1 Temmuz 2026 Çarşamba

15 TEMMUZ’UN BİTMEYEN TARTIŞMALARI VE MUHASEBESİ

 Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Temmuz 2026-383. Sayı

15 Temmuz 2016 gecesindeki darbe girişimi, Türkiye’nin siyasi tarihi, toplumsal hafızası ve uluslararası ilişkileri açısından son derece karmaşık, çok boyutlu ve hâlen üzerinde büyük tartışmaların yürütüldüğü bir dönüm noktasıdır. Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ), kurduğu vesayet sistemini kaybetmemek için cüret ettiği bir kalkışmadır. Darbe girişimi, şiddetli çatışmalara, kitlesel tutuklamalara ve önemli siyasi sonuçlara sebep olmuş, olağanüstü hâl ilanına ve ordu ile kamu hizmetlerinde yaygın tasfiyelere yol açmıştır.

Örgütün devlet içindeki illegal yapılanmasının deşifre olmaya başlaması ve yaklaşan Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) toplantıları gibi süreçlerdeki tasfiye riski, örgütü hayatta kalma refleksine itmiştir. FETÖ subaylarının YAŞ kararlarıyla bir gecede tasfiye edileceğini ve hâkimiyetlerini tamamen kaybedeceklerini anlayan şebeke, devletin silahlı gücünü kullanarak YAŞ toplantısı öncesi 15 Temmuz’da hükûmeti devirmeye çalışmıştır. Bu hamleyle devlet mekanizmasını felç edip, kendi vesayet düzenlerini kurmayı hedeflemişlerdir.

17-25 Aralık 2013 tarihlerinde hükûmete ve bazı iş adamlarına yönelik gerçekleştirilen operasyonlar, devamında MİT tırları operasyonu ile orduyu itibarsızlaştırma hareketleri, uzun bir darbe hazırlığı yapıldığının bir göstergesidir. Örgüt, diyalog, hoşgörü gibi yaftalar altında geniş bir yelpazede herkese kapılarını açmış, Abant toplantıları ile topluma kendini bir demokrasi platformu gibi sunmuştur. Eğitim alanına özel bir anlam yüklemiş, etrafında toplanan öğrencilere evlerde ve yurtlarda özel eğitimler vermiştir. Eğitim kurumları ve dershaneler üzerinden devşirdiği insan kaynağını, şaibeli usullerle yargı, ordu ve emniyet birimlerine yerleştirmiş, bir taraftan tüm devleti içeriden ele geçirirken diğer taraftan da sivil toplumda örgütlenmiştir. Emniyet ve yargıya sızan unsurlar; sahte deliller üreterek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kurmay yapısını tasfiye etmek amacıyla Ergenekon ve Balyoz gibi davaları birer silah olarak kullanmıştır.

Darbe Girişimi İçinde Başka Gruplar da Var mıydı?

15 Temmuz darbe girişiminde FETÖ mensupları dışında başkalarının da yer alıp almadığı sorusu çokça tartışılmıştır. İddianameler, dava dosyaları ve yargılamalar, darbe girişiminin örgütlü, sistematik ve karar verici iradesinin FETÖ olduğunu kesin bir şekilde ortaya koymuştur. Adil Öksüz, Kemal Batmaz gibi isimlerin askerî üslerdeki varlığı ve talimatları, bunun müşahhas örnekleridir. Ancak yargılamalar ve askerî analizler, FETÖ mensubu olmadığı hâlde o gece darbe faaliyetine bilmeden katılan veya destek veren bazı memnuniyetsiz unsurların varlığını göstermiştir. Dönemin Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş, bir televizyon programında; “Ben bu işin farklı grupların müşterek hareketi olabilir ihtimali üzerinde duruyorum. Motor güç FETÖ’dür. Ancak bu yapı devletin her yerine sızmış olsa da ordu içinde tek başına bu cüretkâr kalkışmayı yaparken diğer bazı unsurlarla da temas kurmuş olabilir.”[1] demiştir.

Bunlardan birinci grup emir-komuta zinciri tuzağına düşen maniple edilmiş askerî personelden oluşmaktadır. Rütbesiz erler, askerî öğrenciler ve bazı alt rütbeli subaylar, olayın bir darbe girişimi olduğunu bilmeden kışlalardan çıkarılmıştır. İkinci grup ise kariyerist ve menfaatçi askerlerdir. FETÖ ile organik ya da ideolojik bağı bulunmayan, ancak darbenin başarılı olacağına inanarak son anda güç dengesine göre saf tutan, makam/mevki beklentisiyle kalkışmaya destek veren bazı subayların olduğu mahkeme kayıtlarına geçmiştir. Üçüncü grup ise, hükûmet muhalifliği üzerinden olaya eklemlenenlerdir. Mevcut hükûmete veya Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı duydukları derin öfke sebebiyle, darbenin arkasında kimin olduğuna bakmaksızın hükûmetin devrilmesini fırsat gören bazı seküler/ulusalcı eğilimli askerler ve sivil kimselerdir.

Darbecilerin kendilerine “Yurtta Sulh Konseyi” adını vermeleri ve okuttukları darbe bildirisinde yoğun şekilde Atatürkçü, seküler ve klasik TSK reflekslerini yansıtan bir dil kullanmaları; kendilerini klasik bir darbe gibi göstererek taban desteği devşirme ve asıl kimliğini gizleme stratejisidir. TSK içindeki Kemalist muhalif subayları da ürkütmeden kendi yanlarına çekme veya en azından tarafsız kalmalarını sağlama hamlesidir. Analistler, darbenin hemen ertesinde orduyu tamamını ürkütmemek ve halk direnişini bastırmak için kısa vadeli bir koalisyon veya vitrin yönetimi kurulabileceğini var sayıyorlar. Yani başlangıçta FETÖ mensubu olmayan ama hükûmet muhalifi bazı Kemalist generaller vitrine çıkarılarak “TSK emir-komuta içinde müdahale etti” imajı verilebilir ihtimali dile getiriliyor.

FETÖ Nasıl Bir Örgüt?

FETÖ’nün uluslararası bağlantıları, ABD ile ilişkileri, NATO çevrelerinde bulunan mensupları ve Batı’nın darbe karşısındaki tavrı, darbe teşebbüsünün sadece iç dinamiklerle açıklanamayacağını göstermektedir. 15 Temmuz’un arkasında sadece Türkiye içindeki aktörler değil, uluslararası güç merkezleriyle ilişkili unsurların bulunduğu, daha geniş bir jeopolitik ağın parçası olduğu yönünde ciddi yorumlar vardır. Bu tezin en büyük dayanakları şunlardır:

  • FETÖ’nün lider kadrosunun ve Fetullah Gülen’in uzun yıllardır ABD’de ikamet etmesi ve iade taleplerine karşılık verilmemesi,
  • Darbe gecesi ve sonrasında bazı Batılı ‘müttefiklerin’ ve NATO yetkililerinin açıklamalarının darbeyi kınamakta gecikmesi veya durumu itidal çağrısı gibi muğlak ifadelerle geçiştirmesi,
  • Dönemin bazı ABD’li generallerinin, darbe girişimi sonrasında tutuklanan askerî personelden bahsederken “Yakın müttefiklerimiz hapse atıldı.” şeklindeki ifadeleri,
  • Darbe gecesi Ankara’yı bombalayan uçaklara yakıt ikmali yapan tanker uçaklarının, bir NATO üssü olan İncirlik’ten kalkması ve üssün Türk komutanının darbe girişimi içinde yer alması,
  • FETÖ’nün uzun yıllar Batı ülkelerinde güçlü ağlar kurması,
  • NATO görevlerinde bulunmuş bazı subayların darbe davalarında adlarının geçmesi ve darbe sonrası bazı darbeci askerlere NATO ülkelerinin sığınma hakkı vermesi gibi hususlar göz önüne alındığında FETÖ darbesinin NATO bağlantılı bir operasyon olduğu tezini kuvvetlendirmektedir.
  • Batılı istihbarat servisleriyle ilişkiler. Aşağıda verdiğimiz bazı örnekler örgütün faaliyetlerini bir ya da birkaç istihbarat servisinin şemsiyesi altında geliştirdiği düşüncesini güçlendirmektedir.

(a) Stratejik devlet kuruluşlarında kritik görevlerde bulunan FETÖ mensuplarının, sahip oldukları bilgi ve belgelerle yabancı ülkelere kaçması, (b) Örgütün kod isim ve operasyonel hat/telefon kullanma gibi gizliliğe ilişkin yöntemler uygulaması, (c) Stratejik kurumlarda ortam dinlemesi yapması, telefon kayıtlarını ele geçirerek yasa dışı dinlemeler gerçekleştirme ve delil üretme gibi illegal faaliyetlerde bulunması, (d)  Gülen’in ABD’den ikamet izni alabilmesi için referans olan şahıslar arasında, eski CIA yetkilileri Graham Fuller ve George Fidas’ın da bulunması.

Şurası son derece açıktır ki Fetullah Gülen’i sonraki yıllar için hazırlayanlar onun her yönüyle stratejisini, taktiklerini, plan ve planlamalarını, yöntem ve söylemlerini hazırlayıp Türkiye sosyolojisine uygun dinî kavram, sembol ve değerleri istismar etmesinin önünü açtılar.[2]

Darbe Girişimi ile İlgili Bilinemeyen Noktalar

15 Temmuz başarılı olsaydı, ülkede nasıl bir idarenin kurulacağı, FETÖ ile başka gruplar arasında nasıl bir iş birliğinin oluşacağı konusunda bir tahminde bulunmak zor görünmektedir.  O gece ordu içindeki bazı ilişkiler, komutanlar arasındaki diyaloglar ve gidiş-gelişler hakkında da üzerinden on yıl geçmesine rağmen tam bir açıklık bulunmamaktadır. O kanlı gecede Akıncı Üssü, Genelkurmay karargâhı ve Moda Deniz Kulübü gibi stratejik noktalarda yaşanan trafikte askerler ve siyasiler arasında bir pazarlık yapılmış mıdır? Eğer yapıldıysa hangi konularda ne gibi bir pazarlık yapıldı bilemiyoruz. Bu konuda gri alanlar bulunmaktadır.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ifadesinde, Akıncı Üssü’nde darbeci generallerin kendisine bildiriyi imzalatmak istediğini, Hakan Evrim’in “Dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fetullah Gülen ile görüştürürüz.” diyerek ikna etmeye çalıştığını belirtmiştir. Akar bu teklifleri sert bir dille reddettiğini söylemiştir. Buradaki pazarlık, darbecilerin komutanlara “Bizimle hareket ederseniz yerinizi korursunuz, aksi takdirde sonuçlarına katlanırsınız.” dayatmasıdır. Ordunun en üst meşru lider kadrosunu yanına çekemeyen, hatta 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar gibi kritik generallerin televizyona çıkıp “Bu kurumsal bir darbe değildir, cunta hareketidir.” demesini engelleyemeyen bir kalkışmanın başarı şansı askerî açıdan zaten yok denecek kadar azdı.

O gecenin en büyük gidiş-geliş ve pazarlık tartışması eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk üzerinden yürütülmüştür. Öztürk, darbenin askerî lideri olmakla suçlanırken, kendi ifadesinde Akıncı Üssü’ne Hulusi Akar’ın ricasıyla gittiğini ve darbeci genç subayları “bu işten vazgeçmeleri için ikna etmeye çalıştığını” iddia etmiştir. Bu iddia, darbe gecesi taraflar arasında saatler süren ve basına tam yansımayan bir “orta yol bulma veya teslim olma” pazarlığının döndüğünün işaretlerinden biridir.

Mesai bitmeden önce Genelkurmay karargâhından ardı ardına gelen emirler ve görülen hareketlilik, darbe girişiminden haberdar olunduğunu ortaya koymaktadır. O gece saat 21.00 ile gece yarısı 02.00 arasında, Türkiye genelindeki birçok askerî birlikte tam bir sessizlik ve izleme dönemi yaşandı. Bir bekle-gör politikası izlendi. Pek çok garnizon komutanı, darbenin nereye evirileceğini görmek için telefonlarını kapattı veya net emirler vermekten kaçındı. Darbenin başarısız olacağı saat 02.00’den sonra netleşince, o saate kadar sessiz kalan bazı komutanlar ardı ardına “Devletimizin ve milletimizin emrindeyiz.” açıklamaları yapmaya başladı. Bu durum kurumsal bir pazarlıktan ziyade bireysel bir pragmatik saf tutma hamlesi olarak da yorumlanabilir miydi, bilemiyoruz.

15 Temmuz gecesi, homojen ve kusursuz işleyen bir mekanizmanın olmadığı anlaşılıyor. Paniğe kapılan, üst komuta kademesini ikna edemeyen ve ordu içindeki Özel Kuvvetler, 1. Ordu diğer güç odaklarıyla anlık güç pazarlıklarına girişen ancak her aşamada zemin kaybeden darmadağınık bir cunta oluşumunun çırpınışları vardı. Bu da ister istemez insanın aklına haklı olarak “Bu ne biçim darbe?” sorusunu getiriyordu. Çünkü 15 Temmuz gecesindeki askerî hareketlilik, askerî literatürdeki klasik darbe doktrinine ve Türkiye’nin tarihindeki darbelerine tamamen aykırı, yapısal mantık hataları ve anomalilerle doluydu.

Darbeler genellikle sabaha karşı 03.00-04.00 gibi, halkın uyuduğu, iletişimin en zayıf olduğu, sokakların boş olduğu saatlerde yapılır. 15 Temmuz ise cuma akşamı saat 21.30-22.00 civarında, yani hayatın, trafiğin ve iletişimin en canlı olduğu, insanların ekran başında bulunduğu bir saatte başladı. İstanbul gibi büyük bir şehirde darbe yapmak, şehrin iki yakasını bağlayan köprüyü tek taraflı kapatmakla başlamaz. Tankların köprü üzerinde trafiğin ortasında kalması, askerî olarak hiçbir stratejik amaca hizmet etmediği gibi sadece olayı erken ilan etmeye yaradı. Devletin zirvesini eş zamanlı yakalayıp enterne etmek yerine, köprü kapatmak gibi sembolik ama işlevsiz bir hareketle başlanması darbeciler açısından bir taktik hataydı.

Klasik bir darbede ilk hedef radyo, televizyon, internet ve telekomünikasyon altyapısını tamamen felç etmektir. 15 Temmuz’da darbeciler TRT’yi basıp bildiri okuttular ancak o sırada özel televizyon kanalları, internet, sosyal medya ve GSM şebekeleri tamamen açık kaldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir özel televizyon kanalına bağlanıp halkı sokağa çağırması, darbenin kırılma noktası oldu. Teknolojik ve iletişimsel altyapıyı kontrol altına almayı akıl edemeyen bir darbe planı, askerî açıdan büyük bir amatörlük şeklinde yorumlandı.

Darbeler genellikle “kamu düzenini sağlamak” iddiasıyla yapılır ve ordu halkla karşı karşıya gelmemeye çalışır. 15 Temmuz’da ise kendi halkına pervasızca ateş açan, Meclis’i ve Emniyet binalarını bombalayan rasyonellikten uzak asimetrik bir terör ve şiddet dalgası görüldü. Bu kadar amatörce, saçma ve mantık hatasının, zamanlama krizinin ve stratejik zafiyetin askerî bir akılla yapılamayacağını, dolayısıyla sürecin başarısız olmaya mahkûm, kontrollü bir senaryo olabileceği zehabını doğurdu.

Örgütün Mevcut Durumu

Örgütün en büyük kırılma noktalarından biri, kurucusu ve mutlak otoritesi Fetullah Gülen’in Ekim 2024’teki ölümüdür. Örgütün sorgulanamaz lider eksenli yapısı bu ölümle birlikte ağır bir darbe almıştır. Karizmatik liderin yokluğu, tabanda ciddi bir sorgulamaya, ideolojik çözülmeye ve yolunu ayırma eğilimlerine yol açmaktadır. Gülen sonrası dönemde örgüt içinde çok ciddi bir liderlik ve milyarlarca dolarlık finansal kaynağı kimin yöneteceği kavgası baş göstermiştir. Yapı, Cevdet Türkyolu ve Mustafa Özcan gibi isimlerin başını çektiği ABD kanadı ile Abdullah Aymaz gibi isimlerin kontrolündeki Avrupa kanadı arasında yapısal olarak bölünmüştür. Geçmişteki o bir ve bütün, mutlak itaatkâr ve devleti ele geçirmeye odaklanmış canlılığa sahip değildir. Yapı biçim değiştirerek, fraksiyonlara bölünerek ve faaliyet alanlarını kaydırarak varlığını sürdürme çabasındadır.

FETÖ, 15 Temmuz öncesindeki o devasa ve kurumsal operasyonel kapasitesini, finansal gücünü ve devlet aygıtı üzerindeki doğrudan kontrolünü büyük ölçüde kaybetmiştir. Örgütün yeni adam devşirme kapasitesi neredeyse sıfırlanmıştır. Türkiye’de örgütün kitlesel veya kurumsal bir hareket alanı kalmamıştır. Güvenlik güçlerinin ara vermeksizin düzenlediği operasyonlar, yapının Türkiye’de kalıcı bir organizasyon kurmasını engellemektedir. Ancak gözaltına alınanlar arasında çok sayıda aktif görevde TSK personeli, bürokrat ve kamu çalışanının bulunması da endişeleri derinleştirmektedir.

Türkiye içinde çöken örgüt, ağırlık merkezini tamamen yurt dışına kaydırmıştır. Batı ülkelerinde bazı eğitim kurumları, düşünce kuruluşları ve şirketler eliyle ekonomik varlıklarını koruyan lobicilik odaklı bir istihbarat aparatı ve dezenformasyon odaklı küresel bir şebeke formuna dönüşmüştür.

Darbe girişiminden bu yana yapılan tüm temizlik operasyonlarına rağmen örgüt hâlâ hayatiyetini kaybetmiş gibi gözükmüyor. Örgüt, Türkiye’de “Gaybubet” adı verilen hücre evleri üzerinden varlığını gizlice sürdürmeye, okullardan öğrenci devşirmeye, cezaevindeki üyelerinin ailelerine finansal destek sağlamaya ve ByLock yerine yeni şifreli haberleşme yöntemleri kullanmaya çalışmaktadır.

Örgütün yeniden yapılanma ve örgütsel canlılığı korumak amacıyla para yardımı yaptıkları, yapının devamlılığını sağlamak ve adli işlem görmüş şahısların örgüt bağının kopmaması için yurt dışından gönderilen paraların dağıtıldığının tespit edildiği medya haberlerine yansımaktadır. Örgütün yurt içi ve yurt dışından topladığı paralarla zincir işletmeler kurarak ekonomik yapılanma arayışında olduğu da güncel yapılanmaya ilişkin soruşturma belgelerinde zikredilmektedir.

15 Temmuz’u Farklı Kılan Hususiyetler

Türkiye siyasi tarihinde ordunun her on yılda bir sivil ve meşru yönetime müdahale ettiği bilinmektedir.  27 Mayıs 1960’tan 27 Nisan 2007’ye askerler bazen emir-komuta zinciri içinde bazen cunta olarak bazen postmodern yöntemle bazen de e-muhtıra ile namlunun ucunu göstererek hükûmetleri görevden uzaklaştırmaya teşebbüs ettiler. Ancak 15 Temmuz, diğer darbelerde bulunmayan hususiyetleri bakımından farklı bir kırılma noktasıdır. Emir-komuta zinciri içinde hareket eden geleneksel bir cunta yerine, içine sızan bir örgüt tarafından ordunun bir araç olarak kullanılması, 15 Temmuz’u diğer darbelerden ayırmaktadır.

Diğer darbelerde rastlanılmayan şekilde, 15 Temmuz’da TBMM binası bombalanmış, istihbarat örgütü kuşatılmış, özel harekat merkezi vurulmuş, televizyonları basılmış, Genelkurmay Başkanı esir alınmış, 251 kişi hayatını kaybetmiştir. 36 darbecinin öldürüldüğü bu kalkışmada asıl amaç, devlet kurumlarını ele geçirerek Türkiye’yi geri dönüşü olmayan bir kaosa sürüklemek, bir iç savaş ve kardeş kavgası felaketine götürmekti. Başarılı olma durumunda Türkiye, kitlesel tutuklamaların yaşandığı, hukukun tamamen askıya alındığı ve muhtemelen ordunun kendi içinde de uzun süreli bir iç çatışma ve istikrarsızlık sarmalına gireceği bir döneme sürüklenecekti.

Türkiye siyasi tarihinde ilk defa sivil halk tanklara, uçaklara ve silahlı darbecilere karşı sokağa inip direnerek darbenin seyrini değiştirdi. TBMM darbe girişimine karşı yekvücut olmuş, farklı partilere mensup milletvekilleri Meclis’in üzerine bomba yağarken darbeye karşı durmuş, milletin verdiği emaneti korumaya kararlı olduklarını göstermişlerdir. Ağır silahların ve askerî havacılık unsurlarının doğrudan şehir merkezleri ile darbeye karşı çıkan sivillere karşı kullanılması sebebiyle, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı kalkışması olarak kayıtlara geçmiştir.

15 Temmuz, hükûmetin ve Cumhurbaşkanı’nın teslim olmak yerine milleti direnmeye davet etmesi ve medyanın darbe karşıtı yayınlara devam edebilme özelliği ile önceki darbelerden ayrılmaktadır. Türkiye, tarihindeki diğer klasik darbelerden farklı olarak, generallerin değil, FETÖ yöneticilerinin emirleri doğrudan örgüt elebaşından alıp rütbeli askerlere ilettiği, perde arkasından komuta ettiği hibrit bir cunta rejimiyle karşı karşıya kalacaktı.

15 Temmuz’un Ordu Yapılanmasına ve Asker-Sivil İlişkilerine Etkisi

15 Temmuz darbe girişimi, TSK’nın kurumsal yapısı, eğitim sistemi, komuta kademesi ve sivil-asker ilişkileri açısından Cumhuriyet tarihinin en köklü ve radikal dönüşümlerine yol açmıştır. Örgütün çocuk yaştaki elemanları vasıtasıyla sızdığı askerî okullar lağvedilerek askerî eğitim sistemine radikal bir neşter vuruldu. Harp okulları kapatılarak yeni kurulan sivil yönetimdeki Millî Savunma Üniversitesi çatısı altında toplandı. Harp okullarına artık sadece sivil liselerden öğrenci alımı dönemi başladı. Üniversitenin rektörlüğüne sivil bir akademisyen atandı.

Bu değişikliklere demokratikleşme ve kurumsal boyut açısından bakıldığında müspet veya menfi bakan iki farklı görüş ortaya çıkmaktadır:

Müspet bakanlar aşağıdaki değişiklikleri, ordunun demokratik sivil denetim altına alınması, sivil iradeye tabi olması ve darbe geleneğinin kırılması olarak görüp savunmaktadır:

  • Ordunun devlet içinde devlet gibi davranmasın sağlayan otonom mekanizmalar tasfiye edilmiştir.
  • Genelkurmay Başkanlığı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları doğrudan Millî Savunma Bakanlığı’na bağlanmış, TSK’nın geleneksel özerk yapısı sonlandırılarak yürütmenin emrine verilmiştir.
  • İttihat Terakki’den başlayıp Cumhuriyet tarihi boyunca siyasi hayata müdahale eden kurumsal askerî vesayet mekanizması dağıtılmış, TSK’yı siyaset üreten veya muhtıra veren otonom bir güç olmaktan çıkarıp, tamamen yürütmeye bağlı teknik bir savunma aygıtına dönüştürmüştür.
  • TSK’nın bütçesi, harcamaları ve insan kaynakları sivil bürokrasinin ve Sayıştay gibi kurumların denetimine açık hâle getirilmiştir.
  • Disiplin mahkemeleri dışında kalan tüm askerî mahkemeler ve Askerî Yargıtay kapatılıp, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının önü açılarak hukukta çift başlılığa son verilmiştir.
  • Gülhane Askerî Tıp Akademisi (GATA) ve tüm askerî hastaneler Sağlık Bakanlığı’na devredilmiştir.
  • Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı, askerî yapıdan çıkarılarak iç güvenlik odaklı birer kolluk kuvveti olarak İçişleri Bakanlığı’na bağlanmıştır.
  • YAŞ’ın yapısı değiştirilmiştir. Eskiden askerlerin çoğunlukta olduğu ve terfilere karar verdiği bu kurula Cumhurbaşkanı yardımcısı, Adalet, Dışişleri, İçişleri, Hazine ve Maliye, Millî Eğitim ve Millî Savunma bakanları dâhil edilerek ordudaki terfi, tasfiye ve emeklilik kararlarında sivil iradenin mutlak çoğunluğu sağlanmıştır.
  • Cumhurbaşkanı’nın kuvvet komutanlarına ve bağlı birimlere doğrudan emir verebilmesi ve bu emirlerin Genelkurmay Başkanı’nın onayına gerek kalmaksızın derhal yerine getirilmesi yasal güvenceye bağlanmıştır.

Menfi açıdan bakanlarsa;

  • Ordunun kurumsal hafızasının zarar gördüğünü,
  • Savaş anında sevk ve idare zafiyeti riskini artırdığını,
  • YAŞ ve askerî okullara giriş süreçlerinin tamamen sivil siyasetçilerin kontrolüne geçmesi gibi gerekçelerle orduda liyakat yerine siyasi sadakat arayışının öne çıkabileceğini,
  • Harp okulları ve askerî liseler gibi asırlık eğitim kurumlarının kapatılmasının, ordunun kendine has kurum kültürünü ve aidiyet duygusunu zedelediğini,
  • Askerî hastanelerin ve GATA gibi kurumların sivilleşmesi sürecinde, cephe gerisi askerî tababet ve savaş cerrahisi gibi alanlarda uzmanlık kaybı yaşandığı, uzman sayısındaki düşüş sebebiyle acil tıbbi tahliye süreçlerinde zafiyet oluşturabileceğini ileri sürerek değişiklikleri eleştirmektedirler.

15 Temmuz Kontrollü Bir Darbe miydi?

Bu soru Türkiye’nin en tartışmalı siyasi meselelerinden biri olarak uzun zaman bilhassa CHP tarafından dile getirildi, hâlen kimi mahfiller bu soru etrafında birtakım olumlu yorumlarda bulunmaktadır. Devletin ve iktidarın darbe girişiminden önceden haberdar olduğu, darbeyi engellemek yerine belirli ölçüde gerçekleşmesine izin verdiği ve sonrasında ortaya çıkan sonuçları kendi lehine kullandığı iddia edilmektedir. Bu iddia için bugüne kadar kesin ve tartışmasız kabul edilecek yeterli delil henüz ortaya konmuş değildir. 15 Temmuz’un bir darbe girişimi olduğu aşikârdır. Ama şüphe uyandıran ve araştırılmaya değer görülen bazı hususlar da kafaları karıştırmaktadır.

Darbe hazırlığına ilişkin bazı istihbarat bilgileri önceden alınmış, darbe günü saat 14.30 civarında Binbaşı O.K. MİT Müsteşarlığı’na giderek Hakan Fidan’a bir hareketlilik olacağını ihbar etmiştir. Öğle saatlerinde alınan bu ihbara rağmen Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ı derhal bilgilendirmemiş, devletin zirvesi resmin tamamını ancak saat 21.00-22.00 sularında darbeciler harekete geçince net olarak görebilmiştir. Hava sahasının kapatılması gibi tedbirlerin askerî kışlalardaki hareketliliği durdurmaya yetmediği ve darbenin öngörülebilir ve önlenebilir olduğu gibi iddialar kontrollü darbe tezinin dayanağı olarak ileri sürülmektedir.

İstihbaratın darbe hazırlığından önceden haberdar olduğu hâlde, darbeyi başlamadan engellemek yerine, sonrasındaki siyasi kazanımları; olağanüstü hâl ilanı, cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi değişikliği, kitlesel tasfiyeler elde etmek amacıyla kontrollü bir şekilde başlamasına göz yumulduğu iddia edilmektedir. Darbe sonrasında devlet kurumlarında gerçekleştirilen geniş çaplı tasfiyelerin hızı ve kapsamı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbe gecesi İstanbul’a indiğinde bu kalkışma için “Bu hareket Allah’ın bize büyük bir lütfudur.” ifadesini kullanması. Sonrasındaki olağanüstü hâl uygulamaları ile devlet kadrolarının ve ordunun çok sayıda görevden ihraç gerçekleştirilerek yeniden yapılandırılması, iddiayı savunanlar tarafından darbenin siyasi bir kaldıraç işleviyle kullanıldığının delili sayılmaktadır.

Darbecilerin planlarında görülen bazı koordinasyon eksiklikleri ve amatörlükler, darbenin kilit isimlerinden olduğu iddia edilen Adil Öksüz’ün Akıncı Üssü yakınlarında yakalandıktan sonra hızla serbest bırakılması ve ortadan kaybolması, Meclis Araştırma Komisyonu raporunun tam netleştirilmemesi bu şüpheleri besleyen unsurlar olarak öne sürülmektedir. Bu hususlar sebebiyle bazı analistler “darbe sürpriz değildi” veya “devletin bazı unsurları yaklaşan tehlikeyi kısmen biliyordu” görüşünü savunmaktadır. Ancak bundan, darbe iktidar tarafından planlandı veya kontrollü şekilde yürütüldü sonucu çıkmaz. Bu iddia çok daha güçlü deliller gerektirir ve şu ana kadar bunu kesin şekilde ispatlayan deliller ortaya konmuş değildir. 15 Temmuz’da yaşananlar; savaş uçaklarının Meclis’i bombalaması, Cumhurbaşkanı’nın kaldığı otele suikast timi gönderilmesi, köprülerin kapatılması gibi eylemler, askerî açıdan kontrol altında tutulabilecek bir simülasyonun çok ötesindedir.

Uçaktan atılan tek bir bombanın veya açılan bir ateşin Cumhurbaşkanı, Başbakan veya üst düzey yöneticilerin ölümüne yol açabileceği bir ortamda, hiçbir siyasi iradenin böyle bir kumarı oynayamayacağı belirtilmektedir. Hiçbir hükûmetin, kendi ordusunun neredeyse yarıya yakın kısmını ihraç edemeyeceği, binlerce hâkim, savcı ve polisi tasfiye etmek zorunda kalamayacağı, devlet mekanizmasını felç edecek ve ekonomiyi sarsacak bu derece yıkıcı bir kaosu kendi eliyle provoke etmeyeceği, bunun “devlet intiharı” anlamına geleceği belirtilmektedir.

15 Temmuz’un Toplumsal Yansımaları

Darbe girişimi ve sonrasındaki süreç, yalnızca siyasi ve askerî yapıyı değil, Türkiye’nin toplumsal dokusunu, aile ilişkilerini, değerler sistemini ve vatandaşlık bilincini de derinden sarsmıştır. İnsanların birbirine şüpheyle yaklaştığı bir güvensizlik iklimi oluşmuştur. İnsanların birbirini asılsız veya abartılı iddialarla ihbar etmesi, toplumsal ahlakı ve dayanışma ruhunu aşındırmıştır. Gerek devlet kadrolarında gerekse gündelik yaşamda komşunun komşuya, iş arkadaşının diğerine duyduğu güven ağır yara almıştır. Soruşturmalar sürecinde kişisel husumetlerin, iş yerindeki rekabetlerin veya ailevi kavgaların faturası “Fetullahçı” suçlamasıyla kesilmeye başlanmıştır. Eşlerin birbirini suçlaması, anne-babanın evladıyla bağını koparması veya cezaevi/firar süreçleri sebebiyle binlerce aile bölünmüştür. Çocukların anne veya babasız büyümesi, ailelerin ekonomik çöküş yaşaması toplumsal yapının en temel biriminde ağır travmalar yaratmıştır. Anne-babası tutuklanan veya ihraç edilen binlerce çocuk, okul hayatında, mahallede ve sosyal çevrede akran zorbalığına ve sistematik dışlanmaya maruz kalmıştır. Bu durum, devlete ve topluma kırgın, öfkeli bir kuşak doğmasına yol açmıştır.

Yargı süreçlerinde suça doğrudan karışanlarla, örgütün banka, sendika, okul gibi yasal görünümlü kurumlarıyla temas kurmuş geniş kitleler arasındaki ayrımın zaman zaman belirsizleşmesi, büyük bir kitleyi potansiyel suçlu konumuna düşürmüştür. Kanun hükmünde kararnamelerle görevden uzaklaştırılan ve sosyal olarak dışlanan yeni bir damgalanmış kesim oluşmuştur. FETÖ’den boşalan kamusal alanlara sadakat testiyle ve farklı dinî/siyasi grupların referanslarıyla atamalar yapıldığı algısı, toplumda adalet ve eşit fırsat inancını zedelemiştir.

Olağanüstü hâl uygulamaları ile oluşturulan güvensizlik ortamı, liyakat endişesi ve baskıcı atmosfer sebebiyle, suçla hiçbir bağı olmayan binlerce eğitimli, doktor, mühendis ve akademisyen genç geleceğini yurt dışında aramaya başlamıştır. Bu durum ülkenin entelektüel ve beşeri sermayesini aşındırmıştır. Kurunun yanında yaşın da yanması sebebiyle, ceza hukukunun en temel ilkesi “suçun şahsiliği” prensibi zedelenmiş, toplumun adalet mekanizmasına inancını sarsmıştır.

Kanun hükmünde kararnamelerle binlerce derneğin, vakfın ve sendikanın kapatılması, meşru sivil toplum faaliyetlerini de korku nesnesi hâline getirmiştir. Vatandaşlar hayır işlerine girmekten, derneklere üye olmaktan veya yasal protestolara katılmaktan “başım belaya girer.” düşüncesiyle çekinir olmuştur.

Şirketlere kayyum atanması, mal varlıklarına el konulması ve ihraçlar sebebiyle on binlerce esnaf ve iş insanı ekonomik olarak tasfiye edilmiştir. Bu durum, alt ve orta sınıftan gelip eğitimle/ticaretle sınıf atlama imkânı bulan Anadolu sermayesinin sosyal hareketlilik damarını kesmiştir. Kamudan ihraç edilen veya pasaportuna el konulan bireylerin özel sektörde bile iş bulmasının zorlaştırılması, kamusal ve ekonomik hayatın tamamen dışına itilmeleri, sosyolojik literatürde “sosyal ölüm” olarak tanımlanan bir çaresizlik ve intihar dalgasını beraberinde getirmiştir.

Değerleri Çürüten Bir Hareket

15 Temmuz’un etkisiyle kavramlar da kirlendi ve zehirlendi. En ulvi kavramlar, en aşağılık eylemlerin ambalajı yapıldı. Yıllarca dini, manevi ve ahlaki değerleri istismar ederek büyüyen bu yapının devlete silah doğrultması, himmet, hizmet, cemaat, tarikat kavramlarını ihanetin paravanı yapması, toplumda dindarlara yönelik derin bir şüphe doğurdu. 15 Temmuz’dan sonra insanlar dinî yapılanmalara, cemaatlere ve dinî anlayışa mesafe koymaya başladı ve seküler anlayış yaygınlık kazandı. Örgütsel sadakat adına aklını kullanmayan, sadece itaat eden, vicdanı ve iradesi bir merkeze bağlanmış, bir üst iradenin kumanda ettiği, kendi milletine ateş açacak kadar programlanmış mankurtlar üretilmiştir.

15 Temmuz’un arkasındaki yapı, “asıl kimliğini gizle, girdiğin kabın şeklini al” diyerek, riya ve takiyye ile insanları her türlü günahı işleyebilecek, her kılığa girebilecek kadar sahtekâr bir oyuncu olmaya teşvik etti. İçki içmekten tutun namazı terk etmeye kadar her türlü fıtrat dışı davranış ‘hizmet’ adı altında meşrulaştırıldı. Karakter tahribatı yapan bu durum, özellikle genç nesiller üzerinde inanç zayıflamasına sebep olan, fıtratı yok eden bir hıyanetti.

‘Dava için her şey mubahtır.’ anlayışıyla liyakati çaldılar. ‘Bizden olanın hakkı her şeyin üzerindedir.’ anlayışıyla sınav sorularını çalıp kul hakkı yiyerek liyakatsiz kişileri kilit noktalara yerleştirdiler. Kendilerinden olmayan liyakatli insanları tasfiye ederek, hakkı olmayana haksız yollarla vererek ‘Emaneti ehline veriniz’ emr-i ilahisine suikast yapıldı.

Kimliğin buharlaştırıldığı bu yapıdaki fert, başarısını emeğine değil, hırsızlığa, kumpasa ve örgüte borçlu olduğunu bilir. FETÖ’cülerin “güç” anlayışı dinî hassasiyetlerin önüne geçmiştir. Bunun sonucu olarak dine aykırı ne kadar ikiyüzlülük, yasak ve haram varsa yapmak caiz görülmüştür. Bu yapı “ahlakın gücüne” değil “gücün ahlakına” teslim olmuştur. Bunda bütün gelen giden iktidarların sorumluluk payı vardır. Bu yapının geniş ve derin yapılanmasını bilmelerine, sahtekârlıklarına, gücünü ne kadar hızlı yaydığına vâkıf olmalarına rağmen örgütü tasfiye etmek bir yana, oy uğruna ona güç kazandıracak makam ve kurumları önlerine serdiler.

15 Temmuz’dan Çıkarılacak Ders

Türkiye’nin yakın tarihinde yaşadığı bu ağır travmadan, bu ülkenin bir vatandaşı ve bir Müslüman olarak çıkaracağımız dersler vardır. 15 Temmuz, sadece siyasi ve askerî bir kriz değil; aynı zamanda akıl, ahlak, adalet ve din algısının ciddi bir sınavdan geçtiği tarihî bir laboratuvardır.

Kur’ân, insanın aklını kullanmasını emreder. 15 Temmuz’da görüldü ki, bir lidere veya yapıya mutlak ve sorgulamaksızın itaat etmek, insanı kendi halkına ateş açacak kadar manen körleştirebilir. Bir Müslüman, rehberi kim olursa olsun, söylenenleri Kur’ân’ın temel ilkeleri, Resûlüllah’ın sünneti ve akıl süzgecinden geçirmek, iradesini hiçbir beşere ipotek etmemek zorundadır.

Kişiliğe değil güce, eyleme değil söyleme, öze değil söze bakmak yaygın bir hastalığımızdır. Örgüt liderinin rüyalarla, gaipten gelen haberlerle veya seçilmiş kişi iddiasıyla hatasız ve eleştirilemez bir figür hâline getirilmesi felaketin kapısını aralamıştır. Kendini kurtarıcı, mehdi gibi pazarlayan kişilere karşı uyanık olunması gerektiği acı bir şekilde tecrübe edilmiştir. FETÖ’nün ağına düşenler; onun şovlarına, ağlamaklı cümlelerine bakıp, onun yoluna, itikadına, ahlakına dikkat etmeyenlerdir.

Devlet içinde kadrolaşmak veya kendini gizlemek maksadıyla içki içmek, namazı terk etmek, iftira atmak veya soru çalmak gibi haramların meşru görülmesi kesinlikle İslâm’a aykırıdır. Müslüman için metodun, en az hedef kadar temiz, ahlaki ve şeffaf olması gerektiği, gayriahlaki yöntemlerle kurulan yapıların eninde sonunda bir yıkım üreteceği anlaşılmıştır.

15 Temmuz’dan çıkarılacak en rafine ders; inancımızı hurafelerden ve lider sultasından temizleyerek Kur’ân ve sünnetin özüne dönmek; devleti ehliyet, liyakat, adalet ve şeffaflık ilkeleriyle yönetmektir. Bizim davamız, dogmalara uymak, dayatmalara boyun eğmek, yalanlara irademizi teslim etmek değildir. Bizim davamız; aklı hür, vicdanı temiz ve kalbi sadece Hakk’a bağlı olan o Asr-ı Saâdet insanını yeniden inşa etmektir.

 

[1] https://www.cnnturk.com/video/turkiye/basbakan-yardimcisi-tugrul-turkes-15-temmuz-darbesi-farkli-gruplarin-musterek-hareketi-olabilir-558577

[2] Ahmet Ay, “FETÖ’de Din İstismarı”, Dünü Bugünü ve Yarınıyla Uluslararası 15 Temmuz Darbe Girişimi Sempozyumu, 2 Mayıs 2024, Diyarbakır Dicle Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

15 TEMMUZ’UN BİTMEYEN TARTIŞMALARI VE MUHASEBESİ

  Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Temmuz 2026-383. Sayı 15 Temmuz 2016 gecesindeki darbe girişimi, Türkiye’nin siyasi tarihi, toplumsal hafı...