sağlanamazsa pek çok ülkede ekonomik büyümenin ve enflasyon verilerinin tepetaklak olabileceği belirtiliyor.

Savaşın Türkiye’yi de olumsuz etkileme riski var. Enerjide büyük ölçüde dışa bağımlı olan Türkiye, enerji ithalatında yapısal bir bağımlılık sorunuyla karşı karşıyadır ve ekonomimiz oldukça kırılgandır. Artan enerji maliyetleri, cari açık ve enflasyon üzerinde ciddi bir baskı oluşturacaktır. Her yıl yaklaşık 50-60 milyar dolar enerji ithalat faturası ödeyen Türkiye, petrol fiyatlarındaki her büyük sıçramada hem döviz rezervleri hem de cari açık üzerinden ağır bir fatura ödeyecektir. Enerji bakanı Alparslan Bayraktar, petrol fiyatlarındaki bir dolarlık artışın ülkemiz ekonomisine 400 milyon dolar ek yük getirdiğini açıkladı. Diğer taraftan, petrol gelirlerine dayalı ekonomilerin kırılganlığı bu savaşla tescillendi. Körfez ülkeleri, enerji güvenliği ve gıda egemenliği için daha yerli ve sürdürülebilir bağımsız ekonomik modeller geliştirmek zorunda olduklarını anlamışlardır herhâlde.

Bu savaş küresel düzlemde ABD’nin Çin’e karşı yaptığı mücadelenin bir aşamasıdır. Çin lojistiğini ve finansal kaldıraç gücünü kapsayan Kuşak ve Yol projesini sekteye uğratma ve dolardan çıkma eğilimini durdurma amacı var. ABD hegemonyası silah ve dolar üzerinden yürüyor. Doların gücü, arkasındaki silahtan ve petrol satışında para birimi olmasından kaynaklanıyor. Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı Çin, petrolü dolar yerine kendi ulusal parası Yuan ile almaya başladı. Çin’in Rusya, Venezuela ve İran’la yaptığı dolar dışı alışverişe Suudi Arabistan da dâhil olmuştu. Çin bu dönüşümle güçlenmeye başladı.

Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olan Venezuela üzerinde hâkimiyet kuran ABD, ülkenin en büyük petrol müşterisi olan Çin’in bu kaynaklara erişimini engellemiş oldu. Bu defa İran’a saldırarak Ortadoğu’daki petrol ve doğalgaz kaynakları ile stratejik enerji rotalarını kendi kontrolü altına alıp, Çin’e giden petrolün akışını durdurma çabasındadır. Çünkü Çin, petrol ithalatının yaklaşık yüzde kırkını Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştirmektedir. ABD, Çin’in enerji arz güvenliğini ve yükselişini engelleme amacıyla Hürmüz Boğazı’nı kontrol altında tutarak Çin’e petrol satışını denetlemeyi hedefliyor.

Terörsüz Türkiye Hedefinin Önemi

Bölgesel ve küresel krizlerin giderek arttığı, büyük bir savaşın yaklaşmakta olduğu böyle bir konjonktürde Türkiye’nin güvenlik ve iç bütünlüğü için yürütülen Terörsüz Türkiye sürecinin önemi ortaya çıkmaktadır. ABD-İsrail ve İran savaşı öncesinde PKK’nın silah bırakması ve Türkiye’den çekilmesinin, SDG’nin Suriye devletiyle bütünleşme sürecine girmesinin ne kadar önemli bir hamle olduğu şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Millî birlik ve kardeşlik projesinin hayatiyeti bugün çok daha berrak bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

ABD ve İsrail’in, İran’a saldırmaları için altı Kürt grubu bir araya getirdiği, Kürt gruplara para teklif ettiği, Trump’ın Barzanilerle, Bafıl ve Kubat Talabani ile telefonla görüşüp İran’a karadan girmelerini istediği yazılıp çizildi. ABD ve İsrail silahları ile donatılmış PKK/PJAK unsurlarının İran sınırında güçlenmesi, SDG’nin 60 bin civarındaki silahlı grubunun İran’a sevk edilmesi Türkiye için tehdit oluşturmaktaydı. Geçmişte Suriye’de yapıldığı gibi, Kürt aktörlere “Bakın, yeni bir tablo var, silahlarınızı bırakmayın, İran’da bir Kürdistan kurulabilir!” türü telkinler yapıldığını ama Türkiye’nin oynanan oyunu önceden görerek bunu engelleme çabalarının sonuç verdiğini görüyoruz. Öcalan’ın da PKK’nın kollarının İran’a karşı yapılacak bir kara harekâtına girmemeleri yönünde mesaj gönderdiği, İran’a yapılacak kara saldırısında PKK’yla irtibatlı grupların yer almasının tarihî bir hata olacağını belirttiği söyleniyor. PKK’nın İran kolu olan PJAK’ın herhangi bir eylemde bulunmamasında Öcalan’ın çağrısının etkili olduğu kaydediliyor.

Bölgemizdeki ülkelerin askerî kapasiteleri, savunma becerileri, ekonomik kaynakları birer birer zayıflatılıyor, daraltılıyor. Türkiye, bir an önce Terörsüz Türkiye sürecini tamama erdirerek toplumsal direnci artırmalı, iç cepheyi güçlendirmeli, kırılganlıkları azaltmalıdır. İktidarıyla muhalefetiyle herkes bu sürece stratejik bir değerlendirme ve ortak bir söylemle destek vermeli, iç meselelerimiz bir an önce halledilmeli, gecikmeden sonuç odaklı adımlar atılmalıdır. Toplumsal mutabakat sağlanmadan, iç cephe tahkim edilmeden dış cephe korunamaz.  İçerde birlik ve kardeşlik güç ve caydırıcılık üretir. Çatışma ve çözülme ise dışarının iştahını kabartır.

Türkiye’nin dış baskılara karşı direncinin artırılması için, içeride güçlü bir koordinasyon ve istişare mekanizması kurulması gerekmektedir. Bu ise, Türkiye’nin etnik ve mezhebi fay hatlarıyla, siyasi kutuplaşmayla ve laikçi ayrıştırmalarla zayıflatılmasıyla değil, içerideki yaraları sarmakla mümkündür. Kimsenin ötekileştirilmemesi, toplumsal gerilimin büyütülmemesi, savaş riski kapıdayken içeride ortak aklın güçlendirilmesi stratejik bir gerekliliktir. Dışta sağlam olmak için içte birliğin sağlanması vaz geçilmez bir gerekliliktir.

Yeni Düzen Savaşla Kuruluyor

13-15 Şubat 2026 tarihleri arasında yapılan 62. Münih Güvenlik Konferansı’nda Almanya Başbakanı Merz, kurallara dayalı liberal dünya düzeninin ortadan kalktığını ve büyük güç siyasetinin yaşandığını dile getirmişti. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise “Eski dünya artık yok ve biz yeni bir jeopolitik çağda yaşıyoruz!” sözleriyle benzer bir tespitte bulunmuştu. Küresel ölçekte büyük siyasal değişimlerin yaşandığı günümüzde norm temelli uluslararası sistemin ciddi bir krizde olduğu artık bir gerçektir. Yeni krizlerin eşiğindeki dünya sistemi dramatik bir dönüşüm geçiriyor. ABD ve İsrail’in, diplomatik görüşmeler henüz devam ederken İran’a saldırması uluslararası düzenin temellerini sarsan son darbe oldu. İran’a yapılan; gücü merkeze alan, istediğini şiddet yoluyla elde edeceğini zanneden ve coğrafyayı bu amaç doğrultusunda kullanan bir zihniyetin eseridir.

Büyük savaşlar çoğu zaman yeni siyasi haritalar üretir. Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı ve Ortadoğu yapay sınırlar çizilerek paramparça edildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya düzeni köklü biçimde değişti. Yalta Konferansı ile dünya egemenlik alanlarına ayrılarak paylaşıldı. Türkiye ABD’nin ve dolayısıyla NATO’nun nüfuz alanına bırakıldı. 1991’e kadar sürecek olan Soğuk Savaş başladı ve ABD bu dönemde Batı dünyasının liderliğini üstlendi.

Soğuk Savaş sonrası kurulan uluslararası sistemde kırılmalar yaşanması, Yalta sisteminin yıkılması ve blok sistemlerinin dağılmasıyla eski dünya düzeni ortadan kalktı. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle önce ABD’nin küresel hegemonyasını pekiştiren tek kutuplu bir dünya oluştu. Ama Çin ve Rusya gibi güçlerin yükselişiyle BRICS, Şanghay İş Birliği Örgütü gibi yeni bloklar oluştu. Çok kutuplu bir düzene doğru evrilmeye başlayan yeni dünya düzeninde güç dengeleri değişmekte, ekonomik dönüşümler yaşanmakta, jeopolitik yapılanmalar yeniden şekillenmektedir.

İtalyan düşünür Antonia Gramsci yıllar önce, içinden geçtiğimiz dönemde hissettiklerimizi, yaşadıklarımızı şu sözleriyle ifade etmişti: “Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmak için çabalıyor. Şimdi canavarların zamanı.” Onun zamanındaki canavarlar Mussolini idi, Hitler idi, Stalin idi. Emperyalist saldırganlıkların yaşandığı bu dönemde ise ahlak yoksunu Trump, soykırımcı katil Netanyahu gibiler, canavarlar var. Tarih tekerrür ediyor. Bugünkü dünya düzeninin çarpıklığı sebebiyle, Trump ve Netanyahu suratlarında Nemrut ve Firavun kibriyle sırıtıp, pervasızca her türlü haydutluğu yapıyorlar. Bunlara baktığımızda gördüklerimiz Hitler ve Mussolini’de gördüklerimizle benzeşiyor. Eli kanlı Netanyahu ve ölümcül saldırıları “eğlence” olarak ifade eden Trump, yıkım için bilhassa başa geçirilmiş iki akıl yoksunu.

Artık uluslararası düzen diye bir şey kalmadı, orman kanunu hâkim. Dünyadaki güç dengeleri değişmedikçe uluslararası hukuk bugün yaşanan adaletsiz uygulamaları çözemez.   Asıl mesele şudur: İran savaşı Ortadoğu’da bir yıkım dönemi mi başlatacak yoksa yeni bir İslâmî uyanışa mı vesile olacak? Günümüzde İslâm dünyasında büyük bir boşluk var. Ne hazindir ki güçlü bir medeniyet fikri, güven veren bir siyasi model ve birleştirici bir ümmet vizyonu henüz yoktur. Farklı aktörler bu boşluğu doldurmaya çalışıyor ama Türkiye dâhil henüz hiçbiri ikna edici bir merkez hâline gelemedi. Temennimiz, İslâm dünyasının bu krizi fırsata çevirmesidir. Tarih bize göstermiştir ki büyük krizler bazen çöküş değil uyanış doğurur. Moğol istilası sonrası İslâm dünyasında yeni ilim merkezleri doğdu. Haçlı Seferleri sonrasında Müslüman dünyada siyasi birlik güçlendi. Ama bunun gerçekleşmesi için gerekli olan şartlar; ahlaki yenilenme, eğitim reformu, adalet merkezli yönetim ve adalet üreten, ilim üreten, ekonomik refah üreten, ahlaki örneklik üreten bir medeniyet tasavvurudur. Bu açıdan bakıldığında henüz böyle bir model oluşturamayan İslâm dünyasının katetmesi gereken yolun uzun olduğunu söyleyebiliriz.

1 Şubat 2026 Pazar

VENEZUELA’DAN TAHRAN’A TRUMP DOKTRİNİ VE ÇOK KUTUPLU KAOS

 Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Şubat 2026-378. Sayı

Çok kutuplu hâle gelen ve küresel rekabetin giderek kızıştığı dünya, artık kurallara dayalı düzenden gücün hukuku odaklı reelpolitik bir evreye geçmektedir. Kurallı küresel sistemin ortadan kalktığı bir durumla karşı karşıyayız. Dünya, ülkeler arasında daha çok kısa dönemli ve çıkar odaklı alışverişleri temel alan, derin ve uzun soluklu stratejik altyapılara dayanmayan, müşterek kurallara dayalı uluslararası düzenin işlemesine öncelik vermeyen işlemselcilik yaklaşımına doğru evirilmektedir. Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda Kanada Başbakanı Mark Carney, son dönemdeki gelişmelerle kurallara dayalı küresel düzenin hikâye olduğunu söyledi. Bunun artık sonlandığını belirterek “Açık konuşayım. Bir geçiş döneminde değiliz, bir kopuşun tam ortasındayız. Masada olmazsak menüde oluruz.” dedi. Kurallı uluslararası düzenin çöktüğü ve güçlü olanın kazandığı bir ortamda adil bir dünya düzeni beklemek zor görünmektedir. Yeni jeopolitik gerçeklikte, güçlü olanın kazandığı düzen tabii olarak adaleti geri plana itecek, kurallar yerine çıkarlar ve güç dengeleri belirleyici olacaktır.

Kurallı Düzenin Yerine Güç Siyaseti

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler’in (BM) kuruluşu, güçlü olanın kazandığı anlayışına karşı bir denge arayışıydı, kurallar getirmişti. Ama güçlü devletler bu kuralları çoğu zaman ihlal edip eşitsizliği artırdığı için bu düzen adalet beklentisini tam karşılayamadı. Rusya veto ettiği için Ukrayna’da tek bir ateşkes kararı bile alınamadı. Gazze konusunda uluslararası toplum, yetmiş bin kişinin ölmesini bekledikten sonra işgalci İsrail’in istediği gibi uyguladığı bir tasarıya imza attı. Gazze savaşı, yalnızca insani felaketin boyutlarını ve uluslararası toplumun soykırım gibi ağır suçları durdurmadaki başarısızlığını ortaya koymakla kalmadı; aynı zamanda uluslararası sistemin yapısal zaafını da gözler önüne serdi. Güç dengesi üzerine kurulu bu düzen, adalet arayışını her daim geri plana itti. Venezuela Devlet Başkanı’nın kaçırılarak ABD’de yargılanması, uluslararası hukuk açısından ciddi bir kırılmanın işaretidir. Venezuela olayı uluslararası hukuk ve kurumların, devletlerin rekabet ve güç gösterileri sebebiyle parçalandığını göstermiştir. Bir ülkenin devlet başkanının bir gece yatağından alınarak zorla başka bir ülkeye götürülmesi, güçlü olmayan ülkelere verilen net bir mesajdır. Onlara kurallara değil, güç dengelerine bakın denilmektedir. Bu davranış, BM’nin kuruluş ilkelerinin yanı sıra bağımsız bir devletin egemenliğinin fiilen askıya alındığını ve yargı yetkisinin siyasal bir araca dönüştürüldüğünü göstermektedir.

ABD’nin baskın gücü, Çin’in yükselişi, Rusya’nın Ukrayna savaşı ile meydan okuması ve Avrupa’nın iç krizleri, Avrupa-ABD gerilimi, Ortadoğu’daki çatışmalar küresel dengeleri zorluyor. Çin, Rusya ve Batı’nın Afrika’daki nüfuz mücadelesi hızlanıyor. Venezuela’nın hedef hâline gelmesinin ardında dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip bir ülke olması vardır. Venezuela'da yaşananlar, sadece bir devlet başkanının tutuklanması ve yargılanmasıyla sınırlı değildir. Tıpkı imparatorluklar çağındaki gibi, Venezuela'nın servetine doğrudan el konulması olayıdır. Zengin doğal kaynaklar ve kırılgan devlet yapıları, küresel güçlerin sert hamlelerine açık kapı bırakıyor. Kurallı düzenin zayıfladığı yeni rekabet çağında jeopolitik ve ekonomik riskler artmakta, güvenlik mimarisi kökten değişmektedir. Günümüzde büyük güçler birbirine karşı daha sert ve riskli hamleler yapmaktadır. Uzun süredir var olan ama bastırılmış gerilimli fay hatları artık yüzeye çıkmakta, çatışma hattına dönüşmektedir. Küresel tedarik zincirleri kırılıyor, enerji ve gıda güvenliği yeniden stratejik mesele hâline geliyor, dijitalleşme ve yapay zekâ yarışı, güç mücadelesinin yeni cephesi oluyor. Ayrıca ideolojik, enerji temelli ve diğer öğelere dayalı fay hatları da sık sık kırılıyor. Buna bir de iklim değişikliği, salgınlar, göç dalgaları ve çevre krizleri eklenince, mevcut düzenin kırılganlığı daha da görünür hâle geliyor.

Donald Trump, ABD’nin uluslararası arenadaki yetkilerinin sınırının kendi ahlakı ve kendi aklı olduğunu belirterek, ülkesini kısıtlayan uluslararası hukuki durumlar olduğunda karar merciinin kendisi olacağını açıkça ifade etmekte, “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok!” diyerek dünyaya meydan okumaktadır. ABD’nin Venezuela’da Maduro’yu Caracas’taki evinden askerî operasyonla alması ve Trump’ın Grönland gibi stratejik bölgelere yönelik açık iştahı, Washington’un artık müttefik hassasiyetlerinden ziyade doğrudan ulusal çıkar ve reelpolitik odaklı hareket ettiğini göstermektedir. Avrupalı müttefiklerinin ABD’nin Grönland’ı ele geçirme girişiminin NATO’nun sonu olacağını söylemesine karşılık, Trump ittifaka yönelik eleştirilerde bulunarak; “Bizim onlara ihtiyacımızdan çok onların bize ihtiyacı var!" diyebiliyor.  Müttefiklerinin savunma harcamalarını yetersiz bularak eleştiren Trump “Rusya ve Çin, ABD olmadan NATO’dan hiç korkmuyor ve gerçekten ihtiyacımız olsa bile NATO’nun bizim yanımızda olacağından şüpheliyim!” diye kanaat belirtiyor.

Küresel Düzen Yeniden Şekilleniyor

Bugün gerçekten de kurallı düzenin yerini sert hamlelerin aldığı ve fay hatlarının kırıldığı, güçlülerin önceliklerine göre işleyen uluslararası hukuk düzeninin işlevini yitirdiği bir dönemin içerisindeyiz. Gazze’den Venezuela’ya kadar uluslararası kuralların aşındığı yeni bir dünya düzeni söz konusudur. Kurallara dayalı uluslararası düzen, artık herkes için bağlayıcı bir çerçeve değil, hegemonların çıkarlarına hizmet eden kuralsız bir mekanizma olarak işlemektedir. Bundan sonra hiçbir devletin uluslararası hukukun koruyucu kalkanına güvenerek varlığını sürdüremeyeceği anlaşılmıştır. Söz konusu hukuk, emperyalistlerin siyasi, ekonomik ve askerî üstünlüğüne karşı çıkan olursa kolaylıkla devre dışı bırakılmaktadır.

Venezuela ve İran örneklerine baktığımızda, bu yeni dönemin hem bölgesel hem küresel düzeyde istikrarsızlık oluşturan yeni fay hatları ürettiğini görüyoruz. Artık tek bir hegemonun değil, farklı güç merkezlerinin krizler üzerinden birbirini zorladığı, yeni ittifaklar aradığı bir döneme geçiyoruz. Dünya hiç bu kadar kutuplaşmamıştı. 80 yıl önce kurulan küresel düzen çatlamaya devam ediyor. ABD’nin sert hamleleri, Çin ve Rusya gibi aktörleri karşı bloklar kurmaya itiyor. Bu da düzenin yerine “çok kutuplu kaos” dediğimiz, sürekli krizlerle şekillenen bir ortam yaratıyor. Siber saldırıların, ekonomik savaş yöntemlerinin ve vekâlet aktörlerinin daha yoğun kullanıldığı bir döneme girilmektedir.

ABD’nin Venezuela üzerinden sergilediği küstahça davranış, küresel güç dengelerini ve uluslararası hukuk anlayışını derinden sarsmıştır. Söz konusu durum uluslararası hukukun, devlet egemenliğinin ve BM Şartı’nın Washington tarafından fiilen tedavülden kaldırıldığını ilan etmektedir. Caracas’taki operasyon uluslararası camiaya verilen “kurallar artık bizim için geçersiz” mesajının en müşahhas göstergesidir. Bu gibi saldırılar uluslararası güvenlik ortamını daha kırılgan hâle getirmekte, uluslararası normların bağlayıcılığını zayıflatmakta ve devletleri daha fazla güç siyasetine itmektedir. Uluslararası düzenin temel dayanağı olan diplomatik müzakere yerini, ekonomik yaptırımlar, askerî tehdit ve doğrudan güç gösterisi gibi araçlara bırakmaktadır. Bu eğilim, küresel düzenin daha kaotik ve öngörülemez bir yapıya doğru evirilmesine yol açmaktadır. Dünya siyaseti, “gücün haklı olduğu” daha otoriter bir döneme doğru gitmektedir. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet gibi kavramlar artık slogandan öte bir anlam ifade etmemektedir.

Ortadoğu’da, Hindistan, Pakistan, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Yemen, İsrail, Mısır, Libya’ya baktığımızda, Afrika’da Sahel Bölgesi, Sudan, Etiyopya, Somali, Mağrip Bölgesinde Cezayir ve Fas arasındaki çatışmaya ve Uzak doğuda Çin, Tayvan, Kuzey Kore’ye baktığımızda dünyanın büyük bir dönüşümden geçtiğini görüyoruz. Rusya Ukrayna’yı, ABD ise Kanada’yı ve Grönland’ı ilhak etmek istiyor. Washington ve Moskova, Avrupa’yı presliyor. Avrupalı siyasetçiler, “Ön görülemez ABD’ye karşı, tutarlı bir Çin’i tercih ederiz!” görüşünü dile getiriyor. ABD, çıkarlarına artık hizmet etmediklerini belirterek 31’i BM kuruluşu olmak üzere toplam 66 uluslararası örgütten çekilmeye ve bu kuruluşlara sağladığı fonları sonlandırmaya karar veriyor, NATO ile bağını koparmaya yöneliyor. Zaten Gazze için kurduğu Barış Kurulu sanki bir nevi BM’ye alternatif bir organizasyon gibi görünüyor. Anlaşılan o ki, Trump sadece kendisinin patron olduğu, Çin ve Rusya vetosunun bulunmadığı, tek veto hakkının kendinde olduğu BM’nin kontrolü dışında bir yapılanmaya gidiyor.

ABD ve İsrail, toplumsal protestolarla sarsılan İran’a askerî müdahale yapacaklarını, açıkça saldıracaklarını, İran rejimini yıkacaklarını söylüyorlar. Trump, “İran’da yeni lider aramanın vakti geldi!” diyebiliyor. Alternatif olarak bulabildikleri tek kişi de ABD’de yaşayan, Siyonistlerin Ağlama Duvarı’nda gözyaşı döken devrik Şah Rıza Pehlevi’nin oğlu. ABD’nin derdi rejim değiştirme, rejimi dönüştürme filan da değil. Mesele uyuşturucu, terör ya da otoriter lider veya demokrasi meselesi değildir. Asıl mesele, küresel güç dengelerinin ekonomi, para, enerji ve teknoloji ekseninde yeniden kurulmasıdır. Küresel güç odakları kendilerine kayıtsız şartsız hizmet edecek, o ülkenin kaynaklarını sömürmeye izin verecek liderler arıyor.  Kimsenin demokrasi, adalet, hukuk, insan hakları diye bir derdi yok. Onların derdi, bu küresel talan düzeninde petrole, doğalgaza, madenlere el koyup, kara ve deniz ticaret koridorlarını kontrol etmektir. Diğer her türlü maddi, manevi ve insani değer onlar için sadece kullanılacak birer malzemedir.

Orman Kanunu Düzeni ve Trump Doktrini

Bu Ülke kitabında Cemil Meriç, Kanun, eski Yunan’dan beri büyük sineklerin yırtıp geçtiği, küçüklerin takılıp kaldığı bir örümcek ağı” demektedir. Yaşadığımız çağ, uluslararası hukukun yerine seçkin güçlünün çıkarlarına göre işleyen bir “orman kanunu” dünyasıdır. Venezuela örneğindeki gibi bir ülkenin egemenlik haklarının yok sayıldığı, gücün hak sayıldığı ve her şeyin mubah görüldüğü bu orman kanunu düzeni, dünyanın tehlikeli bir dönüm noktasına girdiğini göstermektedir.

Küresel düzen hızla kuralsız duruma gelmektedir. Düzenin sonunu getiren yeni denilen geçiş çağı düzeninde orman kanunu ile kuralsızlık fiili bir yönetim biçimine dönüşmekte,  haklı değil, güçlü olan kazanmaktadır. Kimin haklı olduğuna değil kimin güçlü olduğuna bakılmaktadır. Uluslararası hukuk ve millî egemenlik gibi söylemler giderek yerini kaba güç siyasetine bırakmaktadır. Gidişat kurallı bir dengeye değil, kuralsız bir kaosa doğru evirilmektedir. Siyonist rejimin yetmiş yıldır BM kurallarını hiçe sayması, işlediği suçların cezasız kalması Gazze’yi yerle bir ederken uluslararası hukuk düzeninin aciz kalması işgal rejimini soykırım yapmaya kadar götürmüştür.

Venezuela’da Maduro’nun ABD operasyonuyla kaçırılması ve İran’daki geniş çaplı protestolara verdiği destek, Trump Doktrini’nin sert güç kullanımına dayalı yönünü, bunun doğurduğu çok kutuplu kaos ortamının hem bölgesel hem küresel düzeyde istikrarsızlık ürettiğini açıkça gösteriyor. Bu yaklaşım aynı zamanda öngörülebilir kurallı düzenin yerine askerî müdahale, güç siyaseti ve kriz yönetiminin geçtiğini gösteriyor. Trump ve destekçileri Venezuela’dan sonra sıranın Küba’ya ve İran’a geleceğini söylüyorlar. Trump’ın, 1823’ten beri ABD’nin Batı Yarımküre’deki üstünlüğünü savunan Monroe Doktrini’ni “Donroe Doktrini”ne dönüştürerek daha sertleştirdiği ve sadece Batı ile sınırlı olmadığı görülmektedir.

Monroe Doktrini, başlangıçta savunmacı ve anti-kolonyal bir karakter taşısa da zamanla ABD'nin Latin Amerika ve Batı Yarımküre üzerindeki nüfuzunu meşrulaştıran çok daha sert, müdahaleci ve işlemsel dış politikasını tanımlamak için bizzat Trump ve destekçileri tarafından Donroe Doktrini’ne dönüştürülmüştür. Monroe daha çok koruma odaklıyken, Donroe askerî ve ekonomik hegemonya ve müdahale odaklıdır ve enerji ve ticaret hatları üzerinden yalnızca Latin Amerika’yı değil, Atlantik’in iki yakasını da etkilemektedir.

Bu kavramın teoriden pratiğe geçişi özellikle son aylarda yaşanan şu gelişmelerle belirgin hâle geldi: 1) Trump’ın, Venezuela ardından bizzat “Donroe Doktrini” ifadesini kullanarak bölgenin artık tamamen ABD kontrolünde olduğunu ilan etmesi. 2) Latin Amerika’da Çin, Rusya ve İran gibi ülkelerin etkisini doğrudan müdahale gerekçesi saymaya başlaması. Latin Amerika ülkelerinin Çin’le yaptığı altyapı projeleri ve 5G antlaşmalarının, ABD tarafından millî güvenlik tehdidi sayılarak iptal edilmeye zorlanması. 3) Trump'ın Meksika Körfezi'ni ‘Amerika Körfezi’ olarak isimlendirme isteği ve Panama Kanalı üzerinde yeniden tam denetim kurma isteği. Bütün bunlar, 19. yüzyılın emperyalist genişlemeci ruhunun modern bir versiyonu olarak yorumlanabilir.

İran’daki Olaylar

28 Aralık 2025'te İran para birimi Riyal’in döviz karşısındaki yüksek değer kaybı ve ekonomideki kötü gidişe tepki olarak Tahran’da esnafın başlattığı protestolar, kısa sürede ülkenin birçok kentine yayılıp, rejimi tehdit eder boyuta geldi. İran’da süregelen sokak hareketleri, artık yalnızca rejime yönelik protestolar olmaktan çıkarak ülkenin siyasal bütünlüğünü, etnik dengelerini sorgulatan derin bir krize dönüştü. Ekonomik çöküş, dış yaptırımlar ve rejimin dışarıdaki güç gösterisi toplumsal öfkeyi artırdı. Binlerce can kaybına yol açan kitlesel protestolar, Tahran’ı son 40 yılın en büyük beka kriziyle karşı karşıya bıraktı. İran rejimi, toplumu iflas etmiş bir ekonomiyle yönetmeye çalıştığı için sıkıntıya girdi. Son yaşanan protestoları önceki yıllardan ayıran, bu defa sadece üniversitelilerin değil, rejimin kalesi sayılan çarşı esnafı ve işçi kesiminin de sisteme itiraz eder hâle gelmesidir.

Trump yönetiminin Venezuela’da işlediği cürüm, İran için bir gelecek projeksiyonu niteliği taşıyor. ABD’nin narkoterörizm veya protestoculara şiddet gerekçesiyle doğrudan lider kadroları hedef alma doktrini ki -İsrail ile İran arasındaki 12 günlük savaşta üst düzey İranlı en üst askerî liderler ve nükleer bilim insanları öldürüldü- Tahran üzerindeki baskıyı hayati bir noktaya çekiyor. Trump, İran’daki protestolara ilişkin peş peşe yaptığı açıklamalarda, “İranlı vatanseverler, protestoya devam edin. Kurumlarınızı ele geçirin. Katillerin ve istismarcıların isimlerini kaydedin. Bunun bedelini ağır ödeyecekler, yardım yolda” diyerek protestoculara cesaret verdi. Trump’ın “Protestocuları vurursanız biz de sizi vururuz!” çıkışına İran sert tepki göstererek, tehditlere boyun eğmeyeceklerini ve müdahale edilirse ABD üslerini vuracaklarını açıkladılar. Trump’ın tehdidi İran’ı iki seçenek arasında bıraktı: Ya bastıramadığı bir halk hareketiyle içeriden çökecek ya da sert müdahale ederek ABD’nin doğrudan hava operasyonlarına maruz kalacaktı. Şimdilik Tahran’ın, dışarıdan vurulmaktan kıl payı kurtulduğunu görüyoruz ama bu tehlike devam ediyor. İran’a müdahale edecek şartların oluşmasını bekliyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra yaptığı “İran’a dış müdahaleye karşıyız!” açıklaması, vurulma riskinin devam ettiğini gösteriyor.

İran’ın 1979 Devrimi’nden bu yana geçen yaklaşık 45 yıllık süreci hem büyük dönüşümlerin hem de derin hayal kırıklıklarının bir arada yaşandığı bir dönemdir. Şahlık rejimini yıkan ve “Ne Batı ne Doğu, sadece İslâm!” sloganıyla yola çıkan bu model, bugün hem sosyolojik hem de politik olarak ciddi bir imtihan vermektedir. İran’ın sahadaki pratiklerinin genellikle Şii kimliği üzerinden şekillenmesi, Sünni tabanda İran'a karşı büyük bir güvensizlik oluşturdu. Sünni nüfus yoğunluklu ülkeler, İran’ın bu stratejisini bir “Şii Hilali” kurma çabası olarak gördüler. Ayrıca, bunu finanse etmek için kullanılan yöntemler, İran’ın küresel finans sisteminden tamamen dışlanmasına ve en ağır yaptırımlara maruz kalmasına sebep oldu.  İran’da yolsuzluk, adaletsizlik, kayırmacılık, hesap vermezlik şikâyetleri ayyuka çıkmışken, dört Arap başkentini (Beyrut, Şam, Bağdat, Sana) yönetmeye kalkması halkının öfkesini çekti. Dışarıdaki güç gösterisi, içeride ekonominin can damarlarını kesti. Tahran, son 15 yılda Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’deki vekâlet güçlerine tahmini 30 ila 50 milyar dolar arasında kaynak aktardı. İran halkı sofrasından, tenceresinden alınan milyarlarca doların harcandığı bu “mezhebî derinlik” projesinin çöktüğünü görünce isyan etti. Halk, “Lübnan için değil, İran için canım feda” sloganıyla bu dış maliyeti reddetti.

İran’ın Hizbullah, Husiler ve Haşdi Şabi gibi yapılar üzerinden bölgede büyük bir nüfuz alanı elde etmesi, askerî ve jeopolitik anlamda bir kazanım görülse de mezhepsel kutuplaşmayı derinleştirdi. Yemen, Irak ve Suriye’de vekiller üzerinden yürütülen kanlı savaşlar, yüzbinlerce Müslüman'ın ölümüne ve milyonların yerinden edilmesine yol açtı. Bu durum, bazı İslâm ülkeleri tarafından büyük bir güvenlik tehdidi olarak algılandı. Lübnan ve Irak gibi ülkelerde, İran destekli grupların merkezî hükümetten daha güçlü hâle gelmesi, bu ülkelerdeki diğer siyasi ve dinî gruplarla gerilimi artırdı. Lübnan ve Irak’ta halkın bir kesimi, İran müdahalesini ekonomik krizlerin ve siyasi tıkanıklığın sebebi olarak görüp tepki gösterdi. Tarih, kapasitesinden fazla yayılan imparatorlukların çöküşüyle doludur. İran,  kendine bağlı paramiliter güçler eliyle bölgenin en önemli oyun kurucularından birine dönüştü. Ancak bu, İslâm dünyasında büyük bir sevgi veya birlik/ümmet yaratmak yerine, ciddi bir kutuplaşma ve güvenlik endişesi doğurdu.

Bu süreç İran’ı zayıflatırken bölge genelinde yeni kırılma hatlarını da tetikledi. İran’da oluşabilecek bir istikrarsızlık, derin bir kırılma yaşayan Ortadoğu’da güç dengelerini doğrudan etkileyecektir. Tahran’ın iç sarsıntı geçirmesi Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki vekil yapıların çözülmesine veya kontrol dışı kalmasına sebep olacak, çatışmaların yayılma riskini artıracaktır. İran, köşeye sıkıştığını hissettiğinde vekâlet savaşçılarını topyekûn bir saldırıya sevk edebilir. Hürmüz Boğazı’nı kapatıp küresel petrol arzını durdurması durumunda enerji güvenliği darbe alır, petrol ve doğalgaz akışındaki belirsizlik küresel fiyat dalgalanmalarını tetikler. Bu durum, Körfez ülkeleri için rakibin zayıflamasından çok bölgesel kaos anlamına gelir. İran’daki ateşin, yalnızca Tahran’ı değil, Ortadoğu’dan Avrupa’ya uzanan geniş bir coğrafyayı etkileyen çok katmanlı bir kriz kaynağı olacağı ve sınırları aşan bir güvensizlik riski getireceği kesin.

Çin-Rusya ile Müttefiklik ve Türkiye’nin Güvenlik Denklemi

Venezuela petrolünün en büyük müşterisi olan Çin, ABD ambargosu sebebiyle artık buradan petrol tedarik edemediği hâlde Venezuela için elinden gelecek hiçbir şey yapmadı. Rusya ve Çin’in İran ve Venezuela gibi ülkelere sunduğu stratejik derinlik, aslında göründüğünden çok daha kırılgan ve çıkara dayalıdır. Rusya ve Çin, ABD’nin tek taraflı hegemonyasına karşı İran’ı bir kaldıraç olarak kullanıyor. Bu güçler için İran’ın değeri, kendi ulusal çıkarlarının önüne geçtiği anda biter.

Rusya için İran, vazgeçilmez bir müttefikten ziyade, Batı’yı meşgul eden ve pazarlık gücünü artıran stratejik bir varlıktır. İran’ı bir kalkan olarak kullanıp en uygun anda Batı ile anlaşabilir. Çin, İran’ın petrolünü alan ve ekonomisini ayakta tutan yegâne büyük güçtür ama Pekin’in müttefikliği sadece cüzdanıyla sınırlıdır. Çin, İran’ı bir eşit ortak değil, ucuz enerji kaynağı ve Kuşak-Yol projesi üzerinde bir durak görüyor. 2021 yılında yaptığı 25 yıllık antlaşma, İran’a büyük vaatler sunsa da yatırımların hızı, İran’ın iç istikrarsızlığı sebebiyle oldukça yavaş ilerlemektedir. İran’ın istikrarsızlaşması durumunda yatırımlarını korumak için sessizce geri çekilebilir.

İran’ın merkezi otoritesini yitirmesi, Türkiye için yönetilmesi güç riskler oluşturur. İran düşerse bölgenin direnç hattı çöker. İran’ın parçalanması, Türkiye’yi bir kriz batağına da çekebilir. Trump’ın öngörülemez davranışları ve İsrail’in pervasız saldırıları, İran’ı bir hayat memat noktasına iterse, Türkiye, hâlihazırda barındırdığı sığınmacı yüküne ilaveten, İran üzerinden gelebilecek milyonlarca yeni mülteciyi karşılamak zorunda kalabilir. Böyle bir göç dalgası Türkiye’nin güvenlik, sosyal ve ekonomik dengelerini sarsacak bir baskı oluşturur.  İran’ın iç sarsıntısı, Türkiye için 560 kilometrelik sınırda silahlı hareketlilik, kaçakçılık ve kontrolsüz alanlar yaratma gibi güvenlik riski oluşması demektir.

İran, Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunu dengelemek için zaman zaman PKK ve uzantıları ile taktiksel iş birlikleri yapıyordu. Türkiye’nin Irak’ın kuzeyindeki terörle mücadelesi, en çok İran destekli Haşdi Şabi milislerinin engeline takılıyordu. İran’ın saf dışı kalması ile oluşacak bir güç boşluğu durumunda, PKK’nın İran kolu olan PJAK’ın Türkiye sınır hattına yakın yerlerde kontrolsüz alanlar kazanmasına, bölgede kantonlar kurmasına yol açabilir. Bu da Türkiye için doğu sınırında yeni bir Kandil oluşması riskini doğurur. Bu durum, Türkiye’nin terörle mücadele hattını Suriye ve Irak’tan sonra İran’ın içlerine kadar genişletmek zorunda kalması demektir.

Türkiye’nin enerji arz güvenliği büyük oranda İran hattına bağlıdır. 10 milyar metreküplük bu arzın durması Türkiye’yi sıkıntıya sokar. Ayrıca İran, Türkiye’nin Orta Asya ve Uzak Doğu’ya açılan kara yolu köprüsüdür. Bu köprünün yıkılması, Türkiye’nin lojistik merkez olma vizyonuna ağır bir darbe indirir. Türkiye, Avrupa-Asya-Ortadoğu üçgeninde tam bir fay hattı üzerinde bir ülkedir. Enerji koridorları, ticaret yolları ve diplomatik arabuluculuk Türkiye’ye küresel satrançta kilit bir rol yüklemektedir. Bu rolüyle, Trump Doktrini’nin sert güç yaklaşımı ve çok kutuplu kaos ortamında dengeleyici, arabulucu ve stratejik aktör olma potansiyeline sahiptir. Türkiye’nin hamleleri bölgesel ve küresel dengeler açısından kritik önem taşımaktadır. Bu vahşi konjonktürde en zorlu denge oyununu oynayacak bir aktör olmak zorundadır. Türkiye ne Batı’nın ne de Çin’in jeopolitik ağında bir geçit veya durak olmamalıdır. Yeniden yapılanan güç sisteminde, her iki gücü de kendi gelecek vizyonuna bağlayan dengeli, bağımsız üçüncü bir eksen inşa etmelidir. Türkiye’nin tarihî misyonu bunu gerektirmektedir.

Bugünün Gerçeği

Dünya düzeni değişiyor. Gerilim çok ileri seviyede ve belirsizlikler giderek artıyor. Hem bölgesel hem küresel düzeyde dünyamıza yeni format atılıyor. Askerî, diplomatik ve jeopolitik göstergeler, dünyanın sistemik bir istikrarsızlık sürecine girdiğine işaret ediyor. Enerji ve mal tedarik yolları yeniden çiziliyor. ABD ve Çin’in yeni stratejisi, serbest ticareti korumak değil, ticaretin geçtiği coğrafyayı yeniden tanımlamak ve güzergâhları denetim altına almaktır. ABD, Çin’in küresel yayılımını yavaşlatmak için, ticaret koridorlarını, limanları, enerji hatlarını ve yolları denetim altına alma stratejisine geçti. Artık mücadele malların fiyatı üzerinden değil, malların geçtiği rotalar üzerinden yürütülüyor. Hegemonya ekonomik araçlarla değil, jeopolitik geçitlerle kuruluyor. Altyapı savaşları, fiber hatlar, bulut ağları ve yapay zekâ üzerinden yürütülüyor. Bu bağlamda tarihsel derinliğe baktığımızda, güçlerin egemenliği ticaret yollarının kontrolüyle ölçülmüştür.

Küresel belirsizlikler sürdükçe değerli metaller piyasada daha belirleyici oluyor. Altın ve gümüş fiyatlarının tavan yapması, nadir toprak elementlerinin jeostratejik bir meta hâline gelmesi bunun işaretleridir. Dünya artık diplomasiden ziyade, alan kapma ve hasmı doğrudan tasfiye etme dönemi yaşıyor. Küresel yönetim mekanizmaları işlemediğinden, devletler güvenliklerini sağlamak için yalnızca kendilerine güvenmek zorundadırlar.

Ortadoğu’daki gelişmeler yalnızca bölgesel çatışmalar veya enerji politikalarıyla açıklanamaz. Ortadoğu, küresel lojistik ağların ve dijital altyapıların da kavşağı konumundadır. Dolayısıyla güçlü ve istikrarlı bir Ortadoğu birçok küresel aktörün işine gelmiyor. Bu sebeple,  bu coğrafyada kendi çıkarları doğrultusunda liderler, rejimler bulmak için dengelerle oynuyorlar. Arap Baharı birçok ülkede özgürlük değil, istikrarsızlık getirdi. Yakıp yıktılar ama yerine konacak sağlam bir sistem teklifleri olmadı. Devlet kurumları çöktü, ülkeler bölündü, oluşan boşluğu silahlı gruplar ve mezhep çatışmaları doldurdu. Türkiye de bu sürecin dışında kalamadı, milyonlarca mülteci, güvenlik sorunları ve ağır ekonomik bedel ile karşı karşıya kaldı.

Netice itibarıyla çıkarılacak ders şudur: Toplumların ve yaşanan krizlerin baskısı güçlülerin çıkarlarını zorlayan yeni bir satranç tahtası kurar, yeni kurallar üretir. Eğer bir ülkede ekonomi, adalet ve umut çökerse o ülke güvende değildir. Adaletsiz düzenler uzun süre sürdürülemez.  Devletleri yıkan sadece dış güçler değil, içeride biriken adaletsizliktir. Her olumsuzluğa dış güçlerin oyunu demek kolaycılıktır. Senin her şeyin iyiyse, doğruysa dışarısı sana o kadar zarar veremez.

 

1 Ocak 2026 Perşembe

TÜRKİYE’NİN DEMOGRAFİK DÖNÜŞÜM SANCISI Azalan Doğurganlık, Değişen Aile ve Nüfusun Geleceği

Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Ocak 2026-377. Sayı

Türkiye’nin yaşadığı toplumsal dönüşüm sürecinin en belirgin yansımaları nüfus dinamiklerinde ve aile yapısında gözlemleniyor. Özellikle doğurganlık oranlarının düşmesi ve yaşlanma eğilimi yalnızca demografik göstergeler açısından değil, aynı zamanda sosyal, kültürel ve iktisadi boyutlarıyla da ülkenin geleceğini şekillendiren kritik bir olgu hâline gelmiştir. Öyle ki hâlihazırda bu mesele, şu an üzerinde durulması elzem en önemli sosyolojik ve iktisadi meselelerdendir.

Demografik açıdan bir nüfusun kendini yenileyebilmesi için gereken toplam doğurganlık hızı 2,1 kabul edilir. Türkiye bu eşiğin altına ilk kez 2017 yılında inmiştir ve düşüş ivmesi hızlanarak sürmektedir.

 

        YılDoğurganlık HızıDurum Yorumu 
        19705,50Yüksek Doğurganlık Dönemi 
20012,38        Yenilenme Eşiğine Yakın 
20142,19Eşik Altına Düşme Sınırı 
20162,11Eşik Sınırı 
20172,08Eşiğin Altına İniş (Resmî Kırılma) 
20191,89Düşük Seviye 
 2021 1,71 Düşük Seviye
 2023 1,51 Düşük Seviye
 2024 1,48 Tarihî En Düşük Seviye

 

Uzmanlar, bu eğilimin devam etmesi hâlinde Türkiye’nin, AB ortalamasının da altına düşebileceği uyarısında bulunmaktadır. Ülkedeki doğurganlık hızı oranının 1,48’e (2024 verisi) düşmesiyle “yüksek alarm” seviyesine gelinmiştir. 1990’lı yıllarda 20 yaşındaki genç gibi olan ülkemiz geçen yıl itibarıyla artık “çok yaşlı ülkeler” sınıfındadır. 2000’lerin başında nüfusun ortalama yaşı 24,8 iken 2024’te bu oran 34,4’e yükselmiştir. Doğurganlıktaki düşüş sürerse, TÜİK verilerine göre, gelecek on yıl içinde ortanca yaşın 40’a yaklaşacağı, kırk yılda ise ortanca yaşımızın 45’in üzerine çıkabileceği tahmin edilmektedir.

Hiç şüphesiz 45 yaşındaki bir ülkenin enerjisiyle, 20-25’li yaşlardaki ülkenin enerjisi bir olmayacaktır. Vaziyetin böyle olması yüzünden önümüzdeki çeyrek asırda yaşlı nüfus oranının yüzde 25’in üzerine çıkabileceği öngörülmektedir. Son veriler durumun vahametini gözler önüne seriyor. Rakamlar, ülke nüfusunun artık kendini yenileyemediğini ve matematiksel açıdan geri dönülemez bir hızla yaşlanma sürecine girdiğinin işaretidir. Kritik eşiğin altına düşen Türkiye, bu dönüşüme Avrupa ülkelerine kıyasla çok daha kısa bir sürede maruz kalmaktadır. Avrupa’nın bu süreci 50-100 yıla yaymasına karşın, ülkemiz bunu sadece 10-15 yıl gibi çok kısa bir sürede, çok daha sert bir şekilde yaşamaktadır.

Kendini İslâm’a değil de Batı kültürüne teslim eden ülkemizde 1960’lardan itibaren aile planlaması adı altında nüfusu azaltıcı politikalar uygulandı, tek ya da iki çocuklu aile ideal gösterildi. Nüfusu düşürmek için basın öncülüğünde kampanyalar başlatıldı. Bu kampanyaya yurt dışından vakıflar ve dernekler vasıtasıyla destekler verildi. Nihayet 1965 yılında Nüfus Planlaması Kanunu çıkartılarak Türkiye’nin nüfusunu azaltmak için mümkün her yol kullanıldı. Bir zamanlar geniş ailelerin bulunduğu ülkemizde, günümüzde neredeyse üç haneden ikisinde 0-17 yaş arasında hiç çocuk yoktur. Ortalama hane büyüklüğümüz 3,11’e gerilerken tek kişilik hanelerin payı yüzde 20’ye çıkmıştır. Hanelerin yüzde 57’sinde artık çocuk yok. Şayet bu şekilde devam edersek, TÜİK projeksiyonlarına göre, önümüzdeki 5 yılda ilkokul çağındaki çocuk sayısı 900 bin azalacaktır.[1]

Uzun yıllar Avrupa’nın en genç nüfusu olmakla övünen Türkiye, tarihsel bir kırılma noktasındadır. Sessiz tehlike diye adlandıracağımız bu yeni dönem, sadece istatistiki bir veri değişimi değil, aynı zamanda bir sosyolojik depremin habercisidir. TÜİK verilerinin doğurganlık hızının 1,48 seviyelerine gerilediğini göstermesi “genç ülke” efsanesinin sonuna gelindiğini ilan etmiştir. Artık karşımızda, hızla yaşlanan, aile yapısı küçülen ve geleceğin iş gücü piyasası için alarm veren bir ülke tablosu var. Verilerin ortaya koyduğu, sadece demografik bir düşüşü değil, Türk aile yapısındaki kapsamlı dönüşümü ve geleceğin iktisadi risklerini içermektedir. Ülkemizin içinden geçtiği bu demografik krizin sebeplerini, değişen aile dinamiklerini ve bu sancılı geçişin geleceğimize etkilerini mercek altına almak iktiza eder.

Türkiye’yi Bekleyen Demografik Kış

Konuyu sadece istatistiki bir kriz şeklinde değil, sosyolojik açıdan da ele almak gerekiyor. Sayıların düşüşüyle beraber asıl sorun bizi gelecekte sancılı bir hayatın beklemesidir. Bu, yalnızca nüfusun niceliksel yapısını değil, aynı zamanda toplumsal ilişkileri ve aile dinamiklerini de dönüştürmektedir. Geleneksel geniş aileden çekirdek aileye geçiş, evlilik yaşının yükselmesi, çocuk sayısının azalması ve yeni aile modellerinin ortaya çıkışı, toplumun kültürel ve sosyal yapısını derinden etkilemektedir.

Demografik dönüşüm, aile yapısını sarsarken, nüfusun yaşlanması, çalışacak insan sayısının azalması ile iş gücü açığı ve sosyal güvenlik sistemine yönelik baskılar gibi yeni sorun alanlarını da beraberinde getirmektedir. Fabrikalarda, tarlalarda ve ofislerde çalışacak genç bulamama riski barındırmaktadır. Bugün Türkiye, kendi fındığını, pamuğunu, çayını toplayacak insan gücünden maalesef mahrum durumdadır. Dolayısıyla gelecek çok iyi görünmüyor. Türkiye, uzun yıllar nüfus artış hızını bir kalkınma motoru gördü. Kalabalık sofralar, sokakları dolduran çocuklar ve sürekli genişleyen iş gücü havuzu, demografik fırsat penceresi şeklinde adlandırılıyordu. Ancak son veriler, bu pencerenin hızla kapandığını ve ülkemizin âdeta demografik kara kışa girdiğini gösteriyor. 1960’larda kadın başına ortalama 6 çocuk düşerken, günümüzde bu oran 2’nin altına gerilemiştir. Türkiye artık “genç nüfuslu” değil, “hızla yaşlanan” statüsüne geçiş aşamasındadır.

Doğurganlık oranlarının düşüşü ve aile yapısındaki dönüşüm, ülkenin demografik geleceğini doğrudan etkilemektedir. TÜİK’in (2023-2100) nüfus projeksiyonu Türkiye’nin nüfusunun beklenenden çok daha erken azalmaya başlayacağını gösteriyor. Projeksiyonlara göre ülke nüfusu 2040’lı yılların ortasında veya 2050 başında 93,8 milyon ile tarihî zirvesini görecek ve ardından duraklama/gerileme dönemine girecek. Nüfusun 4’te 1’i yaşlı (65 yaş üstü) kategorisinde olacak. 2000’li yılların başında yüzde 5,7 olan yaşlı nüfus 2019 yılında yüzde 9,1, 2024’te yüzde 10,6’ya çıkmış olup, gelecek 20 yıl içerisinde yüzde 20’nin üzerine çıkacağı tahmin edilmektedir. Genç nüfusun toplam nüfusa oranı 2000 yılında yüzde 20,5 iken, bu oran 2024 itibarıyla yüzde 14,9’a gerilemiştir. Mevcut eğilimler sürerse gelecek 20 yıl içinde toplumdaki genç nüfus oranı yüzde 10 seviyesine kadar gerileyecektir. Bu gidişle her 4 kişiden 1’i emekli olacak, çalışan nüfusun, artan emekliye ve yaşlı nüfusa sağlık ve sosyal güvence sağlamakta zorlanacağı bir dönem başlayacaktır.

Mevcut gidişat Türkiye’nin yakın gelecekte yaşlanan bir toplum hâline geleceğini göstermektedir. Bu durum, iktisadi büyüme, sosyal güvenlik ve toplumsal sürdürülebilirlik açısından kritik sonuçlar doğuracaktır. Azalan çalışan sayısı, artan emekli sayısını finanse edemeyecektir. Bakıma muhtaç yaşlanan nüfusa kim bakacak?, sorusu önümüzde durmaktadır. TÜİK projeksiyonlarına göre ülkemiz, 2050 yılına kadar nüfusunu artıracak olsa da bu ‘yaşlı bir artış’ın ötesine geçemeyecek. 2100 yılına gelindiğinde 85 milyonluk nüfusun 77 milyonun altına düşmesi bekleniyor. Yaşlı nüfus oranının yüzde 10’u geçmesi, nüfusun “çok yaşlı” kategorisine girdiğinin ispatıdır, bu ise önümüzdeki yüzyılın en büyük beka meselesidir.

 

YılTahmini NüfusEğilimMuhtemel Senaryo
202585,8 milyonArtışNüfus hâlâ büyüyor, genç nüfus oranı düşmeye başlıyor.
203088,1 milyonArtışNüfus artışı devam ediyor, doğurganlık düşük kalıyor.
205093,7 milyonZirveTürkiye nüfusu en yüksek seviyesine ulaşıyor, yaşlı nüfus oranı hızla artıyor.
2100<77 milyonAzalışUzun vadede nüfus küçülüyor, yaşlanan toplum yapısı baskın hâle geliyor.

 

TÜİK 2023-2100 Nüfus Projeksiyonları ve Değişim Seyri

Modernleşme ve Beton Bloklar Arasında Sıkışan Ebeveynlik

Doğurganlık oranının düşüşüyle yaşanan bu demografik dönüşüme etki eden sosyoekonomik ve sosyokültürel dinamikler, toplumun uçuruma doğru yuvarlandığını gösteriyor. Türkiye’deki doğurganlık hızının düşüşünü tek bir sebebe indirgeyerek açıklamak hatalıdır. Yaşananlar iktisadi zorunluluklar ve sosyolojik hareketliliğin karmaşık bir bileşkesidir. İktisadi belirsizlikler ve gelecek kaygısı aile kurma cesaretini kırmaktadır.

Eskiden tarım toplumunda çocuk iş gücü, ailenin gelecekteki sigortasıydı. Kentleşen Türkiye’de ise çocuk, hayat pahalılığı, yüksek eğitim masrafları, konut sorunu ve genel hayat pahalılığı ile hanenin en büyük gider kalemi hâline geldi. Artan enflasyon, eğitim masrafları ve barınma krizi, genç çiftleri ya hiç çocuk yapmama ya da tek çocukla yetinme davranışına itmektedir. Genç yetişkinler, iktisadi bağımsızlıklarını kazanmadan ve kariyerlerinde belli bir noktaya gelmeden anne-baba olmayı ertelemektedir. Kadınlarda ilk evlenme yaşının 26, erkeklerde 28’in üzerine çıkmasıyla evlilikler ve doğurganlık giderek daha ileri yaşlara kaymaktadır. Bu durum, çocuk sayısının azalmasının temel dinamiğidir. Şehirleşme ve modernleşme ile birlikte ebeveynler artık çok çocuk değil, iyi eğitimli az çocuk anlayışına odaklanmaktadır.

Kadınların eğitim seviyesinin yükselmesi, kariyere odaklanma ve iş hayatına katılması, iş-hayat dengesinin kurulamaması, evlilik ve ilk doğum yaşını 30’lara taşımış, çok çocuk sahibi olma ihtimalini azaltmıştır. Bireyselleşme ve özgürlük arayışları, geç evlilikler ve çocuğa bakış açısının değişmesi gibi unsurlar çocuk sahibi olma kararlarını doğrudan etkilemiş, doğum aralıklarını uzatmıştır. Kadınları “kariyer” ile “annelik” arasında acımasız bir tercihe zorlamıştır. Artık büyükanne ve büyükbabanın desteğinden yoksun, beton bloklar arasında yalnızlaşan ebeveynler için çocuk büyütmek, maddi olduğu kadar ağır bir psikolojik ve fiziksel yük hâline gelmiştir.

Türkiye’de doğurganlık oranlarının düşüşü, sadece çocuk sayısını değil, aile kurumunun biçimini ve aile pratiklerini de değiştirmektedir. Geleneksel açıdan geniş aile modeli, yani birden fazla kuşağın aynı çatı altında yaşadığı yapı, uzun yıllar boyunca toplumun temelini oluşturmuştur. Ancak modernleşme, şehirleşme ve bireyselleşme süreçleriyle birlikte çekirdek aile modeli giderek baskın hâle gelmiştir. Daha az çocuk, daha küçük evler, kalabalık sofralardan küçülen sofralara doğru yalnızlaşan toplumda aile de kalabalıktan bireysele doğru değişmektedir. Hane halkı büyüklüğü hızla azalırken, artan yalnız yaşayanlar ve çocuksuz çiftler grubu toplumun yeni gerçeği hâline geliyor. Büyük ebeveynlerin torun büyüttüğü geniş aileden metropollerde yalnız yaşayan bireylere veya çocuksuz çiftlere geçiş yaşanmaktadır. Kuşaklar arası dayanışma azalmakta, bireyselleşme öne çıkmaktadır.

Ayrıca, hiç evlenmeme oranlarının yükselmesi ve boşanmaların artışı, tek ebeveynli ailelerin sayısını çoğaltmış, tek kişilik hane oranı yüzde 20’ye ulaşmıştır. Bu değişimler, Türkiye’de aile kurumunun geleceğini yeniden şekillendirmekte ve toplumsal yapının temel taşlarından biri konumundaki aileyi farklı bir boyuta taşımaktadır. Aile yapısında meydana gelen sarsıntıya baktığımızda gelecekte bizi iyi şeylerin beklemediğini görmekteyiz.

Demografik Değişimin Neticeleri

“Bir çocuk büyütmek için bir köy gerekir.” der bir Afrika atasözü. Bu, ebeveynlerin, çocuklarının büyüyüp gelişmesi için ne kadar çok desteğe ve yardıma ihtiyaç duyduklarını oldukça naif bir şekilde anlatıyor. Gerçekten de eskiden bir çocuğu bir köy/mahalle büyütürdü. Şimdi çocuğu komşuya bırakıp yarım saat bir yere gidilemiyor. Önceden çocuklar sokağa çıkıp oynarken kimse akşama kadar “Ne oldu?” diye bakmıyordu. Günümüzde ise sitenin içinden başını çıkaramıyor. Biz maalesef evlerimizde yalnız çocuklar büyütüyoruz. Hâlbuki bir çocuğun yetişmesinde sosyal çevrenin önemi çok büyüktür. Modernleşme ile birlikte geniş aileden çekirdek aileye geçiş, çocuğu büyüten köyü ortadan kaldırmış, büyük şehirlerde geçerliliğini yitirmiştir.

Bir zamanlar çocuğu büyüten köy konumundaki geniş aileler ve mahalleler, yerini şehirsiz şehirleşmenin yalnızlaştıran apartman dairelerine bıraktı. Evvelden ailenin bereketi olarak görülen çok çocuklu yapı, modern kent yaşamının getirdiği iktisadi rasyonalite ve zaman baskısı altında sürdürülemez bir modele dönüştü. Artık ebeveynler, çocuklarına daha çok kardeş değil, daha iyi bir eğitim ve gelecek sunabilmek adına sayıyı azaltma yoluna gidiyor. Aileyi kuşatan tehditler, her geçen gün daha da artıyor. Bireyselleşme, yalnızlaşma, tüketim kültürü ve sanal bağımlılıklar aile bağlarını ve demografik yapımızı sessizce aşındırıyor.

Dijital mecralarda yayılan şiddet, istismar, siber zorbalık, insan fıtratına yönelik sapkınlıklar ve cinsiyetsizleştirme gibi projeler yapımızı derinden sarsıyor, aidiyet ve kimlik zemininde kırılmalara yol açıyor. Müstehcenlik, kimlik karmaşası, mahremiyet kaybı, yalnızlık, ekran bağımlılığı toplumsal bir kırılma hattı oluşturuyor. Toplumda, müşterek değerlerin aşınması, aile içi bağların zayıflaması, kuşaklar arası iletişimin kopması, güven duygusunun erimesi şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu durum, Türkiye’nin geleneksel aile dokusunun çözüldüğünü, iktisadi şartlara ve modernitenin bireyselleştirici etkisine adapte olarak yeniden şekillendiğini gösteriyor.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş bu soğuk gerçeği şöyle ifade etmektedir: “Tarım devrimi, aileyi dönüştürdü. Sanayi devrimi, işi ve evi birbirinden ayırdı. Şimdi ise yeni bir kırılma noktasındayız; dijital devrim. Bu devrim diğerlerinden farklı çünkü etkisi derin ve güçlü. Bugün aileyi konuşurken teknolojinin ördüğü yeni zihinsel iklimi de anlamak zorundayız, çünkü ekran artık hepimiz için bir zaman, mekân, kültür üreticisi. Dijital dünyanın yerlileri olan çocuklarımız, artık oyunu mahallede değil, algoritmaların yönettiği bir akışta deneyimliyor. Çocuklarımız siber zorbalıktan yanlış içeriklere, çevrim içi istismardan dijital bağımlılığa kadar pek çok riskle karşı karşıya kalıyor. Ekran süresi arttıkça aile içi iletişim azalıyor, ortak zaman kavramı zayıflıyor.”[2]

Doğurganlık oranlarının düşmesi ve aile yapısındaki değişim, Türkiye’nin sosyal ve iktisadi yapısını doğrudan etkilemektedir. Bu dönüşüm, yalnızca nüfusun niceliksel yapısını değil, aynı zamanda toplumsal ilişkileri, iş gücü piyasasını ve devlet politikalarını da yeniden şekillendirmektedir. Ülkenin demografik krizindeki en büyük sancı, bu sürecin Avrupa’ya kıyasla çok daha hızlı ve hazırlıksız gerçekleşmesidir. Avrupa nüfusu yaşlanmaya başladığında kişi başına düşen millî gelir seviyesinde belirli bir refaha ulaşmıştı. Başka bir ifadeyle yaşlı nüfuslarına bakacak iktisadi refaha ulaştıktan sonra yaşlandılar. Orta gelir tuzağına yakalanan Türkiye ise hazırlıksız yakalandığından zenginleşmeden yaşlanma riskiyle karşı karşıyadır.

Nüfus piramidinde tabanın daralması ve tavanın genişlemesi, sosyal güvenlik sistemi üzerine ciddi yükler getirmektedir. Emeklilik sisteminde sürdürülebilirlik sorunu ortaya çıkmakta, devletin sosyal harcamaları artmaktadır. Çalışan nüfusun emeklileri finanse ettiği sistemde, yakın gelecekte bilfiil çalışan sayısı azalırken, emekli maaşı, sağlık ve bakım hizmeti talep eden yaşlı nüfus katlanarak artacaktır. Bu durum ya vergilerin dayanılmaz seviyelere çıkmasına ya da emeklilik yaşının ve şartlarının daha da zorlaşmasına yol açacaktır. Dahası, genç nüfusun azalması nedeniyle iş gücü piyasasında yaşanacak daralma, Türkiye’nin iktisadi büyüme potansiyelini ve üretim kapasitesini tehdit etmektedir. Genç ve dinamik iş gücü avantajını kaybeden ülkemiz, sanayi ve hizmet sektöründe çalışacak insan kaynağını bulmakta zorlanacaktır. Demografik kış, sadece nüfusun değil, ekonominin de dinamizmini dondurma tehdidi taşımaktadır.

O hâlde dünyanın hayhuyuna aldırmadan sormalıyız: Bu gidişatı durdurmak için ne yapmalıyız? Her alanda aileyi merkeze alan, çocuk sahibi olmayı destekleyen, ekonomik, kültürel ve sosyal politikalar geliştiren bir sisteme ihtiyaç vardır. Bu sistem, konut politikalarından çalışma hayatına, dijitalleşmeden medya içeriklerine, eğitimden sosyal hayata kadar her alanda bir yapı oluşturulmasını gerekli kılmaktadır.

Aile Bağları Sağlam Bir Toplumun İnşası

Aile, bir milletin kökü, var oluş sebebi, kültürünün taşıyıcısı ve medeniyetinin temelidir. Aileyi korumak ve güçlendirmek, tarihe, kültüre ve geleceğe karşı millî bir sorumluluktur. Bu toprakların en köklü ve en canlı değeri olan aile, milletin özü, devletin diriliğidir. Ailesi güçlü milletler, en zorlu dönemlerden bile güçlenerek çıkar. Aileyi korumak, çocuklarımızı, geleceğimizi ve yarının Türkiye’sini korumak demektir. Bir milletin hafızası, kalesi, mayası hüviyetindeki aile çözülürse toplum çözülür. Aileyi ve dinamik nüfusu korumak yalnızca sosyal bir hizmet meselesi değil, aynı zamanda iktisadi ve kültürel dayanıklılık temelli stratejik bir öncelik ve millî bir beka meselesidir. Aile yapısını koruyan ve nüfusunu sürdürülebilir kılabilen ülkelerin geleceği olacaktır.

Azalan doğurganlık, değişen aile tablosu karamsar bir son değil, yönetilmesi gereken yeni bir gerçekliktir. Sadece üç çocuk söylemleriyle bu trendi tersine çevirmek mümkün değildir. Mugalataya yani hak ve delillere dayanmayan bir münakaşaya dalmadan varlığımızın teminatı aileyi her türlü tehdide karşı korumak için aile kurumunu güçlendiren, değerleri ve dayanışmayı yeniden canlandıran topyekûn bir seferberliğe ihtiyaç vardır. Nitelikli bir nüfus artışı için aileyi koruyup onu sağlıklı, güçlü bir geleceğe güvenle taşıyan stratejiler geliştirmeye, yeni yapısal düzenlemelere muhtacız. Modern dünyada aile kurumunu tehdit eden sosyokültürel riskleri ve dijital tehditleri analiz etmek ve uygulanabilir politika ve çözümler üretmek iktiza eder.

Genç nesli dijital çağın risklerinden uzak tutacak, onları ahlak ve irfanla buluşturacak, kendi kültürel değerlerimizden beslenen aile iklimini oluşturacak esaslı bir dönüşüm lazımdır. Dijital dünya, ahlak ve aile ilişkilerini destekleyen bir zeminde şekillenmelidir. Gündüz kuşağı programlarında her gün sahnelenen rezaletlere, o kanallardaki ifsat edici içeriklere emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker emri istikametinde mani olunmalıdır. Aileyi güçlendiren, kültürel dokumuzu koruyan ve toplumsal dayanışmayı canlandıran politikalar geliştirilmelidir. Zamanın hızlandığı hız ve haz eksenli bu çağda ailedeki krizleri doğru okumak, geleceğe dair politikaları şekillendirmek için büyük önem taşımaktadır.

Türkiye’nin demografik dönüşümü, basit bir matematiksel denklem değil, nesillerin tercihlerinin, iktisadi baskıların ve modernleşmenin birleşimiyle yazılan karmaşık bir geleceğin hikâyesidir. Bu sancılı geçiş sürecinden çıkış yolu, sadece doğum teşvikleriyle sağlanamaz.  Kapsayıcı, sürdürülebilir ve yapısal reformlarla sonuç alınır. Devletin, iş dünyasının ve sivil toplumun müşterek hedefi, çocuk sahibi olmayı bir maliyet unsuru görmekten çıkarıp, tüm toplumu güçlendiren bir sosyal değer şeklinde yeniden konumlandırmak olmalıdır.

Nüfusun sayısını arttırmak için hem doğurganlığı destekleyen politikalar hem de onu nitelikli kılacak eğitim, sağlık ve istihdam yatırımları yapmak şarttır. Türkiye’nin bu demografik fırtınadan en az hasarla çıkabilmesi için nüfusun niceliği kadar niteliğine de odaklanmak, sosyokültürel dokuyu güçlendirmek gerekmektedir. Çocuklar için âdeta bir hapishane konumundaki ev kültürü değişmeli, konut mimarisi yeniden ele alınmalıdır. Aileyi ayakta tutan, kültürel kökler, ahlaki bağlar ve ortak değerlerdir. Aile kurumunu tehdit eden her türlü sosyal ve kültürel olumsuzluğa karşı eğitim sistemi, kültürel değerleri taşıyan, yaşatan ve kuşaklar arası bağları güçlendiren bir yapıda olmalıdır.

Genç nüfus efsanesi sona eren ve giderek yaşlanan ülkemizde geleceğin yükünü daha az, daha yaşlı omuzların taşımak zorunda kalmaması için beşeri sermayeyi güçlendirecek yeni bir hikâye yazma zamanıdır. Türkiye’nin demografik geleceği, doğurganlık oranlarının dengelenmesi, aile kurumunun güçlendirilmesi ve sosyal politikaların nüfusun ihtiyaçlarına uyum sağlamasıyla şekillenecektir. Unutmayalım bu dönüşümün doğru yönetilmesi, ülkenin hem iktisadi hem de toplumsal sürdürülebilirliği açısından kritik önem taşımaktadır.

[1] https://www.aa.com.tr/tr/gundem/bakan-goktas-dogurganlik-oranlarindaki-dusus-ve-nufusun-yaslanma-egilimi-demografik-riskleri-buyutuyor/3752395

[2] https://www.aa.com.tr/tr/gundem/aile-ve-sosyal-hizmetler-bakani-goktas-aile-dostu-ekosistemi-her-gecen-gun-guclendirecegiz/3757432

 

1 Aralık 2025 Pazartesi

AFRİKA KÜRESEL REKABETİN YENİ SAHNESİ

 Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Aralık 2025-376. Sayı

Afrikalı bir çocuğun şu şiiri 2005’te dünyanın en iyi şiiri seçilmiş:

 

“Doğduğumda siyahtım,

Büyürken siyahtım

Güneşe çıktığımda siyahtım,

Korkunca siyahtım,

Hastayken siyahtım,

Öldüğümde hâlâ siyahım...

Ve sen beyaz çocuk,

Doğduğunda pembesin,

Büyürken beyazsın,

Güneşe çıktığında kırmızı,

Üşüdüğünde mor,

Korktuğunda sarı,

Hastayken yeşil,

Öldüğünde de grisin,

Sen şimdi bana renkli mi diyorsun?”

 

Afrika ten renginden dolayı ayrımcılığa en çok uğrayan, ikinci sınıf muamelesi gören, hor görülen insanların ülkesidir. Yüzyılları aşkın bir süre ırkçılık, ayrımcılık sorunu ile karşı karşıya kalmış, akıl almaz insanlık dışı muamelelere tabi tutulmuştur. Avrupalılar, Afrika kaynaklarını kontrol etme ve sömürme çabalarını haklı çıkarmak için Afrika’ya “karanlık kıta” adını verdiler. Olumsuzluk çağrıştıran bu ifade ve siyah renk, Afrika’nın zengin tarihini ve kültürel çeşitliliğini göz ardı ederek onu bilinmeyen ilkel bir yer olarak tasvir etmek için kullanıldı. Afrika kıtasının tarihi, diğer kıtalardan farklı olarak, yerli halkların hayatlarını kökten değiştiren ve gelecekteki gelişimlerinin seyrini belirleyen felaketlerle doludur.

Sömürgecilik, Direnişler ve Problemler

Haritalar bile güç ve egemenlik ideolojisi tarafından eğitim, medya ve politika alanlarında yanıltıcı bir araç olarak kullanılıyor. 16. yüzyıldan bu yana yaygın şekilde kullanılan Mercator haritası gerçeğe aykırı bir şekilde Avrupa ve ABD’yi olduğundan büyük gösterirken Afrika’yı daha küçük gösteriyor. Hâlbuki Kuzey Amerika 27 milyon 710 bin kilometrekare olmasına karşılık Afrika kıtası 30 milyon 370 bin kilometrekaredir. Harita üzerinde bile psikolojik bir savaş verilmekte ve insanlar hâlâ aldatılarak yanlış yönlendirilmektedir. Bu yanlışlığa itiraz eden Afrika Birliği (AfB), şimdi kıtaların boyutlarını gerçeğe aykırı şekilde gösteren Mercator haritasının değiştirilerek, yerine daha adil olan Equal Earth (Eşit Dünya) haritasının kullanılmasını istiyor.

Batılı ülkeler yüzyıllar önce de Afrika’ya silah zoruyla girip mahvettikleri topraklarda yoksulluk inşa ederek insanları köleleştirdiler. Afrikalılar, kendilerinden çalınan doğal kaynaklardan mahrum bırakıldıkları için yoksul hayat şartlarında yaşamaya maruz bırakıldılar. 17. yüzyıldan itibaren bölge üzerinde sömürgecilik faaliyetlerine başlayan Batılılar, kıtada silah zoruyla yaptıkları zulümler ve sindirme operasyonları ile Afrika topraklarını sömürerek siyah adamı kendilerine köle yaptılar. Beyaz adam üç asırdır kapitalizmin kaynak ve emek deposu olarak kullanıp tükettiği Afrika’yı yeniden bölüşme peşinde koşarak her türlü oyunu oynamaya devam etmektedir.

Sömürgeciler üstün silahları ellerinde bulundurdukları ve teknolojik seviyeleri ileri olduğu için, ‘medeniyeti ilerletmek’ adına Afrikalıların kaynaklarını sömürme hakkına sahip olduklarına inanıyorlardı. Afrikalıları, boyun eğmesi gereken ve yalnızca beyazlara hizmet etmekle görevli insanlar gördüler. Bu kıtaya 19. yüzyıla kadar kölelik hâkim olmuş, köleliğin yasaklanmasının ardından da apartheid rejimlerin uygulamalarına maruz kalmıştır. Yeni bir sömürge ve kölelik sistemi kurmak için 1885 senesinde imzalanan Berlin Antlaşması ile birlikte Afrika’nın yabancı güçler tarafından koloni sistemi ile paylaşılması ve kıtayı ‘medenileştirme’ adı altında sömürgeleştirilmesi süreci başlamıştır.

Berlin Konferansı kıtayı her ülke için etki alanlarına bölmüştü. 19. yüzyılın sonlarında her Avrupa ülkesi, kıtanın yer altı ve yer üstü kaynaklarını ele geçirmek için bir Afrika parçasını işgale girişmiştir. Amerika kıtasında ihtiyaç kalmadığı için geri gönderilen Afrika kökenlilerin kurduğu Liberya devleti hariç tutulursa, Afrika kıtasında sömürgeleştirilemeyen tek ülke Etiyopya’dır.

1910-1975 arasındaki bağımsızlık kazanımlarına rağmen sömürge mirasından kaynaklı sorunlar, aşırı fakirlik, ulus devlet anlayışının gerçekleşememesi, hükûmetlerin toplum çıkarlarına göre hareket etmemesi, iyi bir yönetim kurulamaması sömürgeci güçlerin bıraktıkları siyasi alanın sürmesine sebep olmuştur. Sömürgecilik öncesindeki sınırlar, sömürgecilikle birlikte tamamen kaldırılarak yeni haritalar oluşturuldu. Bağımsızlık sürecinde birkaç ülke hariç adeta “çekirdek aile” gibi “çekirdek ülkeler” kuruldu. Kendi içinde bağımsız bir ülke görünümü ama geçmişle bağları kopmuş, genelde eski sömürge devletine istemese de kendini bağımlı hissetmek zorunda kalmış devletçikler ortaya çıktı.[1] Tarihsel toplum yapılanmaları önemsenmeden sınırların yapay şekilde belirlenmesi, kurulan her devletin aralarında uyuşmazlık bulunan çok sayıda etnik unsuru barındırması, kıtada yaşanan iç ve dış çatışmalara yol açmıştır.

Batılılar, sömürgeleştirdikleri ülkelerde bir etnik grubu diğerlerine tercih edip destekleyerek etnik rekabeti kızıştırdılar. Afrika’nın kaynaklarını yağmalamaya devam edebilmek için bu ülkelerde etnik gerilimleri kaşıyarak, kabile ve ülkeleri birbirine düşürerek hem savaşları kışkırttılar hem buraları daha kolay yönettiler. Afrika, yine Afrikalılar kullanılarak ele geçirildi. Karnını zor doyuran çocuklar bu ülkelerde çocukluğunu bile yaşayamadan savaşların ön cephesine sürülüyordu. İnsanlar yaşatılan bu kaosta birbiriyle uğraşırken emperyalistler, uranyum, altın, elmas gibi kıymetli ne varsa alıp götürüyorlardı.

Etnik rekabetler, Ruanda’da, Sudan’da yüz binlerce kişinin öldüğü ve milyonlarca kişinin mülteciye dönüştüğü soykırım ve iç savaşlara yol açtı. Fransa, Ruanda’da, katliamı önlemek yerine, katliam için gerekli ortamı sağlayarak 800 binden fazla Tutsi’nin katledilmesine ortam hazırladı. Mitterrand’ın, 1998 yılında Le Figaro gazetesine verdiği bir demeçte “Bu tür Afrika ülkelerinde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil!” demesi, bunların nasıl bir zalim olduklarını göstermektedir. Fransa, Afrika’daki katliamların en büyük müsebbiplerinden biridir. Cezayir’de 132 yıllık Fransız işgali sırasında 2 milyona yakın insan katledilmiştir.[2] Gabon, Senegal, Benin, Tunus, Gine, Burkina Faso, Çad, Kamerun ve Cibuti gibi Afrika ülkelerinde, yüzbinlerce insan katledilmiştir. Fransa gittiği hiçbir yere huzur götürmemiş,  kargaşa ve birbirine düşürme oyunlarıyla sömürdüğü bölgeleri kontrol altında tutmuştur. Kaddafi ile anlaşıp ondan para aldıktan sonra Libya’yı kalleşçe bombalayan da Fransa’dır.

Etnik toplumların mensuplarını sömürge ordusuna dâhil ederek yerel unsurları kendilerine yardım eder hâle getirdiler. Nijerya’da, İngilizlerin 4 bin askeri dışındaki kuvvetleri Afrikalıydı. Dekolonizasyon döneminde, bu askerler sık sık darbeler yaptılar ve ülkelerinin seçilmiş sivil hükûmetlerini görevden aldılar. Sömürgeci ülkelerin, ne yapılırsa yapılsın yenilemeyeceğine dair “öğrenilmiş çaresizlik”, zaten herhangi bir karşı koymanın önündeki en büyük engeldi. Böylelikle birkaç bin kişilik güç ile organize olamamış milyonları kolayca kontrol altında tutulabiliyordu.

Sömürgecilik sonrası dönemde bağımsızlıkları verilen yeni devletlerde, işbaşına getirilen beyazlarca devşirilmiş sömürge aydınları Batı’nın çıkar ilişkilerinin devamını sağladılar. Eski sömürgeci güçler kendilerine bağlı kalacak kadroları, idari, kültürel ve ekonomik yapılanmaları oluşturduktan sonra ellerindeki bölgeleri bırakmışlardı. Sömürgeciler, her daim yozlaşmış yeni liderler yetiştirdiler. Bunları kendi adlarına çalışmak ve diğer Afrikalıları boyun eğdirmek için kullandılar. Ülkelerinin ulusal kaynaklarını sömürgecilere peşkeş çeken ve bağımsız bir ekonomik yapı inşa etmesine sürekli ayak bağı olan devşirme yöneticilerin seçimle iş başına gelmeleri de gidişatı değiştirmeye yetmedi. Bu süreçte yolsuzluğa batmış, adaletsiz dikta yönetimleri beyaz efendilerin desteği olmadan iktidarlarını sürdürmelerinin mümkün olmadığına inandırıldıkları için, sadece kendi çıkarını düşünen, gelenek ve kültürleri aşağılayan yeni bir nesil yetiştirilmeye çalışıldı.

Ülkelerin kaynakları Batılı şirketlere yok pahasına pazarlanırken yetenekli insan malzemesi de Batı’da ucuz iş gücü olarak değerlendirildi. Geride kalan milyonlar ise bu fakirlik ve adaletsiz gelir dağılımının açlığa mahkûm ettiği yığınlar olarak kaderlerine terk edildi. Sömürgeciler arkalarında etnik çatışmaların, yozlaşmış diktatörlüklerin, dinî çekişmelerin, savaşların ve kıtlığın kol gezdiği bir felaket kıtası bıraktılar. Dünyanın en fakir ülkelerinin bu kıtada yer alması büyük oranda bu sebeptendir.

Afrika ülkeleri kendi aralarındaki anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak, siyasi, ekonomik, askerî ve bilimsel alanlarda ülkeleri arasında koordinasyon sağlamak, ortaklıklar inşa etmek üzere birçok örgüt ve bölgesel yapılanma kurdular. Ancak bu girişimler henüz küresel arenada dikkate alınır bir aktöre dönüşememiştir ve kıtadaki sorunların çözümünde istenilen neticelere ulaşamamışlardır. Ülkeler arası rekabet ve güç mücadeleleri, bölgesel örgütlerin üye ülkelerin kalkınması ve güvenliklerinin temini için daha faydalı işlev görmesine engel olmaktadır. Hâlihazırda birçok çatışma devam etmektedir. Söz gelimi Sudan iç savaşını sona erdirme konusunda Afrika Birliği’nin çabası neredeyse yok gibidir. Kıtanın kaderinde daha ziyade ABD, Çin, AB, Rusya ve Türkiye gibi dış aktörlerin eğilimleri ve çıkarları doğrultusunda verdikleri kararlar belirleyici olmaktadır.

Bölgesel örgütlerin şu anda kıtada düşük performans göstermesinin sebepleri olarak; ülkelerin bir blok olarak hareket edip bölgesel entegrasyonu sağlayamaması, müşterek çıkarlarını korumak yerine bireysel hareket etmeleri, Afrikalı liderleri verdikleri taahhütlerinden sorumlu tutan mekanizmaların bulunmaması, antlaşmaların iç hukuka adapte edilmesinde siyasi irade eksikliği, demokrasi ve iyi işleyen bir devlet sistemlerinin bulunmaması sayılabilir.

Zenginlikleri Çalınan Kıta, Yeni Sömürgecilik ve Kültürel Asimilasyon

Sömürgeciler tarafından yoksullaştırılmış dünyanın en yoksul ve aç kıtasında toprak ve gıda önceleri kolonizasyon yöntemiyle sömürülürken, günümüzde de şeytanca bir yöntemle çalınıyor, kaynaklar Batı’ya taşınmaya devam ediyor. Yabancı yatırımcı çekmeye çalışan Afrika ülkeleri bu defa Çin modeli de denilen “tefeci anlayışla” farklı şekilde esir alınıyor.  Altına girdikleri yüklü borçlar sebebiyle uzun vadede Çin’in siyasi-ekonomik-kültürel güdümüne girme ihtimali beliriyor. Bağımsızlık sonrasındaki “yeni sömürgecilik”, önceki sömürgecilik dönemi uygulamalarını âdeta geri getirmiş durumdadır.

Emperyalist politikalar, Afrikalı liderlere rüşvet vermek, doğrudan askerî varlık kullanmak, paralı askerler göndermek ve üniversitelerinde sömürge sonrası elitleri eğitmek üzerine kuruluydu. Bu politikanın amacı, kendisine tâbi devletlerdeki siyasi ve ekonomik süreçler üzerinde tam kontrol sağlamaktı. Afrika’nın zenginlikleri kendi halkı için değil, başkalarının konforu için sömürülmeye devam ederken insanlar hâlâ çok kötü şartlarda karın tokluğuna çalıştırılıyor. Çok sayıda Afrikalı hâlâ yoksulluk, güvensizlik ve dışlanmışlık döngüsüne sıkışmış durumdadır. Kıtanın büyüme eğiliminden ve artan jeostratejik öneminden çok az kişi faydalanabiliyor. Kıtanın muazzam kaynak zenginliği, dar bir elitin ve giderek artan şekilde yabancı yatırımcıların elinde kalıyor; bu zenginlik halkın yararına dönüştürülemiyor.

Kıta dışındaki birçok ülke gıda sorununu Afrika’da tarım yapılabilir arazilerin tekelini eline geçirerek çözmeye çalışıyor. Etiyopya, Mali, Sudan, Gana ve Madagaskar’da milyonlarca hektar toprak yirmi, otuz hatta doksan yıllığına Çin, Hindistan, Suudi Arabistan ve Güney Kore’ye devasa yatırım sözleri karşılığında veriliyor. Bir miktar para, teknoloji ve altyapı yatırımı karşılığında bu kıtanın toprağına el koyuyorlar. Yabancı yatırımcılar ürün çeşitliliğini temel alan geleneksel tarımdan bir tek ürünün üretilmesini ve ihracını hedef alan “yeşil devrim” adı altında endüstriyel tarıma geçiyorlar. Bu süreçte gübre ve tarım ilacı gibi kimyasal ürünlerin kullanımı da katlanarak artıyor. Söz konusu topraklar bütünüyle yoksullaştığı zaman yabancı yatırımcılar başka bir alana yöneliyorlar. Sonuçta Afrika’da kitlesel açlık hâlâ devam ediyor, yeterince beslenemeyen milyonlarca insanın mevcudiyeti devam ediyor. Sömürgeciliğin ortadan kalkmaya başladığı 1960’lı yıllarda Afrika ülkeleri günlük ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde ürün üretebiliyorken bugün hemen hepsi gıda maddelerini ithal etmek zorunda kalmışlardır.

Denizde de soygun devam ediyor. Avrupa ülkeleri, Çin, Japonya ve Rusya’nın donanmaları yerel ülke yönetimlerinin balık avlama lisanslarını satın alarak Afrika kıyılarını talan ediyor. Milyonlarca kişinin küçük balık avcılığından geçimini sağladığı Afrika’da, kıyılardaki yerli balık avcıları darmadağın ediliyor. Afrikalı balıkçılar, yabancı şirketler tarafından işletilen balık fabrikalarına hizmet eden işçilere dönüşüyor.

Yeni sömürgecilikle beraber Afrika’da adım adım yeni işgallerin başladığını görüyoruz. Kıtaya gelen yabancı yatırımcı doğal kaynakları ve yer altı zenginliklerini çıkartarak alıp götürmektedir. Önceleri sömürgeci ülkelerin yaptığı gayrimeşru uygulamalar bugün tamamen meşru bir zeminde şirketler eliyle yapılmaktadır. Yabancı şirketlerin katıldığı madencilik ihalelerinde normal fiyatın altında kalındığı ve ‘şeffaf olmayan gizli pazarlıklarla’ yapıldığı, şirketlerin gelirlerindeki astronomik rakamlara karşılık Afrikalı işçilerin kendi topraklarından çıkarılan madenlerde çok düşük ücretlerle çalıştırıldığı biliniyor. Çin gibi kendi evinden yerli işgücünü getirenler de var. Afrika’ya göçü teşvik eden Çin, bu yöntemle kendi iç nüfus sorununa çözüm getireceğine inanıyor. Bu şeytanca hırsızlıkların kahramanları ise maalesef işbirlikçi hükûmetlerdir.

BM Ticaret ve Kalkınma Ajansı (UNCTAD) tarafından hazırlanan bir raporda Afrika’dan ağırlıklı olarak altın, elmas ve platin gibi yüksek değerli emtia hareketleriyle bağlantılı olduğu belirtilen yasa dışı sermaye çıkışı, Afrika ülkelerinin refahı için yapılması gereken sağlık, eğitim ve altyapı gibi yatırımlara engel oluyor. UNCTAD Genel Sekreteri raporla ilgili olarak şunları söylüyor: “Yasa dışı finansal akışlar Afrika’yı ve halkını umutlarından mahrum bırakıyor, şeffaflığı ve hesap verebilirliği baltalıyor ve Afrika kurumlarına olan güveni aşındırıyor ve yolsuzluk, yoksulluk ve eşitsizliği kötüleştirerek Afrika’nın kalkınmasını engelliyor.”[3]

Başta Fransa olmak üzere pek çok Avrupa ülkesi Afrika’nın zenginliklerini yeni sömürgecilik kapsamında ülkelerine transfer etmeye devam ediyor. Fransa 1961’den beri 14 Afrika ülkesinin ulusal rezervlerini elinde tutuyor, 20 civarı Afrika ülkesinin parasını basıyor. Fransız hazinesi, Afrika’dan yıllık 500 milyar dolar “kazanç ve getiri” elde ediyor. Paris’in 1960’ların başında eski sömürgeleri üzerinde kurduğu Françafrique adlı vesayet sistemi, Afrika ülkelerini ekonomik, siyasi ve askerî açıdan Fransa’ya bağımlı hâle getirmiş durumda.

Sömürgeciler, Afrika’nın kültürel varlıklarını da yağmaladılar. En değerli eserlerin yarım milyondan fazlası, yani Afrika sanatının yaklaşık yüzde 80-90’ı çalındı ve kıta dışına ihraç edildi. Örneğin Fransa, 30 Afrika ülkesinden çaldığı tarihî ve kültürel mirasa da ev sahipliği yapıyor. Müzeler kaçak yollarla getirilen eserlerle dolu. Fransa’nın Afrika kıtasındaki sömürgeci varlığı içinde Fransız eğitim sistemi ve kendi dilini öğretim stratejileri de yer almaktadır. Fransa’nın 68 milyon nüfusa sahip olduğu göz önüne alındığında, bugün 29 Afrika ülkesinde 140 milyon kişinin Fransızca konuşması kıtanın nasıl acımasız bir kültürel soykırıma uğradığını göstermektedir. Nitekim sömürgeciliğin sona ermesinden sonra bile birçok Afrika ülkesi, Fransızcayı resmî dil olarak kullanmaktadır. İngilizce ise, Zimbabve, Uganda, Zambiya, Botsvana, Namibya ve Kenya’nın resmî dilidir.

Hıristiyanlık da Avrupalı güçlerin Afrika’yı bölmek, sömürgeleştirmek ve sömürmek için yerlileri ikna ve asimilasyonunda bir kisve olarak kullanılmıştır. Hıristiyan misyonerler sömürge sürecini kolaylaştırmak için çalışmışlardır. Misyonerliğe ilişkin en kısa değerlendirmeyi Kenya’nın kurucusu olan Jomo Kenyatta yapmış. Onun “Misyonerler Afrika’ya geldiğinde bizim topraklarımız onların İncilleri vardı. Dua edelim, dediler. Gözlerimizi kapattık. Açtığımızda bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.” ifadesi misyonerliği ve arkasındaki amacı net olarak açıklamaktadır.

Türkiye’nin Afrika’daki Hamleleri

Türkiye-Afrika ilişkilerinin temeli Osmanlı İmparatorluğu’nun Afrika ile geçmişte kurduğu yakın ve samimi ilişkilere dayanmaktadır. İlişkiler 1584 yılında Portekizlilere karşı Osmanlı’dan yardım talebinde bulunulmasına kadar geri götürülebilir. Yemen valisi denizci Ali Bey’i bugünkü Kenya’nın Mombasa şehrinde yaşayan Müslümanların yardım talebini karşılamak üzere görevlendirmiştir. Doğu Afrika sahillerinde bulunan Zanzibar adasında 1960’lı yıllara kadar Sultan Abdülhamid adına hutbe okunduğu bilinmektedir. Nijer’in 124 bin nüfuslu Agadez şehrinde, cuma hutbelerinde hâlâ Osmanlı padişahlarının anıldığı söyleniyor. Yakın zamanlara kadar Sudan’da bazı camilerde verilen hutbelerde Sultan Abdülhamid’in ismi anılmaktaydı. Kıta üzerinde hâlâ canlı olan Osmanlı izlerinin onların bilinçlerinde bıraktığı derin etki, Türkiye Cumhuriyeti’nin Afrika ülkeleri ile yakınlaşmasını kolaylaştıran bir unsurdur. Bugün bile Tanzanya’da ve diğer bazı Afrika ülkesinde okutulan lise ders kitaplarında Türklerin Afrika ile yardımsever ve sömürge amaçlı olmayan ilişkileri öğrencilere öğretilmekte ve Türkiye anti-sömürgeci mücadelenin öncüsü gösterilmektedir.[4]

Uluslararası ilişkiler konusunda çok hızlı gelişmelerin yaşandığı günümüz dünyasında Türkiye, Afrika ülkelerinde çok boyutlu karşılıklı ilişkiler için adımlar atmaktadır. Hâlihazırda sadece ülkeler arasındaki ilişkiler değil, aynı zamanda kıtalararası etkileşimin de sınır tanımayan bir boyuta ulaştığı bir dönem yaşanmaktadır. Türkiye’nin Afrika ile iş birliği ve dayanışma merkezli yaptığı Afrika açılımı kapsamında, 1998 Afrika’ya Açılım Eylem Planı, 2003 Afrika Ülkeleriyle Ekonomik İlişkilerin Geliştirilmesi Stratejisi hazırlandı. Somali, Sierra Leone, Kongo, Sudan, Fildişi Sahili, Burundi, Liberya’da BM barış misyonlarına katıldı.

Türkiye’nin Afrika’daki büyükelçilik sayısı 2002’de 12 iken 2025’te 44’e ulaştı. Aynı dönemde Ankara’daki Afrika büyükelçiliklerinin sayısı da 10’dan 38’e çıktı. Son yıllarda yüzlerce karşılıklı üst düzey ziyaret gerçekleştirildi. Türkiye ile Afrika ülkeleri arasındaki ikili ilişkiler son 20 yıldır ekonomik, güvenlik, kültürel işbirliği, insani yardımlar çerçevesinde artarak devam etmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 31 Afrika ülkesine gerçekleştirdiği 53 ziyaret, Türkiye’nin Afrika’daki etkisini artırırken, kurulan güçlü diplomatik temaslar ve ortak projeler sayesinde Türkiye, kıtanın gözünde sadece bir yatırımcı değil, aynı zamanda güvenilir bir kalkınma ve diplomasi ortağı olarak konumlandı.

Ekonomik ilişkilere ilaveten Afrika ülkeleri ile kültürel ve insani ilişkileri de geliştirmek isteyen Türkiye, kıtada Türk İş Birliği ve Kalkınma Ajansı Başkanlığı (TİKA), Yunus Emre Enstitüsü ve Türkiye Maarif Vakfı gibi kurumlar vasıtasıyla Türkiye’nin yumuşak gücüne ve kültürel diplomasi faaliyetlerine önemli katkılar sunuyor. Bu kurumlar eğitim, kalkınma ve kültür alanında yaptığı yatırım ve çalışmalarla Afrika’nın yükselişine öncülük ediyor. Türkiye’yi, Türkçeyi, tarihini, kültürünü ve el sanatlarını tanıtma amaçlı kurulan ofisleriyle çeşitli sosyokültürel etkinlikler düzenliyor. 25 ülkede her yıl nitelikli ve iyi Türkçe konuşan binlerce öğrenci mezun ederek, Türkiye-Afrika ilişkilerine önemli katkı sunuyor.

Türk Hava Yolları, Afrika’da 41 ülkede 63 şehre uçuş düzenleyerek ulaşımda güçlü bir köprü oluşturuyor. 2024 itibarıyla 62 bin Afrikalı öğrenci, Türkiye Bursları kapsamında yükseköğrenim görüyor. TİKA, Afrika’daki 21 ofisi aracılığıyla, 37 Afrika ülkesinde, eğitim, sağlık ve teknik destek projeleri gerçekleştirmiştir. Kıta genelinde 7000’in üzerinde projeyi hayata geçirmiştir. Türkiye Maarif Vakfı, 27 Afrika ülkesinde 230’dan fazla okulda 25 bin öğrenciye eğitim sunarken; Yunus Emre Enstitüsü 15 ülkede 18 merkezle Türkçe eğitimi ve kültürel faaliyetler yürütüyor. Türkiye, Afrika’da sağlık altyapısını güçlendirmek amacıyla kalıcı yatırımlar yaptı. Somali’de Mogadişu Recep Tayyip Erdoğan Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Sudan’da Nyala Hastanesi ve Nijer-Türkiye Dostluk Hastanesi, bu alandaki örnekler arasında yer alıyor.[5]

Türkiye yükselen bir “orta güç” olarak, Afrika Boynuzu’nda barış ve istikrar için arabuluculuk rolü de üstlenmekte, Türkiye’nin stratejik derinliğini artırmaktadır. Somali ile Somaliland arasındaki görüşmelere katkı sağlayan Türkiye, 2024’te Etiyopya-Somali arasında Ankara sürecini başlattı. Bu kapsamda 11 Aralık 2024’te Ankara’da taraflar arasında “Ankara Deklarasyonu” imzalanmış, taraflar arasında hassas bir denge kurmayı başarmıştır. Türkiye ayrıca, Sudan Silahlı Kuvvetleri ile Hızlı Destek Güçleri arasında yaşanan çatışmada arabuluculuk görevi üstlenmiştir.

Osmanlı imparatorluk mirasını taşıyan Türkiye, ilişkilerini sömürgecilik karşıtlığı ve ortak tarih anlatıları üzerinden yürüterek yaptığı insani yardımlar ve çeşitli iş birlikleriyle Afrikalı liderler nezdindeki çekiciliğini artırıyor. Türkiye ve sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü, tek amacı insani yardım olan faaliyetlerin siyasal ve dinî bir ajandasının olmaması, muhatapları nezdinde bir saygınlık oluşturuyor. Sudan İstanbul Başkonsolosu “Yabancı Diplomatların Gözünden Türk Dış Politikası” temalı programda Osmanlı mirasının Sudan’da derin etkiler bıraktığını ve Sudan halkının Türkiye’de kendini evinde gibi hissettiğini belirtti. Konuşmasında Türkiye’nin Afrika’da sömürgeci olmayan tek aktör hüviyetiyle öne çıktığını ifade ederek “Afrika’ya gelip karşılık beklemeden, almadan veren tek beyaz ırk Türklerdir.” dedi. Türkiye uyguladığı insani politika ve faaliyetlerle kıtanın kaynaklarını sömüren ülkelerin geçmişlerini ve yeni sömürme tarzlarını deşifre etmiştir. Afrikalılar, yaşananları daha net görmeye ve aleyhlerine olan düzene itiraz etmeye başlamışlardır.

Küresel Rekabetin Odağı Olarak Afrika

Afrika, genç ve dinamik nüfusu, geniş tüketici pazarı, zengin petrol-doğal gaz kaynakları, altın, bakır, kobalt, lityum ve nadir toprak elementleri, kritik mineralleri nedeniyle küresel yarışın merkezindedir. Afrika kıtasına ilgi duyan ülkeler, kıtaya ait kaynakları ele geçirmek için her türlü siyasi, ekonomik ve askerî eylemde bulunuyorlar. Görünen o ki Birleşmiş Milletler’deki oy gücüyle de jeopolitik önem taşıyan Afrika sadece günümüzün değil, geleceğin de mücadele alanlarında rol oynanan bir yer olacaktır. Çünkü küresel oyuncular, bu bölgeyi askerî ve ekonomik çıkarlarını savunmak için bir güç üssü olarak görüyorlar.

Dünyanın en zengin bakır rezervlerinin önemli bir kısmı Kongo ve Zambiya topraklarında bulunuyor. Elektrikli araçlardan güneş panellerine, rüzgâr türbinlerine, veri merkezlerinden yapay zekâ sunucularına kadar dijital ve modern altyapının neredeyse tamamı bakıra bağlıdır. Uluslararası Enerji Ajansı, 2040’a kadar bakır talebinin dünya çapında en az yüzde 50 artacağını tahmin ediyor. Afrika, yeni enerji çağının merkezinde bulunuyor. Küresel aktörler ham maddeye ve dünyanın enerji geleceğine hâkim olmak için bu kaynağın üzerine oturmak için kıyasıya rekabet ediyor. Çin’in 40 yıldır Afrika’da uyguladığı nüfuz politikası onu ABD’nin önüne geçirmiş durumdadır.

Afrika ülkeleri, giderek yeni bir mineral Soğuk Savaşı’nın merkezine oturuyor. 62 milyar dolardan fazla değer biçilen Kenya’daki NTE rezervleri ABD ve Çin arasındaki rekabetin önemli bir odağı hâline geldi. Kongo Demokratik Cumhuriyeti, dünyanın en zengin lityum yataklarından birine ev sahipliği yapıyor. Ayrıca dünya kobalt ihtiyacının yüzde 70’ini karşılıyor. Elektrikli araç bataryaları ve yenilenebilir enerji depolaması için kritik öneme sahip lityum için Bill Gates ve Jeff Bezos’un sahibi olduğu madencilik girişimi KoBold Metals’in, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nden lityum arama izni aldığı bildiriliyor. Stratejik konumu nedeniyle, geçmişte olduğu gibi günümüzde de Afrika kıtası büyük güçler arasında rekabet alanı olmaya devam ediyor.

Fransa ile birlikte Afrika kıtasında en fazla askerî güç bulunduran ülke ABD’nin askerî faaliyetlerinin bulunduğu bölgelere baktığımızda, genelde kritik noktaları kontrol etmek amaçlı olduğu görülüyor. ABD’nin kıtadaki 54 ülkeden 50’sinde askerî unsurları bulunuyor. Kıtanın bir rekabet alanı hâline geldiğini gören ABD, Ekim 2007’de Birleşik Devletler Afrika Komutanlığı’nı kurmuştur.

Diğer taraftan, Rusya ve Hindistan da rekabet arenasına girmiş durumda. Hindistan, Afrika’ya en fazla mal satan ülkelerden birisidir. Hindistan’ın Madagaskar ve Mozambik gibi bölgelerde askeri amaçlı tesisleri bulunmaktadır. Bunların hepsi kıtayı aktif bir ortak olarak değil, sömürülmesi gereken bir yer olarak görüyorlar. Bunun yanında, Türkiye’nin insani, ticari ve askerî-teknik iş birliğini birleştiren esnek yaklaşımı, Körfez devletlerinin yatırımları, İslâmî bankacılık hizmetleri ile Rusya’nın Wagner üzerinden güvenlik ihracatı, Afrika’da etkili diğer unsurlardır.

Çin hemen hemen Afrika’nın her tarafına ve her sektörüne yayılmış olup kıtadaki ülkelere kredi musluklarını açmış durumdadır. Yol, köprü, tarım, sulama, altyapı yatırımları, insani yardım, askerî üs projeleri, silah ve savunma yardımları, doktor ve hemşire yardımı, Afrikalı öğrencilere Çin üniversitelerinde burs imkânı vermektedir. Afrika’dan ham madde, elmas, değerli maden, petrol ve doğalgaz ithalatı yapmakta, Afrika’da ekonomik işleyişin çarklarına iyice yerleşmektedir. Çin’in Afrika’ya bu ilgisi bu kıtayla ilgilenen diğer devletlerle onu karşı karşıya getirmektedir. Çin’in Afrika’daki faaliyetleri ekonomik iş birliğinin ötesine geçerek sürekli askeri ortaklıkları da kapsayacak şekilde genişlemektedir. Her yıl 2 binden fazla Afrikalı subay Çin kurumlarında eğitiliyor ve kıta genelinde yeni askerî akademiler inşa ediliyor. Bazı Afrika liderleri Çin’i sömürgeci Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak görürken, diğerleri Çin’in kıtada artan nüfuzu, artan borçlanma ve askerî bağımlılık nedeniyle oluşan yeni sömürgecilikten endişe duyuyor. Çünkü Çin’in verdiği kredileri geri ödemekte güçlük çeken ülkelerin ya kuruluşları ya da toprakları Çin tarafından rehin alınmaktadır.

Rusya ise Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi Afrika kıtasına yeniden dönmek istiyor.  Son yıllarda özellikle Afrika’daki askerî yönetimlerle iş birliğini yoğunlaştırdı. Burkina Faso, Mali ve Nijer liderlerini Moskova’da ağırlayıp iş birliği protokolü imzalaması, Kremlin’in Afrika’daki stratejik ortaklıklarını genişletme çabalarının bir parçası olarak değerlendiriliyor. Zaten Sahel bölgesindeki ülkelerin çoğu Fransa’ya karşı tutum alarak Rusya gibi ülkelerle yakınlaşmayı tercih ediyorlar. Rus paralı asker gücü Wagner’in Afrika’da etkinlik ağının genişlediği bilinmektedir. Wagner, mahalli güçlere askerî eğitim veriyor, liderlere yakın koruma sağlıyor ve enerji noktalarını koruyor. Bu hizmetler karşılığında ülkelerdeki altın ve elmas madenlerinden pay aldığı, bazı imtiyaz ve ruhsatlara sahip olduğu kaydediliyor. Wagner’in her geçen gün etkisini artırması başta ABD olmak üzere Fransa, Almanya gibi ülkeleri endişelendiriyor.

Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ni kontrol eden bir noktada bulunan küçük ülke Cibuti’de daha önceden bulunan Fransız kuvvetlerinin yanı sıra, ABD ve Çin büyük üsler kurmuş durumdadırlar. Bölge giderek daha fazla mücadele alanına dönüşüyor. Bu üslerde bulundurdukları asker ve silah kapasiteleri birçok Afrika ülkesinin ordusundan daha güçlüdür. Barışı korumak bahanesiyle her yerde fiilen bulunuyorlar.

Bu arada İsrail de rahat durmamakta, güvenliğini daha geniş bir alanda sağlamak için Kızıldeniz ve çevresindeki bazı ülkelerde ekonomik ve askerî faaliyetler yürütmektedir. Eritre âdeta Siyonist İsrail’in bir uydusu hâline gelmiştir. Geçmişte bir Osmanlı üssü bulunan Eritre açıklarındaki Dehlek adalarında şimdi İsrail askerî faaliyetlerde bulunmaktadır.

Yeni Dönemde Afrika’nın Uyanışı ve Afrika’nın Yükselişi

Hızlı ve öngörülemeyen dönüşümlerin yaşandığı bir dünyada Afrika toplumları da yeniden şekilleniyor. Ekonomik güç Batı’dan Doğu’ya ve Kuzey’den Güney’e doğru kayıyor. Teknolojik yeniliklerin hızı artıyor ve toplumsal protestoların biçimi değişiyor. Kıta liderleri de çok kutuplu dünyada küresel ekonomik yönetişim mimarisinde kendilerine bir yer bulmaları gerektiğini düşünüyorlar. Sosyal, ekonomik ve siyasi açıdan yıkıcı sonuçlar doğmaması için, büyüyen, giderek kentleşen ve eğitimli hâle gelen genç nüfusa iş ve fırsat verilmesi gerekiyor.  Çünkü artık Afrika’daki gençler iş, adalet ve eşitlik istiyor. Afrika’da yaşanan sömürgecilik faaliyetlerini bitirmek, kendi topraklarındaki kaynakların doğru şekilde yönetilmesini istiyor. Afrika’nın genç nüfusu olağanüstü enerji ve yenilik arzusuna, gücüne sahiptir. Aynı zamanda umutları, hedefleri ve hayalleri vardır. Eksik olan, potansiyellerini gerçekleştirecek fırsatıdır. Geleceğe baktıklarında, büyük fırsatlar olduğunu görüyorlar. Çünkü bölgenin büyük maden ve kritik element zenginliği büyümeyi destekliyor ve yabancı yatırımları çekiyor.

Afrika’da büyük değişimlere şahit oluyoruz. Özellikle Fransa sömürgeciliğine karşı peş peşe gelen askerî darbelerin altında yatan sebepler arasında 1950’lerin sonundan itibaren hız kazanan dekolonizasyon süreçlerinde zayıf kurumlarla sonuçlanan siyasi yapılanmalar, yolsuzluk ve kötü yönetim, etnik çekişmeler var. İlerleyen yıllarda devrimlerin yayılmasına, iş birlikçi rejimlerin sonunun geldiğine ve yeni demokrasilerin doğuşuna şahit olabiliriz. 2020-2023 yılları arasında meydana gelen askerî darbelerin ardından bölgedeki üç ülke, Mali, Burkina Faso ve Nijer Sahel Devletleri İttifakı’nı (AES) kurarak Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu’ndan (ECOWAS) ayrılacaklarını açıkladılar. Bu süreçte, bölge liderlerinin öncelikli politikaları, Batı sömürüsünden uzaklaşarak kendi kaderini tayin etmek, doğal kaynakları millileştirmek ve ekonomik egemenlik kazanmak şeklinde ifade edilebilir. Ne var ki Fransa’yı ülkelerinden kovan bu genç darbecilerin bazıları Rusya ile fazlaca haşır neşir oluyorlar. Burkina Faso’da darbe gerçekleştiğinde, darbe destekçileri ellerinde Rus bayraklarıyla meydanları doldurmuş ve Fransa karşıtı sloganlar atmıştı. Fransızlar Mali’den çekilirken boşalan üslere Rus özel savaş aparatı Wagner yerleşmişti. Nijer’de cuntayı destekleyen göstericiler ellerinde Rusya bayrağı ile gösteriler yapmıştı.

The Economist dergisi 2000 yılındaki kapaklarından birinde Afrika’yı “Umutsuz Kıta” olarak resmetmişti. Ancak daha sonra kıtanın hareketlenip büyümesi hızlanınca, 2011 sayısının kapağında “Afrika Yükseliyor” diye yazdı. 2013’teki kapakta ise “dünyanın en hızlı büyüyen kıtası” ifadesi kullanılıyordu. Rusya’da St. Petersburg’da Afrika-Rusya Zirvesi, son yapılan ABD-Afrika Liderler Zirvesi, Afrika’nın hem Doğu’nun hem de Batı’nın dikkatini çekmeye devam ettiğini gösteriyor. Forbes dergisindeki bir makalede “Afrika’nın yeni Çin” ve “önümüzdeki 20 yılın en umut verici yatırım destinasyonu” olacağı öne sürülüyor. Batı finansal krizlerle boğuşurken, Afrika servet oluşturma konusunda sınırsız fırsatlar sunan bir yer görülüyor. Kıtanın muazzam potansiyeli Afrika’nın yaklaşan yükselişini gösteriyor. Canlanan bu ilgi,  aynı zamanda Afrika’nın yeni mücadele alanı olacağını gösteriyor.

Afrika hep böyle yoksul, mağdur ve mahrum kalmayacaktır. Kıta ülkelerinin sahip oldukları potansiyel ham madde kaynakları, insan gücü ve yurt dışında yetişen eğitimli Afrikalıların, ilerleyen yıllarda kıta ülkelerinin yapacağı kalkınma hamlelerinde karşılaşacakları fırsatları çok iyi değerlendirmelerini kaçınılmaz kılacaktır. Yatırımcıların avlanmak için sıraya girdiği, küresel ilginin arttığı, ekonomik nabzı hızlanan Afrika’nın uzun vadeli büyüme beklentilerinin güçlü olduğu ve küresel eğilimlerin yanı sıra kıtanın sosyoekonomik ve politik yapısındaki iç dönüşümlerden de destek aldığı konusunda fikir birliği var. Stratejik değeri artan Afrika, zihnî kölelikten kurtulup, zihnini özgürleştirdikçe kara(n)lıktan daha aydınlık bir geleceğe doğru koşarak ilerleyecek gibi gözükmektedir.

[1] Doç. Dr. Ahmet Kavas, Türkiye'nin Afrika'ya Yönelmesinde Küreselleşmenin Etkisi, TASAM Stratejik Rapor No: 19, Mayıs 2007.

[2] Cezayir’de sömürgecilik ve direniş için bk. Frantz Fanon, Cezayir Bağımsızlık Savaşının Anatomisi, çev. Kamil Bilgin Çileçöp, Pınar Yayınları, İstanbul, 2009.

[3] https://news.un.org/en/story/2020/09/1074052

[4] Hasan Öztürk, Afrika Vizyon Belgesi, BİLGESAM, 2004.

[5] https://www.sde.org.tr/turkiye/turkiye-nin-etkisi-afrika-genelinde-hizla-artiyor-haberi-59708

 

Metin Alpaslan / Umran Dergisi Aralık 2025

ABD-İSRAİL VE İRAN SAVAŞI’NIN BÖLGESEL VE KÜRESEL ETKİLERİ

  Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Nisan 2026-380. Sayı İran’da, evvela 28 Aralık 2025’te ekonomik sıkıntılar ileri sürülerek Tahran’da rejim...