1 Şubat 2026 Pazar

VENEZUELA’DAN TAHRAN’A TRUMP DOKTRİNİ VE ÇOK KUTUPLU KAOS

 Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Şubat 2026-378. Sayı

Çok kutuplu hâle gelen ve küresel rekabetin giderek kızıştığı dünya, artık kurallara dayalı düzenden gücün hukuku odaklı reelpolitik bir evreye geçmektedir. Kurallı küresel sistemin ortadan kalktığı bir durumla karşı karşıyayız. Dünya, ülkeler arasında daha çok kısa dönemli ve çıkar odaklı alışverişleri temel alan, derin ve uzun soluklu stratejik altyapılara dayanmayan, müşterek kurallara dayalı uluslararası düzenin işlemesine öncelik vermeyen işlemselcilik yaklaşımına doğru evirilmektedir. Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda Kanada Başbakanı Mark Carney, son dönemdeki gelişmelerle kurallara dayalı küresel düzenin hikâye olduğunu söyledi. Bunun artık sonlandığını belirterek “Açık konuşayım. Bir geçiş döneminde değiliz, bir kopuşun tam ortasındayız. Masada olmazsak menüde oluruz.” dedi. Kurallı uluslararası düzenin çöktüğü ve güçlü olanın kazandığı bir ortamda adil bir dünya düzeni beklemek zor görünmektedir. Yeni jeopolitik gerçeklikte, güçlü olanın kazandığı düzen tabii olarak adaleti geri plana itecek, kurallar yerine çıkarlar ve güç dengeleri belirleyici olacaktır.

Kurallı Düzenin Yerine Güç Siyaseti

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler’in (BM) kuruluşu, güçlü olanın kazandığı anlayışına karşı bir denge arayışıydı, kurallar getirmişti. Ama güçlü devletler bu kuralları çoğu zaman ihlal edip eşitsizliği artırdığı için bu düzen adalet beklentisini tam karşılayamadı. Rusya veto ettiği için Ukrayna’da tek bir ateşkes kararı bile alınamadı. Gazze konusunda uluslararası toplum, yetmiş bin kişinin ölmesini bekledikten sonra işgalci İsrail’in istediği gibi uyguladığı bir tasarıya imza attı. Gazze savaşı, yalnızca insani felaketin boyutlarını ve uluslararası toplumun soykırım gibi ağır suçları durdurmadaki başarısızlığını ortaya koymakla kalmadı; aynı zamanda uluslararası sistemin yapısal zaafını da gözler önüne serdi. Güç dengesi üzerine kurulu bu düzen, adalet arayışını her daim geri plana itti. Venezuela Devlet Başkanı’nın kaçırılarak ABD’de yargılanması, uluslararası hukuk açısından ciddi bir kırılmanın işaretidir. Venezuela olayı uluslararası hukuk ve kurumların, devletlerin rekabet ve güç gösterileri sebebiyle parçalandığını göstermiştir. Bir ülkenin devlet başkanının bir gece yatağından alınarak zorla başka bir ülkeye götürülmesi, güçlü olmayan ülkelere verilen net bir mesajdır. Onlara kurallara değil, güç dengelerine bakın denilmektedir. Bu davranış, BM’nin kuruluş ilkelerinin yanı sıra bağımsız bir devletin egemenliğinin fiilen askıya alındığını ve yargı yetkisinin siyasal bir araca dönüştürüldüğünü göstermektedir.

ABD’nin baskın gücü, Çin’in yükselişi, Rusya’nın Ukrayna savaşı ile meydan okuması ve Avrupa’nın iç krizleri, Avrupa-ABD gerilimi, Ortadoğu’daki çatışmalar küresel dengeleri zorluyor. Çin, Rusya ve Batı’nın Afrika’daki nüfuz mücadelesi hızlanıyor. Venezuela’nın hedef hâline gelmesinin ardında dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip bir ülke olması vardır. Venezuela'da yaşananlar, sadece bir devlet başkanının tutuklanması ve yargılanmasıyla sınırlı değildir. Tıpkı imparatorluklar çağındaki gibi, Venezuela'nın servetine doğrudan el konulması olayıdır. Zengin doğal kaynaklar ve kırılgan devlet yapıları, küresel güçlerin sert hamlelerine açık kapı bırakıyor. Kurallı düzenin zayıfladığı yeni rekabet çağında jeopolitik ve ekonomik riskler artmakta, güvenlik mimarisi kökten değişmektedir. Günümüzde büyük güçler birbirine karşı daha sert ve riskli hamleler yapmaktadır. Uzun süredir var olan ama bastırılmış gerilimli fay hatları artık yüzeye çıkmakta, çatışma hattına dönüşmektedir. Küresel tedarik zincirleri kırılıyor, enerji ve gıda güvenliği yeniden stratejik mesele hâline geliyor, dijitalleşme ve yapay zekâ yarışı, güç mücadelesinin yeni cephesi oluyor. Ayrıca ideolojik, enerji temelli ve diğer öğelere dayalı fay hatları da sık sık kırılıyor. Buna bir de iklim değişikliği, salgınlar, göç dalgaları ve çevre krizleri eklenince, mevcut düzenin kırılganlığı daha da görünür hâle geliyor.

Donald Trump, ABD’nin uluslararası arenadaki yetkilerinin sınırının kendi ahlakı ve kendi aklı olduğunu belirterek, ülkesini kısıtlayan uluslararası hukuki durumlar olduğunda karar merciinin kendisi olacağını açıkça ifade etmekte, “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok!” diyerek dünyaya meydan okumaktadır. ABD’nin Venezuela’da Maduro’yu Caracas’taki evinden askerî operasyonla alması ve Trump’ın Grönland gibi stratejik bölgelere yönelik açık iştahı, Washington’un artık müttefik hassasiyetlerinden ziyade doğrudan ulusal çıkar ve reelpolitik odaklı hareket ettiğini göstermektedir. Avrupalı müttefiklerinin ABD’nin Grönland’ı ele geçirme girişiminin NATO’nun sonu olacağını söylemesine karşılık, Trump ittifaka yönelik eleştirilerde bulunarak; “Bizim onlara ihtiyacımızdan çok onların bize ihtiyacı var!" diyebiliyor.  Müttefiklerinin savunma harcamalarını yetersiz bularak eleştiren Trump “Rusya ve Çin, ABD olmadan NATO’dan hiç korkmuyor ve gerçekten ihtiyacımız olsa bile NATO’nun bizim yanımızda olacağından şüpheliyim!” diye kanaat belirtiyor.

Küresel Düzen Yeniden Şekilleniyor

Bugün gerçekten de kurallı düzenin yerini sert hamlelerin aldığı ve fay hatlarının kırıldığı, güçlülerin önceliklerine göre işleyen uluslararası hukuk düzeninin işlevini yitirdiği bir dönemin içerisindeyiz. Gazze’den Venezuela’ya kadar uluslararası kuralların aşındığı yeni bir dünya düzeni söz konusudur. Kurallara dayalı uluslararası düzen, artık herkes için bağlayıcı bir çerçeve değil, hegemonların çıkarlarına hizmet eden kuralsız bir mekanizma olarak işlemektedir. Bundan sonra hiçbir devletin uluslararası hukukun koruyucu kalkanına güvenerek varlığını sürdüremeyeceği anlaşılmıştır. Söz konusu hukuk, emperyalistlerin siyasi, ekonomik ve askerî üstünlüğüne karşı çıkan olursa kolaylıkla devre dışı bırakılmaktadır.

Venezuela ve İran örneklerine baktığımızda, bu yeni dönemin hem bölgesel hem küresel düzeyde istikrarsızlık oluşturan yeni fay hatları ürettiğini görüyoruz. Artık tek bir hegemonun değil, farklı güç merkezlerinin krizler üzerinden birbirini zorladığı, yeni ittifaklar aradığı bir döneme geçiyoruz. Dünya hiç bu kadar kutuplaşmamıştı. 80 yıl önce kurulan küresel düzen çatlamaya devam ediyor. ABD’nin sert hamleleri, Çin ve Rusya gibi aktörleri karşı bloklar kurmaya itiyor. Bu da düzenin yerine “çok kutuplu kaos” dediğimiz, sürekli krizlerle şekillenen bir ortam yaratıyor. Siber saldırıların, ekonomik savaş yöntemlerinin ve vekâlet aktörlerinin daha yoğun kullanıldığı bir döneme girilmektedir.

ABD’nin Venezuela üzerinden sergilediği küstahça davranış, küresel güç dengelerini ve uluslararası hukuk anlayışını derinden sarsmıştır. Söz konusu durum uluslararası hukukun, devlet egemenliğinin ve BM Şartı’nın Washington tarafından fiilen tedavülden kaldırıldığını ilan etmektedir. Caracas’taki operasyon uluslararası camiaya verilen “kurallar artık bizim için geçersiz” mesajının en müşahhas göstergesidir. Bu gibi saldırılar uluslararası güvenlik ortamını daha kırılgan hâle getirmekte, uluslararası normların bağlayıcılığını zayıflatmakta ve devletleri daha fazla güç siyasetine itmektedir. Uluslararası düzenin temel dayanağı olan diplomatik müzakere yerini, ekonomik yaptırımlar, askerî tehdit ve doğrudan güç gösterisi gibi araçlara bırakmaktadır. Bu eğilim, küresel düzenin daha kaotik ve öngörülemez bir yapıya doğru evirilmesine yol açmaktadır. Dünya siyaseti, “gücün haklı olduğu” daha otoriter bir döneme doğru gitmektedir. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet gibi kavramlar artık slogandan öte bir anlam ifade etmemektedir.

Ortadoğu’da, Hindistan, Pakistan, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Yemen, İsrail, Mısır, Libya’ya baktığımızda, Afrika’da Sahel Bölgesi, Sudan, Etiyopya, Somali, Mağrip Bölgesinde Cezayir ve Fas arasındaki çatışmaya ve Uzak doğuda Çin, Tayvan, Kuzey Kore’ye baktığımızda dünyanın büyük bir dönüşümden geçtiğini görüyoruz. Rusya Ukrayna’yı, ABD ise Kanada’yı ve Grönland’ı ilhak etmek istiyor. Washington ve Moskova, Avrupa’yı presliyor. Avrupalı siyasetçiler, “Ön görülemez ABD’ye karşı, tutarlı bir Çin’i tercih ederiz!” görüşünü dile getiriyor. ABD, çıkarlarına artık hizmet etmediklerini belirterek 31’i BM kuruluşu olmak üzere toplam 66 uluslararası örgütten çekilmeye ve bu kuruluşlara sağladığı fonları sonlandırmaya karar veriyor, NATO ile bağını koparmaya yöneliyor. Zaten Gazze için kurduğu Barış Kurulu sanki bir nevi BM’ye alternatif bir organizasyon gibi görünüyor. Anlaşılan o ki, Trump sadece kendisinin patron olduğu, Çin ve Rusya vetosunun bulunmadığı, tek veto hakkının kendinde olduğu BM’nin kontrolü dışında bir yapılanmaya gidiyor.

ABD ve İsrail, toplumsal protestolarla sarsılan İran’a askerî müdahale yapacaklarını, açıkça saldıracaklarını, İran rejimini yıkacaklarını söylüyorlar. Trump, “İran’da yeni lider aramanın vakti geldi!” diyebiliyor. Alternatif olarak bulabildikleri tek kişi de ABD’de yaşayan, Siyonistlerin Ağlama Duvarı’nda gözyaşı döken devrik Şah Rıza Pehlevi’nin oğlu. ABD’nin derdi rejim değiştirme, rejimi dönüştürme filan da değil. Mesele uyuşturucu, terör ya da otoriter lider veya demokrasi meselesi değildir. Asıl mesele, küresel güç dengelerinin ekonomi, para, enerji ve teknoloji ekseninde yeniden kurulmasıdır. Küresel güç odakları kendilerine kayıtsız şartsız hizmet edecek, o ülkenin kaynaklarını sömürmeye izin verecek liderler arıyor.  Kimsenin demokrasi, adalet, hukuk, insan hakları diye bir derdi yok. Onların derdi, bu küresel talan düzeninde petrole, doğalgaza, madenlere el koyup, kara ve deniz ticaret koridorlarını kontrol etmektir. Diğer her türlü maddi, manevi ve insani değer onlar için sadece kullanılacak birer malzemedir.

Orman Kanunu Düzeni ve Trump Doktrini

Bu Ülke kitabında Cemil Meriç, Kanun, eski Yunan’dan beri büyük sineklerin yırtıp geçtiği, küçüklerin takılıp kaldığı bir örümcek ağı” demektedir. Yaşadığımız çağ, uluslararası hukukun yerine seçkin güçlünün çıkarlarına göre işleyen bir “orman kanunu” dünyasıdır. Venezuela örneğindeki gibi bir ülkenin egemenlik haklarının yok sayıldığı, gücün hak sayıldığı ve her şeyin mubah görüldüğü bu orman kanunu düzeni, dünyanın tehlikeli bir dönüm noktasına girdiğini göstermektedir.

Küresel düzen hızla kuralsız duruma gelmektedir. Düzenin sonunu getiren yeni denilen geçiş çağı düzeninde orman kanunu ile kuralsızlık fiili bir yönetim biçimine dönüşmekte,  haklı değil, güçlü olan kazanmaktadır. Kimin haklı olduğuna değil kimin güçlü olduğuna bakılmaktadır. Uluslararası hukuk ve millî egemenlik gibi söylemler giderek yerini kaba güç siyasetine bırakmaktadır. Gidişat kurallı bir dengeye değil, kuralsız bir kaosa doğru evirilmektedir. Siyonist rejimin yetmiş yıldır BM kurallarını hiçe sayması, işlediği suçların cezasız kalması Gazze’yi yerle bir ederken uluslararası hukuk düzeninin aciz kalması işgal rejimini soykırım yapmaya kadar götürmüştür.

Venezuela’da Maduro’nun ABD operasyonuyla kaçırılması ve İran’daki geniş çaplı protestolara verdiği destek, Trump Doktrini’nin sert güç kullanımına dayalı yönünü, bunun doğurduğu çok kutuplu kaos ortamının hem bölgesel hem küresel düzeyde istikrarsızlık ürettiğini açıkça gösteriyor. Bu yaklaşım aynı zamanda öngörülebilir kurallı düzenin yerine askerî müdahale, güç siyaseti ve kriz yönetiminin geçtiğini gösteriyor. Trump ve destekçileri Venezuela’dan sonra sıranın Küba’ya ve İran’a geleceğini söylüyorlar. Trump’ın, 1823’ten beri ABD’nin Batı Yarımküre’deki üstünlüğünü savunan Monroe Doktrini’ni “Donroe Doktrini”ne dönüştürerek daha sertleştirdiği ve sadece Batı ile sınırlı olmadığı görülmektedir.

Monroe Doktrini, başlangıçta savunmacı ve anti-kolonyal bir karakter taşısa da zamanla ABD'nin Latin Amerika ve Batı Yarımküre üzerindeki nüfuzunu meşrulaştıran çok daha sert, müdahaleci ve işlemsel dış politikasını tanımlamak için bizzat Trump ve destekçileri tarafından Donroe Doktrini’ne dönüştürülmüştür. Monroe daha çok koruma odaklıyken, Donroe askerî ve ekonomik hegemonya ve müdahale odaklıdır ve enerji ve ticaret hatları üzerinden yalnızca Latin Amerika’yı değil, Atlantik’in iki yakasını da etkilemektedir.

Bu kavramın teoriden pratiğe geçişi özellikle son aylarda yaşanan şu gelişmelerle belirgin hâle geldi: 1) Trump’ın, Venezuela ardından bizzat “Donroe Doktrini” ifadesini kullanarak bölgenin artık tamamen ABD kontrolünde olduğunu ilan etmesi. 2) Latin Amerika’da Çin, Rusya ve İran gibi ülkelerin etkisini doğrudan müdahale gerekçesi saymaya başlaması. Latin Amerika ülkelerinin Çin’le yaptığı altyapı projeleri ve 5G antlaşmalarının, ABD tarafından millî güvenlik tehdidi sayılarak iptal edilmeye zorlanması. 3) Trump'ın Meksika Körfezi'ni ‘Amerika Körfezi’ olarak isimlendirme isteği ve Panama Kanalı üzerinde yeniden tam denetim kurma isteği. Bütün bunlar, 19. yüzyılın emperyalist genişlemeci ruhunun modern bir versiyonu olarak yorumlanabilir.

İran’daki Olaylar

28 Aralık 2025'te İran para birimi Riyal’in döviz karşısındaki yüksek değer kaybı ve ekonomideki kötü gidişe tepki olarak Tahran’da esnafın başlattığı protestolar, kısa sürede ülkenin birçok kentine yayılıp, rejimi tehdit eder boyuta geldi. İran’da süregelen sokak hareketleri, artık yalnızca rejime yönelik protestolar olmaktan çıkarak ülkenin siyasal bütünlüğünü, etnik dengelerini sorgulatan derin bir krize dönüştü. Ekonomik çöküş, dış yaptırımlar ve rejimin dışarıdaki güç gösterisi toplumsal öfkeyi artırdı. Binlerce can kaybına yol açan kitlesel protestolar, Tahran’ı son 40 yılın en büyük beka kriziyle karşı karşıya bıraktı. İran rejimi, toplumu iflas etmiş bir ekonomiyle yönetmeye çalıştığı için sıkıntıya girdi. Son yaşanan protestoları önceki yıllardan ayıran, bu defa sadece üniversitelilerin değil, rejimin kalesi sayılan çarşı esnafı ve işçi kesiminin de sisteme itiraz eder hâle gelmesidir.

Trump yönetiminin Venezuela’da işlediği cürüm, İran için bir gelecek projeksiyonu niteliği taşıyor. ABD’nin narkoterörizm veya protestoculara şiddet gerekçesiyle doğrudan lider kadroları hedef alma doktrini ki -İsrail ile İran arasındaki 12 günlük savaşta üst düzey İranlı en üst askerî liderler ve nükleer bilim insanları öldürüldü- Tahran üzerindeki baskıyı hayati bir noktaya çekiyor. Trump, İran’daki protestolara ilişkin peş peşe yaptığı açıklamalarda, “İranlı vatanseverler, protestoya devam edin. Kurumlarınızı ele geçirin. Katillerin ve istismarcıların isimlerini kaydedin. Bunun bedelini ağır ödeyecekler, yardım yolda” diyerek protestoculara cesaret verdi. Trump’ın “Protestocuları vurursanız biz de sizi vururuz!” çıkışına İran sert tepki göstererek, tehditlere boyun eğmeyeceklerini ve müdahale edilirse ABD üslerini vuracaklarını açıkladılar. Trump’ın tehdidi İran’ı iki seçenek arasında bıraktı: Ya bastıramadığı bir halk hareketiyle içeriden çökecek ya da sert müdahale ederek ABD’nin doğrudan hava operasyonlarına maruz kalacaktı. Şimdilik Tahran’ın, dışarıdan vurulmaktan kıl payı kurtulduğunu görüyoruz ama bu tehlike devam ediyor. İran’a müdahale edecek şartların oluşmasını bekliyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra yaptığı “İran’a dış müdahaleye karşıyız!” açıklaması, vurulma riskinin devam ettiğini gösteriyor.

İran’ın 1979 Devrimi’nden bu yana geçen yaklaşık 45 yıllık süreci hem büyük dönüşümlerin hem de derin hayal kırıklıklarının bir arada yaşandığı bir dönemdir. Şahlık rejimini yıkan ve “Ne Batı ne Doğu, sadece İslâm!” sloganıyla yola çıkan bu model, bugün hem sosyolojik hem de politik olarak ciddi bir imtihan vermektedir. İran’ın sahadaki pratiklerinin genellikle Şii kimliği üzerinden şekillenmesi, Sünni tabanda İran'a karşı büyük bir güvensizlik oluşturdu. Sünni nüfus yoğunluklu ülkeler, İran’ın bu stratejisini bir “Şii Hilali” kurma çabası olarak gördüler. Ayrıca, bunu finanse etmek için kullanılan yöntemler, İran’ın küresel finans sisteminden tamamen dışlanmasına ve en ağır yaptırımlara maruz kalmasına sebep oldu.  İran’da yolsuzluk, adaletsizlik, kayırmacılık, hesap vermezlik şikâyetleri ayyuka çıkmışken, dört Arap başkentini (Beyrut, Şam, Bağdat, Sana) yönetmeye kalkması halkının öfkesini çekti. Dışarıdaki güç gösterisi, içeride ekonominin can damarlarını kesti. Tahran, son 15 yılda Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’deki vekâlet güçlerine tahmini 30 ila 50 milyar dolar arasında kaynak aktardı. İran halkı sofrasından, tenceresinden alınan milyarlarca doların harcandığı bu “mezhebî derinlik” projesinin çöktüğünü görünce isyan etti. Halk, “Lübnan için değil, İran için canım feda” sloganıyla bu dış maliyeti reddetti.

İran’ın Hizbullah, Husiler ve Haşdi Şabi gibi yapılar üzerinden bölgede büyük bir nüfuz alanı elde etmesi, askerî ve jeopolitik anlamda bir kazanım görülse de mezhepsel kutuplaşmayı derinleştirdi. Yemen, Irak ve Suriye’de vekiller üzerinden yürütülen kanlı savaşlar, yüzbinlerce Müslüman'ın ölümüne ve milyonların yerinden edilmesine yol açtı. Bu durum, bazı İslâm ülkeleri tarafından büyük bir güvenlik tehdidi olarak algılandı. Lübnan ve Irak gibi ülkelerde, İran destekli grupların merkezî hükümetten daha güçlü hâle gelmesi, bu ülkelerdeki diğer siyasi ve dinî gruplarla gerilimi artırdı. Lübnan ve Irak’ta halkın bir kesimi, İran müdahalesini ekonomik krizlerin ve siyasi tıkanıklığın sebebi olarak görüp tepki gösterdi. Tarih, kapasitesinden fazla yayılan imparatorlukların çöküşüyle doludur. İran,  kendine bağlı paramiliter güçler eliyle bölgenin en önemli oyun kurucularından birine dönüştü. Ancak bu, İslâm dünyasında büyük bir sevgi veya birlik/ümmet yaratmak yerine, ciddi bir kutuplaşma ve güvenlik endişesi doğurdu.

Bu süreç İran’ı zayıflatırken bölge genelinde yeni kırılma hatlarını da tetikledi. İran’da oluşabilecek bir istikrarsızlık, derin bir kırılma yaşayan Ortadoğu’da güç dengelerini doğrudan etkileyecektir. Tahran’ın iç sarsıntı geçirmesi Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki vekil yapıların çözülmesine veya kontrol dışı kalmasına sebep olacak, çatışmaların yayılma riskini artıracaktır. İran, köşeye sıkıştığını hissettiğinde vekâlet savaşçılarını topyekûn bir saldırıya sevk edebilir. Hürmüz Boğazı’nı kapatıp küresel petrol arzını durdurması durumunda enerji güvenliği darbe alır, petrol ve doğalgaz akışındaki belirsizlik küresel fiyat dalgalanmalarını tetikler. Bu durum, Körfez ülkeleri için rakibin zayıflamasından çok bölgesel kaos anlamına gelir. İran’daki ateşin, yalnızca Tahran’ı değil, Ortadoğu’dan Avrupa’ya uzanan geniş bir coğrafyayı etkileyen çok katmanlı bir kriz kaynağı olacağı ve sınırları aşan bir güvensizlik riski getireceği kesin.

Çin-Rusya ile Müttefiklik ve Türkiye’nin Güvenlik Denklemi

Venezuela petrolünün en büyük müşterisi olan Çin, ABD ambargosu sebebiyle artık buradan petrol tedarik edemediği hâlde Venezuela için elinden gelecek hiçbir şey yapmadı. Rusya ve Çin’in İran ve Venezuela gibi ülkelere sunduğu stratejik derinlik, aslında göründüğünden çok daha kırılgan ve çıkara dayalıdır. Rusya ve Çin, ABD’nin tek taraflı hegemonyasına karşı İran’ı bir kaldıraç olarak kullanıyor. Bu güçler için İran’ın değeri, kendi ulusal çıkarlarının önüne geçtiği anda biter.

Rusya için İran, vazgeçilmez bir müttefikten ziyade, Batı’yı meşgul eden ve pazarlık gücünü artıran stratejik bir varlıktır. İran’ı bir kalkan olarak kullanıp en uygun anda Batı ile anlaşabilir. Çin, İran’ın petrolünü alan ve ekonomisini ayakta tutan yegâne büyük güçtür ama Pekin’in müttefikliği sadece cüzdanıyla sınırlıdır. Çin, İran’ı bir eşit ortak değil, ucuz enerji kaynağı ve Kuşak-Yol projesi üzerinde bir durak görüyor. 2021 yılında yaptığı 25 yıllık antlaşma, İran’a büyük vaatler sunsa da yatırımların hızı, İran’ın iç istikrarsızlığı sebebiyle oldukça yavaş ilerlemektedir. İran’ın istikrarsızlaşması durumunda yatırımlarını korumak için sessizce geri çekilebilir.

İran’ın merkezi otoritesini yitirmesi, Türkiye için yönetilmesi güç riskler oluşturur. İran düşerse bölgenin direnç hattı çöker. İran’ın parçalanması, Türkiye’yi bir kriz batağına da çekebilir. Trump’ın öngörülemez davranışları ve İsrail’in pervasız saldırıları, İran’ı bir hayat memat noktasına iterse, Türkiye, hâlihazırda barındırdığı sığınmacı yüküne ilaveten, İran üzerinden gelebilecek milyonlarca yeni mülteciyi karşılamak zorunda kalabilir. Böyle bir göç dalgası Türkiye’nin güvenlik, sosyal ve ekonomik dengelerini sarsacak bir baskı oluşturur.  İran’ın iç sarsıntısı, Türkiye için 560 kilometrelik sınırda silahlı hareketlilik, kaçakçılık ve kontrolsüz alanlar yaratma gibi güvenlik riski oluşması demektir.

İran, Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunu dengelemek için zaman zaman PKK ve uzantıları ile taktiksel iş birlikleri yapıyordu. Türkiye’nin Irak’ın kuzeyindeki terörle mücadelesi, en çok İran destekli Haşdi Şabi milislerinin engeline takılıyordu. İran’ın saf dışı kalması ile oluşacak bir güç boşluğu durumunda, PKK’nın İran kolu olan PJAK’ın Türkiye sınır hattına yakın yerlerde kontrolsüz alanlar kazanmasına, bölgede kantonlar kurmasına yol açabilir. Bu da Türkiye için doğu sınırında yeni bir Kandil oluşması riskini doğurur. Bu durum, Türkiye’nin terörle mücadele hattını Suriye ve Irak’tan sonra İran’ın içlerine kadar genişletmek zorunda kalması demektir.

Türkiye’nin enerji arz güvenliği büyük oranda İran hattına bağlıdır. 10 milyar metreküplük bu arzın durması Türkiye’yi sıkıntıya sokar. Ayrıca İran, Türkiye’nin Orta Asya ve Uzak Doğu’ya açılan kara yolu köprüsüdür. Bu köprünün yıkılması, Türkiye’nin lojistik merkez olma vizyonuna ağır bir darbe indirir. Türkiye, Avrupa-Asya-Ortadoğu üçgeninde tam bir fay hattı üzerinde bir ülkedir. Enerji koridorları, ticaret yolları ve diplomatik arabuluculuk Türkiye’ye küresel satrançta kilit bir rol yüklemektedir. Bu rolüyle, Trump Doktrini’nin sert güç yaklaşımı ve çok kutuplu kaos ortamında dengeleyici, arabulucu ve stratejik aktör olma potansiyeline sahiptir. Türkiye’nin hamleleri bölgesel ve küresel dengeler açısından kritik önem taşımaktadır. Bu vahşi konjonktürde en zorlu denge oyununu oynayacak bir aktör olmak zorundadır. Türkiye ne Batı’nın ne de Çin’in jeopolitik ağında bir geçit veya durak olmamalıdır. Yeniden yapılanan güç sisteminde, her iki gücü de kendi gelecek vizyonuna bağlayan dengeli, bağımsız üçüncü bir eksen inşa etmelidir. Türkiye’nin tarihî misyonu bunu gerektirmektedir.

Bugünün Gerçeği

Dünya düzeni değişiyor. Gerilim çok ileri seviyede ve belirsizlikler giderek artıyor. Hem bölgesel hem küresel düzeyde dünyamıza yeni format atılıyor. Askerî, diplomatik ve jeopolitik göstergeler, dünyanın sistemik bir istikrarsızlık sürecine girdiğine işaret ediyor. Enerji ve mal tedarik yolları yeniden çiziliyor. ABD ve Çin’in yeni stratejisi, serbest ticareti korumak değil, ticaretin geçtiği coğrafyayı yeniden tanımlamak ve güzergâhları denetim altına almaktır. ABD, Çin’in küresel yayılımını yavaşlatmak için, ticaret koridorlarını, limanları, enerji hatlarını ve yolları denetim altına alma stratejisine geçti. Artık mücadele malların fiyatı üzerinden değil, malların geçtiği rotalar üzerinden yürütülüyor. Hegemonya ekonomik araçlarla değil, jeopolitik geçitlerle kuruluyor. Altyapı savaşları, fiber hatlar, bulut ağları ve yapay zekâ üzerinden yürütülüyor. Bu bağlamda tarihsel derinliğe baktığımızda, güçlerin egemenliği ticaret yollarının kontrolüyle ölçülmüştür.

Küresel belirsizlikler sürdükçe değerli metaller piyasada daha belirleyici oluyor. Altın ve gümüş fiyatlarının tavan yapması, nadir toprak elementlerinin jeostratejik bir meta hâline gelmesi bunun işaretleridir. Dünya artık diplomasiden ziyade, alan kapma ve hasmı doğrudan tasfiye etme dönemi yaşıyor. Küresel yönetim mekanizmaları işlemediğinden, devletler güvenliklerini sağlamak için yalnızca kendilerine güvenmek zorundadırlar.

Ortadoğu’daki gelişmeler yalnızca bölgesel çatışmalar veya enerji politikalarıyla açıklanamaz. Ortadoğu, küresel lojistik ağların ve dijital altyapıların da kavşağı konumundadır. Dolayısıyla güçlü ve istikrarlı bir Ortadoğu birçok küresel aktörün işine gelmiyor. Bu sebeple,  bu coğrafyada kendi çıkarları doğrultusunda liderler, rejimler bulmak için dengelerle oynuyorlar. Arap Baharı birçok ülkede özgürlük değil, istikrarsızlık getirdi. Yakıp yıktılar ama yerine konacak sağlam bir sistem teklifleri olmadı. Devlet kurumları çöktü, ülkeler bölündü, oluşan boşluğu silahlı gruplar ve mezhep çatışmaları doldurdu. Türkiye de bu sürecin dışında kalamadı, milyonlarca mülteci, güvenlik sorunları ve ağır ekonomik bedel ile karşı karşıya kaldı.

Netice itibarıyla çıkarılacak ders şudur: Toplumların ve yaşanan krizlerin baskısı güçlülerin çıkarlarını zorlayan yeni bir satranç tahtası kurar, yeni kurallar üretir. Eğer bir ülkede ekonomi, adalet ve umut çökerse o ülke güvende değildir. Adaletsiz düzenler uzun süre sürdürülemez.  Devletleri yıkan sadece dış güçler değil, içeride biriken adaletsizliktir. Her olumsuzluğa dış güçlerin oyunu demek kolaycılıktır. Senin her şeyin iyiyse, doğruysa dışarısı sana o kadar zarar veremez.

 

1 Ocak 2026 Perşembe

TÜRKİYE’NİN DEMOGRAFİK DÖNÜŞÜM SANCISI Azalan Doğurganlık, Değişen Aile ve Nüfusun Geleceği

Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Ocak 2026-377. Sayı

Türkiye’nin yaşadığı toplumsal dönüşüm sürecinin en belirgin yansımaları nüfus dinamiklerinde ve aile yapısında gözlemleniyor. Özellikle doğurganlık oranlarının düşmesi ve yaşlanma eğilimi yalnızca demografik göstergeler açısından değil, aynı zamanda sosyal, kültürel ve iktisadi boyutlarıyla da ülkenin geleceğini şekillendiren kritik bir olgu hâline gelmiştir. Öyle ki hâlihazırda bu mesele, şu an üzerinde durulması elzem en önemli sosyolojik ve iktisadi meselelerdendir.

Demografik açıdan bir nüfusun kendini yenileyebilmesi için gereken toplam doğurganlık hızı 2,1 kabul edilir. Türkiye bu eşiğin altına ilk kez 2017 yılında inmiştir ve düşüş ivmesi hızlanarak sürmektedir.

 

        YılDoğurganlık HızıDurum Yorumu 
        19705,50Yüksek Doğurganlık Dönemi 
20012,38        Yenilenme Eşiğine Yakın 
20142,19Eşik Altına Düşme Sınırı 
20162,11Eşik Sınırı 
20172,08Eşiğin Altına İniş (Resmî Kırılma) 
20191,89Düşük Seviye 
 2021 1,71 Düşük Seviye
 2023 1,51 Düşük Seviye
 2024 1,48 Tarihî En Düşük Seviye

 

Uzmanlar, bu eğilimin devam etmesi hâlinde Türkiye’nin, AB ortalamasının da altına düşebileceği uyarısında bulunmaktadır. Ülkedeki doğurganlık hızı oranının 1,48’e (2024 verisi) düşmesiyle “yüksek alarm” seviyesine gelinmiştir. 1990’lı yıllarda 20 yaşındaki genç gibi olan ülkemiz geçen yıl itibarıyla artık “çok yaşlı ülkeler” sınıfındadır. 2000’lerin başında nüfusun ortalama yaşı 24,8 iken 2024’te bu oran 34,4’e yükselmiştir. Doğurganlıktaki düşüş sürerse, TÜİK verilerine göre, gelecek on yıl içinde ortanca yaşın 40’a yaklaşacağı, kırk yılda ise ortanca yaşımızın 45’in üzerine çıkabileceği tahmin edilmektedir.

Hiç şüphesiz 45 yaşındaki bir ülkenin enerjisiyle, 20-25’li yaşlardaki ülkenin enerjisi bir olmayacaktır. Vaziyetin böyle olması yüzünden önümüzdeki çeyrek asırda yaşlı nüfus oranının yüzde 25’in üzerine çıkabileceği öngörülmektedir. Son veriler durumun vahametini gözler önüne seriyor. Rakamlar, ülke nüfusunun artık kendini yenileyemediğini ve matematiksel açıdan geri dönülemez bir hızla yaşlanma sürecine girdiğinin işaretidir. Kritik eşiğin altına düşen Türkiye, bu dönüşüme Avrupa ülkelerine kıyasla çok daha kısa bir sürede maruz kalmaktadır. Avrupa’nın bu süreci 50-100 yıla yaymasına karşın, ülkemiz bunu sadece 10-15 yıl gibi çok kısa bir sürede, çok daha sert bir şekilde yaşamaktadır.

Kendini İslâm’a değil de Batı kültürüne teslim eden ülkemizde 1960’lardan itibaren aile planlaması adı altında nüfusu azaltıcı politikalar uygulandı, tek ya da iki çocuklu aile ideal gösterildi. Nüfusu düşürmek için basın öncülüğünde kampanyalar başlatıldı. Bu kampanyaya yurt dışından vakıflar ve dernekler vasıtasıyla destekler verildi. Nihayet 1965 yılında Nüfus Planlaması Kanunu çıkartılarak Türkiye’nin nüfusunu azaltmak için mümkün her yol kullanıldı. Bir zamanlar geniş ailelerin bulunduğu ülkemizde, günümüzde neredeyse üç haneden ikisinde 0-17 yaş arasında hiç çocuk yoktur. Ortalama hane büyüklüğümüz 3,11’e gerilerken tek kişilik hanelerin payı yüzde 20’ye çıkmıştır. Hanelerin yüzde 57’sinde artık çocuk yok. Şayet bu şekilde devam edersek, TÜİK projeksiyonlarına göre, önümüzdeki 5 yılda ilkokul çağındaki çocuk sayısı 900 bin azalacaktır.[1]

Uzun yıllar Avrupa’nın en genç nüfusu olmakla övünen Türkiye, tarihsel bir kırılma noktasındadır. Sessiz tehlike diye adlandıracağımız bu yeni dönem, sadece istatistiki bir veri değişimi değil, aynı zamanda bir sosyolojik depremin habercisidir. TÜİK verilerinin doğurganlık hızının 1,48 seviyelerine gerilediğini göstermesi “genç ülke” efsanesinin sonuna gelindiğini ilan etmiştir. Artık karşımızda, hızla yaşlanan, aile yapısı küçülen ve geleceğin iş gücü piyasası için alarm veren bir ülke tablosu var. Verilerin ortaya koyduğu, sadece demografik bir düşüşü değil, Türk aile yapısındaki kapsamlı dönüşümü ve geleceğin iktisadi risklerini içermektedir. Ülkemizin içinden geçtiği bu demografik krizin sebeplerini, değişen aile dinamiklerini ve bu sancılı geçişin geleceğimize etkilerini mercek altına almak iktiza eder.

Türkiye’yi Bekleyen Demografik Kış

Konuyu sadece istatistiki bir kriz şeklinde değil, sosyolojik açıdan da ele almak gerekiyor. Sayıların düşüşüyle beraber asıl sorun bizi gelecekte sancılı bir hayatın beklemesidir. Bu, yalnızca nüfusun niceliksel yapısını değil, aynı zamanda toplumsal ilişkileri ve aile dinamiklerini de dönüştürmektedir. Geleneksel geniş aileden çekirdek aileye geçiş, evlilik yaşının yükselmesi, çocuk sayısının azalması ve yeni aile modellerinin ortaya çıkışı, toplumun kültürel ve sosyal yapısını derinden etkilemektedir.

Demografik dönüşüm, aile yapısını sarsarken, nüfusun yaşlanması, çalışacak insan sayısının azalması ile iş gücü açığı ve sosyal güvenlik sistemine yönelik baskılar gibi yeni sorun alanlarını da beraberinde getirmektedir. Fabrikalarda, tarlalarda ve ofislerde çalışacak genç bulamama riski barındırmaktadır. Bugün Türkiye, kendi fındığını, pamuğunu, çayını toplayacak insan gücünden maalesef mahrum durumdadır. Dolayısıyla gelecek çok iyi görünmüyor. Türkiye, uzun yıllar nüfus artış hızını bir kalkınma motoru gördü. Kalabalık sofralar, sokakları dolduran çocuklar ve sürekli genişleyen iş gücü havuzu, demografik fırsat penceresi şeklinde adlandırılıyordu. Ancak son veriler, bu pencerenin hızla kapandığını ve ülkemizin âdeta demografik kara kışa girdiğini gösteriyor. 1960’larda kadın başına ortalama 6 çocuk düşerken, günümüzde bu oran 2’nin altına gerilemiştir. Türkiye artık “genç nüfuslu” değil, “hızla yaşlanan” statüsüne geçiş aşamasındadır.

Doğurganlık oranlarının düşüşü ve aile yapısındaki dönüşüm, ülkenin demografik geleceğini doğrudan etkilemektedir. TÜİK’in (2023-2100) nüfus projeksiyonu Türkiye’nin nüfusunun beklenenden çok daha erken azalmaya başlayacağını gösteriyor. Projeksiyonlara göre ülke nüfusu 2040’lı yılların ortasında veya 2050 başında 93,8 milyon ile tarihî zirvesini görecek ve ardından duraklama/gerileme dönemine girecek. Nüfusun 4’te 1’i yaşlı (65 yaş üstü) kategorisinde olacak. 2000’li yılların başında yüzde 5,7 olan yaşlı nüfus 2019 yılında yüzde 9,1, 2024’te yüzde 10,6’ya çıkmış olup, gelecek 20 yıl içerisinde yüzde 20’nin üzerine çıkacağı tahmin edilmektedir. Genç nüfusun toplam nüfusa oranı 2000 yılında yüzde 20,5 iken, bu oran 2024 itibarıyla yüzde 14,9’a gerilemiştir. Mevcut eğilimler sürerse gelecek 20 yıl içinde toplumdaki genç nüfus oranı yüzde 10 seviyesine kadar gerileyecektir. Bu gidişle her 4 kişiden 1’i emekli olacak, çalışan nüfusun, artan emekliye ve yaşlı nüfusa sağlık ve sosyal güvence sağlamakta zorlanacağı bir dönem başlayacaktır.

Mevcut gidişat Türkiye’nin yakın gelecekte yaşlanan bir toplum hâline geleceğini göstermektedir. Bu durum, iktisadi büyüme, sosyal güvenlik ve toplumsal sürdürülebilirlik açısından kritik sonuçlar doğuracaktır. Azalan çalışan sayısı, artan emekli sayısını finanse edemeyecektir. Bakıma muhtaç yaşlanan nüfusa kim bakacak?, sorusu önümüzde durmaktadır. TÜİK projeksiyonlarına göre ülkemiz, 2050 yılına kadar nüfusunu artıracak olsa da bu ‘yaşlı bir artış’ın ötesine geçemeyecek. 2100 yılına gelindiğinde 85 milyonluk nüfusun 77 milyonun altına düşmesi bekleniyor. Yaşlı nüfus oranının yüzde 10’u geçmesi, nüfusun “çok yaşlı” kategorisine girdiğinin ispatıdır, bu ise önümüzdeki yüzyılın en büyük beka meselesidir.

 

YılTahmini NüfusEğilimMuhtemel Senaryo
202585,8 milyonArtışNüfus hâlâ büyüyor, genç nüfus oranı düşmeye başlıyor.
203088,1 milyonArtışNüfus artışı devam ediyor, doğurganlık düşük kalıyor.
205093,7 milyonZirveTürkiye nüfusu en yüksek seviyesine ulaşıyor, yaşlı nüfus oranı hızla artıyor.
2100<77 milyonAzalışUzun vadede nüfus küçülüyor, yaşlanan toplum yapısı baskın hâle geliyor.

 

TÜİK 2023-2100 Nüfus Projeksiyonları ve Değişim Seyri

Modernleşme ve Beton Bloklar Arasında Sıkışan Ebeveynlik

Doğurganlık oranının düşüşüyle yaşanan bu demografik dönüşüme etki eden sosyoekonomik ve sosyokültürel dinamikler, toplumun uçuruma doğru yuvarlandığını gösteriyor. Türkiye’deki doğurganlık hızının düşüşünü tek bir sebebe indirgeyerek açıklamak hatalıdır. Yaşananlar iktisadi zorunluluklar ve sosyolojik hareketliliğin karmaşık bir bileşkesidir. İktisadi belirsizlikler ve gelecek kaygısı aile kurma cesaretini kırmaktadır.

Eskiden tarım toplumunda çocuk iş gücü, ailenin gelecekteki sigortasıydı. Kentleşen Türkiye’de ise çocuk, hayat pahalılığı, yüksek eğitim masrafları, konut sorunu ve genel hayat pahalılığı ile hanenin en büyük gider kalemi hâline geldi. Artan enflasyon, eğitim masrafları ve barınma krizi, genç çiftleri ya hiç çocuk yapmama ya da tek çocukla yetinme davranışına itmektedir. Genç yetişkinler, iktisadi bağımsızlıklarını kazanmadan ve kariyerlerinde belli bir noktaya gelmeden anne-baba olmayı ertelemektedir. Kadınlarda ilk evlenme yaşının 26, erkeklerde 28’in üzerine çıkmasıyla evlilikler ve doğurganlık giderek daha ileri yaşlara kaymaktadır. Bu durum, çocuk sayısının azalmasının temel dinamiğidir. Şehirleşme ve modernleşme ile birlikte ebeveynler artık çok çocuk değil, iyi eğitimli az çocuk anlayışına odaklanmaktadır.

Kadınların eğitim seviyesinin yükselmesi, kariyere odaklanma ve iş hayatına katılması, iş-hayat dengesinin kurulamaması, evlilik ve ilk doğum yaşını 30’lara taşımış, çok çocuk sahibi olma ihtimalini azaltmıştır. Bireyselleşme ve özgürlük arayışları, geç evlilikler ve çocuğa bakış açısının değişmesi gibi unsurlar çocuk sahibi olma kararlarını doğrudan etkilemiş, doğum aralıklarını uzatmıştır. Kadınları “kariyer” ile “annelik” arasında acımasız bir tercihe zorlamıştır. Artık büyükanne ve büyükbabanın desteğinden yoksun, beton bloklar arasında yalnızlaşan ebeveynler için çocuk büyütmek, maddi olduğu kadar ağır bir psikolojik ve fiziksel yük hâline gelmiştir.

Türkiye’de doğurganlık oranlarının düşüşü, sadece çocuk sayısını değil, aile kurumunun biçimini ve aile pratiklerini de değiştirmektedir. Geleneksel açıdan geniş aile modeli, yani birden fazla kuşağın aynı çatı altında yaşadığı yapı, uzun yıllar boyunca toplumun temelini oluşturmuştur. Ancak modernleşme, şehirleşme ve bireyselleşme süreçleriyle birlikte çekirdek aile modeli giderek baskın hâle gelmiştir. Daha az çocuk, daha küçük evler, kalabalık sofralardan küçülen sofralara doğru yalnızlaşan toplumda aile de kalabalıktan bireysele doğru değişmektedir. Hane halkı büyüklüğü hızla azalırken, artan yalnız yaşayanlar ve çocuksuz çiftler grubu toplumun yeni gerçeği hâline geliyor. Büyük ebeveynlerin torun büyüttüğü geniş aileden metropollerde yalnız yaşayan bireylere veya çocuksuz çiftlere geçiş yaşanmaktadır. Kuşaklar arası dayanışma azalmakta, bireyselleşme öne çıkmaktadır.

Ayrıca, hiç evlenmeme oranlarının yükselmesi ve boşanmaların artışı, tek ebeveynli ailelerin sayısını çoğaltmış, tek kişilik hane oranı yüzde 20’ye ulaşmıştır. Bu değişimler, Türkiye’de aile kurumunun geleceğini yeniden şekillendirmekte ve toplumsal yapının temel taşlarından biri konumundaki aileyi farklı bir boyuta taşımaktadır. Aile yapısında meydana gelen sarsıntıya baktığımızda gelecekte bizi iyi şeylerin beklemediğini görmekteyiz.

Demografik Değişimin Neticeleri

“Bir çocuk büyütmek için bir köy gerekir.” der bir Afrika atasözü. Bu, ebeveynlerin, çocuklarının büyüyüp gelişmesi için ne kadar çok desteğe ve yardıma ihtiyaç duyduklarını oldukça naif bir şekilde anlatıyor. Gerçekten de eskiden bir çocuğu bir köy/mahalle büyütürdü. Şimdi çocuğu komşuya bırakıp yarım saat bir yere gidilemiyor. Önceden çocuklar sokağa çıkıp oynarken kimse akşama kadar “Ne oldu?” diye bakmıyordu. Günümüzde ise sitenin içinden başını çıkaramıyor. Biz maalesef evlerimizde yalnız çocuklar büyütüyoruz. Hâlbuki bir çocuğun yetişmesinde sosyal çevrenin önemi çok büyüktür. Modernleşme ile birlikte geniş aileden çekirdek aileye geçiş, çocuğu büyüten köyü ortadan kaldırmış, büyük şehirlerde geçerliliğini yitirmiştir.

Bir zamanlar çocuğu büyüten köy konumundaki geniş aileler ve mahalleler, yerini şehirsiz şehirleşmenin yalnızlaştıran apartman dairelerine bıraktı. Evvelden ailenin bereketi olarak görülen çok çocuklu yapı, modern kent yaşamının getirdiği iktisadi rasyonalite ve zaman baskısı altında sürdürülemez bir modele dönüştü. Artık ebeveynler, çocuklarına daha çok kardeş değil, daha iyi bir eğitim ve gelecek sunabilmek adına sayıyı azaltma yoluna gidiyor. Aileyi kuşatan tehditler, her geçen gün daha da artıyor. Bireyselleşme, yalnızlaşma, tüketim kültürü ve sanal bağımlılıklar aile bağlarını ve demografik yapımızı sessizce aşındırıyor.

Dijital mecralarda yayılan şiddet, istismar, siber zorbalık, insan fıtratına yönelik sapkınlıklar ve cinsiyetsizleştirme gibi projeler yapımızı derinden sarsıyor, aidiyet ve kimlik zemininde kırılmalara yol açıyor. Müstehcenlik, kimlik karmaşası, mahremiyet kaybı, yalnızlık, ekran bağımlılığı toplumsal bir kırılma hattı oluşturuyor. Toplumda, müşterek değerlerin aşınması, aile içi bağların zayıflaması, kuşaklar arası iletişimin kopması, güven duygusunun erimesi şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu durum, Türkiye’nin geleneksel aile dokusunun çözüldüğünü, iktisadi şartlara ve modernitenin bireyselleştirici etkisine adapte olarak yeniden şekillendiğini gösteriyor.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş bu soğuk gerçeği şöyle ifade etmektedir: “Tarım devrimi, aileyi dönüştürdü. Sanayi devrimi, işi ve evi birbirinden ayırdı. Şimdi ise yeni bir kırılma noktasındayız; dijital devrim. Bu devrim diğerlerinden farklı çünkü etkisi derin ve güçlü. Bugün aileyi konuşurken teknolojinin ördüğü yeni zihinsel iklimi de anlamak zorundayız, çünkü ekran artık hepimiz için bir zaman, mekân, kültür üreticisi. Dijital dünyanın yerlileri olan çocuklarımız, artık oyunu mahallede değil, algoritmaların yönettiği bir akışta deneyimliyor. Çocuklarımız siber zorbalıktan yanlış içeriklere, çevrim içi istismardan dijital bağımlılığa kadar pek çok riskle karşı karşıya kalıyor. Ekran süresi arttıkça aile içi iletişim azalıyor, ortak zaman kavramı zayıflıyor.”[2]

Doğurganlık oranlarının düşmesi ve aile yapısındaki değişim, Türkiye’nin sosyal ve iktisadi yapısını doğrudan etkilemektedir. Bu dönüşüm, yalnızca nüfusun niceliksel yapısını değil, aynı zamanda toplumsal ilişkileri, iş gücü piyasasını ve devlet politikalarını da yeniden şekillendirmektedir. Ülkenin demografik krizindeki en büyük sancı, bu sürecin Avrupa’ya kıyasla çok daha hızlı ve hazırlıksız gerçekleşmesidir. Avrupa nüfusu yaşlanmaya başladığında kişi başına düşen millî gelir seviyesinde belirli bir refaha ulaşmıştı. Başka bir ifadeyle yaşlı nüfuslarına bakacak iktisadi refaha ulaştıktan sonra yaşlandılar. Orta gelir tuzağına yakalanan Türkiye ise hazırlıksız yakalandığından zenginleşmeden yaşlanma riskiyle karşı karşıyadır.

Nüfus piramidinde tabanın daralması ve tavanın genişlemesi, sosyal güvenlik sistemi üzerine ciddi yükler getirmektedir. Emeklilik sisteminde sürdürülebilirlik sorunu ortaya çıkmakta, devletin sosyal harcamaları artmaktadır. Çalışan nüfusun emeklileri finanse ettiği sistemde, yakın gelecekte bilfiil çalışan sayısı azalırken, emekli maaşı, sağlık ve bakım hizmeti talep eden yaşlı nüfus katlanarak artacaktır. Bu durum ya vergilerin dayanılmaz seviyelere çıkmasına ya da emeklilik yaşının ve şartlarının daha da zorlaşmasına yol açacaktır. Dahası, genç nüfusun azalması nedeniyle iş gücü piyasasında yaşanacak daralma, Türkiye’nin iktisadi büyüme potansiyelini ve üretim kapasitesini tehdit etmektedir. Genç ve dinamik iş gücü avantajını kaybeden ülkemiz, sanayi ve hizmet sektöründe çalışacak insan kaynağını bulmakta zorlanacaktır. Demografik kış, sadece nüfusun değil, ekonominin de dinamizmini dondurma tehdidi taşımaktadır.

O hâlde dünyanın hayhuyuna aldırmadan sormalıyız: Bu gidişatı durdurmak için ne yapmalıyız? Her alanda aileyi merkeze alan, çocuk sahibi olmayı destekleyen, ekonomik, kültürel ve sosyal politikalar geliştiren bir sisteme ihtiyaç vardır. Bu sistem, konut politikalarından çalışma hayatına, dijitalleşmeden medya içeriklerine, eğitimden sosyal hayata kadar her alanda bir yapı oluşturulmasını gerekli kılmaktadır.

Aile Bağları Sağlam Bir Toplumun İnşası

Aile, bir milletin kökü, var oluş sebebi, kültürünün taşıyıcısı ve medeniyetinin temelidir. Aileyi korumak ve güçlendirmek, tarihe, kültüre ve geleceğe karşı millî bir sorumluluktur. Bu toprakların en köklü ve en canlı değeri olan aile, milletin özü, devletin diriliğidir. Ailesi güçlü milletler, en zorlu dönemlerden bile güçlenerek çıkar. Aileyi korumak, çocuklarımızı, geleceğimizi ve yarının Türkiye’sini korumak demektir. Bir milletin hafızası, kalesi, mayası hüviyetindeki aile çözülürse toplum çözülür. Aileyi ve dinamik nüfusu korumak yalnızca sosyal bir hizmet meselesi değil, aynı zamanda iktisadi ve kültürel dayanıklılık temelli stratejik bir öncelik ve millî bir beka meselesidir. Aile yapısını koruyan ve nüfusunu sürdürülebilir kılabilen ülkelerin geleceği olacaktır.

Azalan doğurganlık, değişen aile tablosu karamsar bir son değil, yönetilmesi gereken yeni bir gerçekliktir. Sadece üç çocuk söylemleriyle bu trendi tersine çevirmek mümkün değildir. Mugalataya yani hak ve delillere dayanmayan bir münakaşaya dalmadan varlığımızın teminatı aileyi her türlü tehdide karşı korumak için aile kurumunu güçlendiren, değerleri ve dayanışmayı yeniden canlandıran topyekûn bir seferberliğe ihtiyaç vardır. Nitelikli bir nüfus artışı için aileyi koruyup onu sağlıklı, güçlü bir geleceğe güvenle taşıyan stratejiler geliştirmeye, yeni yapısal düzenlemelere muhtacız. Modern dünyada aile kurumunu tehdit eden sosyokültürel riskleri ve dijital tehditleri analiz etmek ve uygulanabilir politika ve çözümler üretmek iktiza eder.

Genç nesli dijital çağın risklerinden uzak tutacak, onları ahlak ve irfanla buluşturacak, kendi kültürel değerlerimizden beslenen aile iklimini oluşturacak esaslı bir dönüşüm lazımdır. Dijital dünya, ahlak ve aile ilişkilerini destekleyen bir zeminde şekillenmelidir. Gündüz kuşağı programlarında her gün sahnelenen rezaletlere, o kanallardaki ifsat edici içeriklere emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker emri istikametinde mani olunmalıdır. Aileyi güçlendiren, kültürel dokumuzu koruyan ve toplumsal dayanışmayı canlandıran politikalar geliştirilmelidir. Zamanın hızlandığı hız ve haz eksenli bu çağda ailedeki krizleri doğru okumak, geleceğe dair politikaları şekillendirmek için büyük önem taşımaktadır.

Türkiye’nin demografik dönüşümü, basit bir matematiksel denklem değil, nesillerin tercihlerinin, iktisadi baskıların ve modernleşmenin birleşimiyle yazılan karmaşık bir geleceğin hikâyesidir. Bu sancılı geçiş sürecinden çıkış yolu, sadece doğum teşvikleriyle sağlanamaz.  Kapsayıcı, sürdürülebilir ve yapısal reformlarla sonuç alınır. Devletin, iş dünyasının ve sivil toplumun müşterek hedefi, çocuk sahibi olmayı bir maliyet unsuru görmekten çıkarıp, tüm toplumu güçlendiren bir sosyal değer şeklinde yeniden konumlandırmak olmalıdır.

Nüfusun sayısını arttırmak için hem doğurganlığı destekleyen politikalar hem de onu nitelikli kılacak eğitim, sağlık ve istihdam yatırımları yapmak şarttır. Türkiye’nin bu demografik fırtınadan en az hasarla çıkabilmesi için nüfusun niceliği kadar niteliğine de odaklanmak, sosyokültürel dokuyu güçlendirmek gerekmektedir. Çocuklar için âdeta bir hapishane konumundaki ev kültürü değişmeli, konut mimarisi yeniden ele alınmalıdır. Aileyi ayakta tutan, kültürel kökler, ahlaki bağlar ve ortak değerlerdir. Aile kurumunu tehdit eden her türlü sosyal ve kültürel olumsuzluğa karşı eğitim sistemi, kültürel değerleri taşıyan, yaşatan ve kuşaklar arası bağları güçlendiren bir yapıda olmalıdır.

Genç nüfus efsanesi sona eren ve giderek yaşlanan ülkemizde geleceğin yükünü daha az, daha yaşlı omuzların taşımak zorunda kalmaması için beşeri sermayeyi güçlendirecek yeni bir hikâye yazma zamanıdır. Türkiye’nin demografik geleceği, doğurganlık oranlarının dengelenmesi, aile kurumunun güçlendirilmesi ve sosyal politikaların nüfusun ihtiyaçlarına uyum sağlamasıyla şekillenecektir. Unutmayalım bu dönüşümün doğru yönetilmesi, ülkenin hem iktisadi hem de toplumsal sürdürülebilirliği açısından kritik önem taşımaktadır.

[1] https://www.aa.com.tr/tr/gundem/bakan-goktas-dogurganlik-oranlarindaki-dusus-ve-nufusun-yaslanma-egilimi-demografik-riskleri-buyutuyor/3752395

[2] https://www.aa.com.tr/tr/gundem/aile-ve-sosyal-hizmetler-bakani-goktas-aile-dostu-ekosistemi-her-gecen-gun-guclendirecegiz/3757432

 

1 Aralık 2025 Pazartesi

AFRİKA KÜRESEL REKABETİN YENİ SAHNESİ

 Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Aralık 2025-376. Sayı

Afrikalı bir çocuğun şu şiiri 2005’te dünyanın en iyi şiiri seçilmiş:

 

“Doğduğumda siyahtım,

Büyürken siyahtım

Güneşe çıktığımda siyahtım,

Korkunca siyahtım,

Hastayken siyahtım,

Öldüğümde hâlâ siyahım...

Ve sen beyaz çocuk,

Doğduğunda pembesin,

Büyürken beyazsın,

Güneşe çıktığında kırmızı,

Üşüdüğünde mor,

Korktuğunda sarı,

Hastayken yeşil,

Öldüğünde de grisin,

Sen şimdi bana renkli mi diyorsun?”

 

Afrika ten renginden dolayı ayrımcılığa en çok uğrayan, ikinci sınıf muamelesi gören, hor görülen insanların ülkesidir. Yüzyılları aşkın bir süre ırkçılık, ayrımcılık sorunu ile karşı karşıya kalmış, akıl almaz insanlık dışı muamelelere tabi tutulmuştur. Avrupalılar, Afrika kaynaklarını kontrol etme ve sömürme çabalarını haklı çıkarmak için Afrika’ya “karanlık kıta” adını verdiler. Olumsuzluk çağrıştıran bu ifade ve siyah renk, Afrika’nın zengin tarihini ve kültürel çeşitliliğini göz ardı ederek onu bilinmeyen ilkel bir yer olarak tasvir etmek için kullanıldı. Afrika kıtasının tarihi, diğer kıtalardan farklı olarak, yerli halkların hayatlarını kökten değiştiren ve gelecekteki gelişimlerinin seyrini belirleyen felaketlerle doludur.

Sömürgecilik, Direnişler ve Problemler

Haritalar bile güç ve egemenlik ideolojisi tarafından eğitim, medya ve politika alanlarında yanıltıcı bir araç olarak kullanılıyor. 16. yüzyıldan bu yana yaygın şekilde kullanılan Mercator haritası gerçeğe aykırı bir şekilde Avrupa ve ABD’yi olduğundan büyük gösterirken Afrika’yı daha küçük gösteriyor. Hâlbuki Kuzey Amerika 27 milyon 710 bin kilometrekare olmasına karşılık Afrika kıtası 30 milyon 370 bin kilometrekaredir. Harita üzerinde bile psikolojik bir savaş verilmekte ve insanlar hâlâ aldatılarak yanlış yönlendirilmektedir. Bu yanlışlığa itiraz eden Afrika Birliği (AfB), şimdi kıtaların boyutlarını gerçeğe aykırı şekilde gösteren Mercator haritasının değiştirilerek, yerine daha adil olan Equal Earth (Eşit Dünya) haritasının kullanılmasını istiyor.

Batılı ülkeler yüzyıllar önce de Afrika’ya silah zoruyla girip mahvettikleri topraklarda yoksulluk inşa ederek insanları köleleştirdiler. Afrikalılar, kendilerinden çalınan doğal kaynaklardan mahrum bırakıldıkları için yoksul hayat şartlarında yaşamaya maruz bırakıldılar. 17. yüzyıldan itibaren bölge üzerinde sömürgecilik faaliyetlerine başlayan Batılılar, kıtada silah zoruyla yaptıkları zulümler ve sindirme operasyonları ile Afrika topraklarını sömürerek siyah adamı kendilerine köle yaptılar. Beyaz adam üç asırdır kapitalizmin kaynak ve emek deposu olarak kullanıp tükettiği Afrika’yı yeniden bölüşme peşinde koşarak her türlü oyunu oynamaya devam etmektedir.

Sömürgeciler üstün silahları ellerinde bulundurdukları ve teknolojik seviyeleri ileri olduğu için, ‘medeniyeti ilerletmek’ adına Afrikalıların kaynaklarını sömürme hakkına sahip olduklarına inanıyorlardı. Afrikalıları, boyun eğmesi gereken ve yalnızca beyazlara hizmet etmekle görevli insanlar gördüler. Bu kıtaya 19. yüzyıla kadar kölelik hâkim olmuş, köleliğin yasaklanmasının ardından da apartheid rejimlerin uygulamalarına maruz kalmıştır. Yeni bir sömürge ve kölelik sistemi kurmak için 1885 senesinde imzalanan Berlin Antlaşması ile birlikte Afrika’nın yabancı güçler tarafından koloni sistemi ile paylaşılması ve kıtayı ‘medenileştirme’ adı altında sömürgeleştirilmesi süreci başlamıştır.

Berlin Konferansı kıtayı her ülke için etki alanlarına bölmüştü. 19. yüzyılın sonlarında her Avrupa ülkesi, kıtanın yer altı ve yer üstü kaynaklarını ele geçirmek için bir Afrika parçasını işgale girişmiştir. Amerika kıtasında ihtiyaç kalmadığı için geri gönderilen Afrika kökenlilerin kurduğu Liberya devleti hariç tutulursa, Afrika kıtasında sömürgeleştirilemeyen tek ülke Etiyopya’dır.

1910-1975 arasındaki bağımsızlık kazanımlarına rağmen sömürge mirasından kaynaklı sorunlar, aşırı fakirlik, ulus devlet anlayışının gerçekleşememesi, hükûmetlerin toplum çıkarlarına göre hareket etmemesi, iyi bir yönetim kurulamaması sömürgeci güçlerin bıraktıkları siyasi alanın sürmesine sebep olmuştur. Sömürgecilik öncesindeki sınırlar, sömürgecilikle birlikte tamamen kaldırılarak yeni haritalar oluşturuldu. Bağımsızlık sürecinde birkaç ülke hariç adeta “çekirdek aile” gibi “çekirdek ülkeler” kuruldu. Kendi içinde bağımsız bir ülke görünümü ama geçmişle bağları kopmuş, genelde eski sömürge devletine istemese de kendini bağımlı hissetmek zorunda kalmış devletçikler ortaya çıktı.[1] Tarihsel toplum yapılanmaları önemsenmeden sınırların yapay şekilde belirlenmesi, kurulan her devletin aralarında uyuşmazlık bulunan çok sayıda etnik unsuru barındırması, kıtada yaşanan iç ve dış çatışmalara yol açmıştır.

Batılılar, sömürgeleştirdikleri ülkelerde bir etnik grubu diğerlerine tercih edip destekleyerek etnik rekabeti kızıştırdılar. Afrika’nın kaynaklarını yağmalamaya devam edebilmek için bu ülkelerde etnik gerilimleri kaşıyarak, kabile ve ülkeleri birbirine düşürerek hem savaşları kışkırttılar hem buraları daha kolay yönettiler. Afrika, yine Afrikalılar kullanılarak ele geçirildi. Karnını zor doyuran çocuklar bu ülkelerde çocukluğunu bile yaşayamadan savaşların ön cephesine sürülüyordu. İnsanlar yaşatılan bu kaosta birbiriyle uğraşırken emperyalistler, uranyum, altın, elmas gibi kıymetli ne varsa alıp götürüyorlardı.

Etnik rekabetler, Ruanda’da, Sudan’da yüz binlerce kişinin öldüğü ve milyonlarca kişinin mülteciye dönüştüğü soykırım ve iç savaşlara yol açtı. Fransa, Ruanda’da, katliamı önlemek yerine, katliam için gerekli ortamı sağlayarak 800 binden fazla Tutsi’nin katledilmesine ortam hazırladı. Mitterrand’ın, 1998 yılında Le Figaro gazetesine verdiği bir demeçte “Bu tür Afrika ülkelerinde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil!” demesi, bunların nasıl bir zalim olduklarını göstermektedir. Fransa, Afrika’daki katliamların en büyük müsebbiplerinden biridir. Cezayir’de 132 yıllık Fransız işgali sırasında 2 milyona yakın insan katledilmiştir.[2] Gabon, Senegal, Benin, Tunus, Gine, Burkina Faso, Çad, Kamerun ve Cibuti gibi Afrika ülkelerinde, yüzbinlerce insan katledilmiştir. Fransa gittiği hiçbir yere huzur götürmemiş,  kargaşa ve birbirine düşürme oyunlarıyla sömürdüğü bölgeleri kontrol altında tutmuştur. Kaddafi ile anlaşıp ondan para aldıktan sonra Libya’yı kalleşçe bombalayan da Fransa’dır.

Etnik toplumların mensuplarını sömürge ordusuna dâhil ederek yerel unsurları kendilerine yardım eder hâle getirdiler. Nijerya’da, İngilizlerin 4 bin askeri dışındaki kuvvetleri Afrikalıydı. Dekolonizasyon döneminde, bu askerler sık sık darbeler yaptılar ve ülkelerinin seçilmiş sivil hükûmetlerini görevden aldılar. Sömürgeci ülkelerin, ne yapılırsa yapılsın yenilemeyeceğine dair “öğrenilmiş çaresizlik”, zaten herhangi bir karşı koymanın önündeki en büyük engeldi. Böylelikle birkaç bin kişilik güç ile organize olamamış milyonları kolayca kontrol altında tutulabiliyordu.

Sömürgecilik sonrası dönemde bağımsızlıkları verilen yeni devletlerde, işbaşına getirilen beyazlarca devşirilmiş sömürge aydınları Batı’nın çıkar ilişkilerinin devamını sağladılar. Eski sömürgeci güçler kendilerine bağlı kalacak kadroları, idari, kültürel ve ekonomik yapılanmaları oluşturduktan sonra ellerindeki bölgeleri bırakmışlardı. Sömürgeciler, her daim yozlaşmış yeni liderler yetiştirdiler. Bunları kendi adlarına çalışmak ve diğer Afrikalıları boyun eğdirmek için kullandılar. Ülkelerinin ulusal kaynaklarını sömürgecilere peşkeş çeken ve bağımsız bir ekonomik yapı inşa etmesine sürekli ayak bağı olan devşirme yöneticilerin seçimle iş başına gelmeleri de gidişatı değiştirmeye yetmedi. Bu süreçte yolsuzluğa batmış, adaletsiz dikta yönetimleri beyaz efendilerin desteği olmadan iktidarlarını sürdürmelerinin mümkün olmadığına inandırıldıkları için, sadece kendi çıkarını düşünen, gelenek ve kültürleri aşağılayan yeni bir nesil yetiştirilmeye çalışıldı.

Ülkelerin kaynakları Batılı şirketlere yok pahasına pazarlanırken yetenekli insan malzemesi de Batı’da ucuz iş gücü olarak değerlendirildi. Geride kalan milyonlar ise bu fakirlik ve adaletsiz gelir dağılımının açlığa mahkûm ettiği yığınlar olarak kaderlerine terk edildi. Sömürgeciler arkalarında etnik çatışmaların, yozlaşmış diktatörlüklerin, dinî çekişmelerin, savaşların ve kıtlığın kol gezdiği bir felaket kıtası bıraktılar. Dünyanın en fakir ülkelerinin bu kıtada yer alması büyük oranda bu sebeptendir.

Afrika ülkeleri kendi aralarındaki anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak, siyasi, ekonomik, askerî ve bilimsel alanlarda ülkeleri arasında koordinasyon sağlamak, ortaklıklar inşa etmek üzere birçok örgüt ve bölgesel yapılanma kurdular. Ancak bu girişimler henüz küresel arenada dikkate alınır bir aktöre dönüşememiştir ve kıtadaki sorunların çözümünde istenilen neticelere ulaşamamışlardır. Ülkeler arası rekabet ve güç mücadeleleri, bölgesel örgütlerin üye ülkelerin kalkınması ve güvenliklerinin temini için daha faydalı işlev görmesine engel olmaktadır. Hâlihazırda birçok çatışma devam etmektedir. Söz gelimi Sudan iç savaşını sona erdirme konusunda Afrika Birliği’nin çabası neredeyse yok gibidir. Kıtanın kaderinde daha ziyade ABD, Çin, AB, Rusya ve Türkiye gibi dış aktörlerin eğilimleri ve çıkarları doğrultusunda verdikleri kararlar belirleyici olmaktadır.

Bölgesel örgütlerin şu anda kıtada düşük performans göstermesinin sebepleri olarak; ülkelerin bir blok olarak hareket edip bölgesel entegrasyonu sağlayamaması, müşterek çıkarlarını korumak yerine bireysel hareket etmeleri, Afrikalı liderleri verdikleri taahhütlerinden sorumlu tutan mekanizmaların bulunmaması, antlaşmaların iç hukuka adapte edilmesinde siyasi irade eksikliği, demokrasi ve iyi işleyen bir devlet sistemlerinin bulunmaması sayılabilir.

Zenginlikleri Çalınan Kıta, Yeni Sömürgecilik ve Kültürel Asimilasyon

Sömürgeciler tarafından yoksullaştırılmış dünyanın en yoksul ve aç kıtasında toprak ve gıda önceleri kolonizasyon yöntemiyle sömürülürken, günümüzde de şeytanca bir yöntemle çalınıyor, kaynaklar Batı’ya taşınmaya devam ediyor. Yabancı yatırımcı çekmeye çalışan Afrika ülkeleri bu defa Çin modeli de denilen “tefeci anlayışla” farklı şekilde esir alınıyor.  Altına girdikleri yüklü borçlar sebebiyle uzun vadede Çin’in siyasi-ekonomik-kültürel güdümüne girme ihtimali beliriyor. Bağımsızlık sonrasındaki “yeni sömürgecilik”, önceki sömürgecilik dönemi uygulamalarını âdeta geri getirmiş durumdadır.

Emperyalist politikalar, Afrikalı liderlere rüşvet vermek, doğrudan askerî varlık kullanmak, paralı askerler göndermek ve üniversitelerinde sömürge sonrası elitleri eğitmek üzerine kuruluydu. Bu politikanın amacı, kendisine tâbi devletlerdeki siyasi ve ekonomik süreçler üzerinde tam kontrol sağlamaktı. Afrika’nın zenginlikleri kendi halkı için değil, başkalarının konforu için sömürülmeye devam ederken insanlar hâlâ çok kötü şartlarda karın tokluğuna çalıştırılıyor. Çok sayıda Afrikalı hâlâ yoksulluk, güvensizlik ve dışlanmışlık döngüsüne sıkışmış durumdadır. Kıtanın büyüme eğiliminden ve artan jeostratejik öneminden çok az kişi faydalanabiliyor. Kıtanın muazzam kaynak zenginliği, dar bir elitin ve giderek artan şekilde yabancı yatırımcıların elinde kalıyor; bu zenginlik halkın yararına dönüştürülemiyor.

Kıta dışındaki birçok ülke gıda sorununu Afrika’da tarım yapılabilir arazilerin tekelini eline geçirerek çözmeye çalışıyor. Etiyopya, Mali, Sudan, Gana ve Madagaskar’da milyonlarca hektar toprak yirmi, otuz hatta doksan yıllığına Çin, Hindistan, Suudi Arabistan ve Güney Kore’ye devasa yatırım sözleri karşılığında veriliyor. Bir miktar para, teknoloji ve altyapı yatırımı karşılığında bu kıtanın toprağına el koyuyorlar. Yabancı yatırımcılar ürün çeşitliliğini temel alan geleneksel tarımdan bir tek ürünün üretilmesini ve ihracını hedef alan “yeşil devrim” adı altında endüstriyel tarıma geçiyorlar. Bu süreçte gübre ve tarım ilacı gibi kimyasal ürünlerin kullanımı da katlanarak artıyor. Söz konusu topraklar bütünüyle yoksullaştığı zaman yabancı yatırımcılar başka bir alana yöneliyorlar. Sonuçta Afrika’da kitlesel açlık hâlâ devam ediyor, yeterince beslenemeyen milyonlarca insanın mevcudiyeti devam ediyor. Sömürgeciliğin ortadan kalkmaya başladığı 1960’lı yıllarda Afrika ülkeleri günlük ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde ürün üretebiliyorken bugün hemen hepsi gıda maddelerini ithal etmek zorunda kalmışlardır.

Denizde de soygun devam ediyor. Avrupa ülkeleri, Çin, Japonya ve Rusya’nın donanmaları yerel ülke yönetimlerinin balık avlama lisanslarını satın alarak Afrika kıyılarını talan ediyor. Milyonlarca kişinin küçük balık avcılığından geçimini sağladığı Afrika’da, kıyılardaki yerli balık avcıları darmadağın ediliyor. Afrikalı balıkçılar, yabancı şirketler tarafından işletilen balık fabrikalarına hizmet eden işçilere dönüşüyor.

Yeni sömürgecilikle beraber Afrika’da adım adım yeni işgallerin başladığını görüyoruz. Kıtaya gelen yabancı yatırımcı doğal kaynakları ve yer altı zenginliklerini çıkartarak alıp götürmektedir. Önceleri sömürgeci ülkelerin yaptığı gayrimeşru uygulamalar bugün tamamen meşru bir zeminde şirketler eliyle yapılmaktadır. Yabancı şirketlerin katıldığı madencilik ihalelerinde normal fiyatın altında kalındığı ve ‘şeffaf olmayan gizli pazarlıklarla’ yapıldığı, şirketlerin gelirlerindeki astronomik rakamlara karşılık Afrikalı işçilerin kendi topraklarından çıkarılan madenlerde çok düşük ücretlerle çalıştırıldığı biliniyor. Çin gibi kendi evinden yerli işgücünü getirenler de var. Afrika’ya göçü teşvik eden Çin, bu yöntemle kendi iç nüfus sorununa çözüm getireceğine inanıyor. Bu şeytanca hırsızlıkların kahramanları ise maalesef işbirlikçi hükûmetlerdir.

BM Ticaret ve Kalkınma Ajansı (UNCTAD) tarafından hazırlanan bir raporda Afrika’dan ağırlıklı olarak altın, elmas ve platin gibi yüksek değerli emtia hareketleriyle bağlantılı olduğu belirtilen yasa dışı sermaye çıkışı, Afrika ülkelerinin refahı için yapılması gereken sağlık, eğitim ve altyapı gibi yatırımlara engel oluyor. UNCTAD Genel Sekreteri raporla ilgili olarak şunları söylüyor: “Yasa dışı finansal akışlar Afrika’yı ve halkını umutlarından mahrum bırakıyor, şeffaflığı ve hesap verebilirliği baltalıyor ve Afrika kurumlarına olan güveni aşındırıyor ve yolsuzluk, yoksulluk ve eşitsizliği kötüleştirerek Afrika’nın kalkınmasını engelliyor.”[3]

Başta Fransa olmak üzere pek çok Avrupa ülkesi Afrika’nın zenginliklerini yeni sömürgecilik kapsamında ülkelerine transfer etmeye devam ediyor. Fransa 1961’den beri 14 Afrika ülkesinin ulusal rezervlerini elinde tutuyor, 20 civarı Afrika ülkesinin parasını basıyor. Fransız hazinesi, Afrika’dan yıllık 500 milyar dolar “kazanç ve getiri” elde ediyor. Paris’in 1960’ların başında eski sömürgeleri üzerinde kurduğu Françafrique adlı vesayet sistemi, Afrika ülkelerini ekonomik, siyasi ve askerî açıdan Fransa’ya bağımlı hâle getirmiş durumda.

Sömürgeciler, Afrika’nın kültürel varlıklarını da yağmaladılar. En değerli eserlerin yarım milyondan fazlası, yani Afrika sanatının yaklaşık yüzde 80-90’ı çalındı ve kıta dışına ihraç edildi. Örneğin Fransa, 30 Afrika ülkesinden çaldığı tarihî ve kültürel mirasa da ev sahipliği yapıyor. Müzeler kaçak yollarla getirilen eserlerle dolu. Fransa’nın Afrika kıtasındaki sömürgeci varlığı içinde Fransız eğitim sistemi ve kendi dilini öğretim stratejileri de yer almaktadır. Fransa’nın 68 milyon nüfusa sahip olduğu göz önüne alındığında, bugün 29 Afrika ülkesinde 140 milyon kişinin Fransızca konuşması kıtanın nasıl acımasız bir kültürel soykırıma uğradığını göstermektedir. Nitekim sömürgeciliğin sona ermesinden sonra bile birçok Afrika ülkesi, Fransızcayı resmî dil olarak kullanmaktadır. İngilizce ise, Zimbabve, Uganda, Zambiya, Botsvana, Namibya ve Kenya’nın resmî dilidir.

Hıristiyanlık da Avrupalı güçlerin Afrika’yı bölmek, sömürgeleştirmek ve sömürmek için yerlileri ikna ve asimilasyonunda bir kisve olarak kullanılmıştır. Hıristiyan misyonerler sömürge sürecini kolaylaştırmak için çalışmışlardır. Misyonerliğe ilişkin en kısa değerlendirmeyi Kenya’nın kurucusu olan Jomo Kenyatta yapmış. Onun “Misyonerler Afrika’ya geldiğinde bizim topraklarımız onların İncilleri vardı. Dua edelim, dediler. Gözlerimizi kapattık. Açtığımızda bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.” ifadesi misyonerliği ve arkasındaki amacı net olarak açıklamaktadır.

Türkiye’nin Afrika’daki Hamleleri

Türkiye-Afrika ilişkilerinin temeli Osmanlı İmparatorluğu’nun Afrika ile geçmişte kurduğu yakın ve samimi ilişkilere dayanmaktadır. İlişkiler 1584 yılında Portekizlilere karşı Osmanlı’dan yardım talebinde bulunulmasına kadar geri götürülebilir. Yemen valisi denizci Ali Bey’i bugünkü Kenya’nın Mombasa şehrinde yaşayan Müslümanların yardım talebini karşılamak üzere görevlendirmiştir. Doğu Afrika sahillerinde bulunan Zanzibar adasında 1960’lı yıllara kadar Sultan Abdülhamid adına hutbe okunduğu bilinmektedir. Nijer’in 124 bin nüfuslu Agadez şehrinde, cuma hutbelerinde hâlâ Osmanlı padişahlarının anıldığı söyleniyor. Yakın zamanlara kadar Sudan’da bazı camilerde verilen hutbelerde Sultan Abdülhamid’in ismi anılmaktaydı. Kıta üzerinde hâlâ canlı olan Osmanlı izlerinin onların bilinçlerinde bıraktığı derin etki, Türkiye Cumhuriyeti’nin Afrika ülkeleri ile yakınlaşmasını kolaylaştıran bir unsurdur. Bugün bile Tanzanya’da ve diğer bazı Afrika ülkesinde okutulan lise ders kitaplarında Türklerin Afrika ile yardımsever ve sömürge amaçlı olmayan ilişkileri öğrencilere öğretilmekte ve Türkiye anti-sömürgeci mücadelenin öncüsü gösterilmektedir.[4]

Uluslararası ilişkiler konusunda çok hızlı gelişmelerin yaşandığı günümüz dünyasında Türkiye, Afrika ülkelerinde çok boyutlu karşılıklı ilişkiler için adımlar atmaktadır. Hâlihazırda sadece ülkeler arasındaki ilişkiler değil, aynı zamanda kıtalararası etkileşimin de sınır tanımayan bir boyuta ulaştığı bir dönem yaşanmaktadır. Türkiye’nin Afrika ile iş birliği ve dayanışma merkezli yaptığı Afrika açılımı kapsamında, 1998 Afrika’ya Açılım Eylem Planı, 2003 Afrika Ülkeleriyle Ekonomik İlişkilerin Geliştirilmesi Stratejisi hazırlandı. Somali, Sierra Leone, Kongo, Sudan, Fildişi Sahili, Burundi, Liberya’da BM barış misyonlarına katıldı.

Türkiye’nin Afrika’daki büyükelçilik sayısı 2002’de 12 iken 2025’te 44’e ulaştı. Aynı dönemde Ankara’daki Afrika büyükelçiliklerinin sayısı da 10’dan 38’e çıktı. Son yıllarda yüzlerce karşılıklı üst düzey ziyaret gerçekleştirildi. Türkiye ile Afrika ülkeleri arasındaki ikili ilişkiler son 20 yıldır ekonomik, güvenlik, kültürel işbirliği, insani yardımlar çerçevesinde artarak devam etmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 31 Afrika ülkesine gerçekleştirdiği 53 ziyaret, Türkiye’nin Afrika’daki etkisini artırırken, kurulan güçlü diplomatik temaslar ve ortak projeler sayesinde Türkiye, kıtanın gözünde sadece bir yatırımcı değil, aynı zamanda güvenilir bir kalkınma ve diplomasi ortağı olarak konumlandı.

Ekonomik ilişkilere ilaveten Afrika ülkeleri ile kültürel ve insani ilişkileri de geliştirmek isteyen Türkiye, kıtada Türk İş Birliği ve Kalkınma Ajansı Başkanlığı (TİKA), Yunus Emre Enstitüsü ve Türkiye Maarif Vakfı gibi kurumlar vasıtasıyla Türkiye’nin yumuşak gücüne ve kültürel diplomasi faaliyetlerine önemli katkılar sunuyor. Bu kurumlar eğitim, kalkınma ve kültür alanında yaptığı yatırım ve çalışmalarla Afrika’nın yükselişine öncülük ediyor. Türkiye’yi, Türkçeyi, tarihini, kültürünü ve el sanatlarını tanıtma amaçlı kurulan ofisleriyle çeşitli sosyokültürel etkinlikler düzenliyor. 25 ülkede her yıl nitelikli ve iyi Türkçe konuşan binlerce öğrenci mezun ederek, Türkiye-Afrika ilişkilerine önemli katkı sunuyor.

Türk Hava Yolları, Afrika’da 41 ülkede 63 şehre uçuş düzenleyerek ulaşımda güçlü bir köprü oluşturuyor. 2024 itibarıyla 62 bin Afrikalı öğrenci, Türkiye Bursları kapsamında yükseköğrenim görüyor. TİKA, Afrika’daki 21 ofisi aracılığıyla, 37 Afrika ülkesinde, eğitim, sağlık ve teknik destek projeleri gerçekleştirmiştir. Kıta genelinde 7000’in üzerinde projeyi hayata geçirmiştir. Türkiye Maarif Vakfı, 27 Afrika ülkesinde 230’dan fazla okulda 25 bin öğrenciye eğitim sunarken; Yunus Emre Enstitüsü 15 ülkede 18 merkezle Türkçe eğitimi ve kültürel faaliyetler yürütüyor. Türkiye, Afrika’da sağlık altyapısını güçlendirmek amacıyla kalıcı yatırımlar yaptı. Somali’de Mogadişu Recep Tayyip Erdoğan Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Sudan’da Nyala Hastanesi ve Nijer-Türkiye Dostluk Hastanesi, bu alandaki örnekler arasında yer alıyor.[5]

Türkiye yükselen bir “orta güç” olarak, Afrika Boynuzu’nda barış ve istikrar için arabuluculuk rolü de üstlenmekte, Türkiye’nin stratejik derinliğini artırmaktadır. Somali ile Somaliland arasındaki görüşmelere katkı sağlayan Türkiye, 2024’te Etiyopya-Somali arasında Ankara sürecini başlattı. Bu kapsamda 11 Aralık 2024’te Ankara’da taraflar arasında “Ankara Deklarasyonu” imzalanmış, taraflar arasında hassas bir denge kurmayı başarmıştır. Türkiye ayrıca, Sudan Silahlı Kuvvetleri ile Hızlı Destek Güçleri arasında yaşanan çatışmada arabuluculuk görevi üstlenmiştir.

Osmanlı imparatorluk mirasını taşıyan Türkiye, ilişkilerini sömürgecilik karşıtlığı ve ortak tarih anlatıları üzerinden yürüterek yaptığı insani yardımlar ve çeşitli iş birlikleriyle Afrikalı liderler nezdindeki çekiciliğini artırıyor. Türkiye ve sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü, tek amacı insani yardım olan faaliyetlerin siyasal ve dinî bir ajandasının olmaması, muhatapları nezdinde bir saygınlık oluşturuyor. Sudan İstanbul Başkonsolosu “Yabancı Diplomatların Gözünden Türk Dış Politikası” temalı programda Osmanlı mirasının Sudan’da derin etkiler bıraktığını ve Sudan halkının Türkiye’de kendini evinde gibi hissettiğini belirtti. Konuşmasında Türkiye’nin Afrika’da sömürgeci olmayan tek aktör hüviyetiyle öne çıktığını ifade ederek “Afrika’ya gelip karşılık beklemeden, almadan veren tek beyaz ırk Türklerdir.” dedi. Türkiye uyguladığı insani politika ve faaliyetlerle kıtanın kaynaklarını sömüren ülkelerin geçmişlerini ve yeni sömürme tarzlarını deşifre etmiştir. Afrikalılar, yaşananları daha net görmeye ve aleyhlerine olan düzene itiraz etmeye başlamışlardır.

Küresel Rekabetin Odağı Olarak Afrika

Afrika, genç ve dinamik nüfusu, geniş tüketici pazarı, zengin petrol-doğal gaz kaynakları, altın, bakır, kobalt, lityum ve nadir toprak elementleri, kritik mineralleri nedeniyle küresel yarışın merkezindedir. Afrika kıtasına ilgi duyan ülkeler, kıtaya ait kaynakları ele geçirmek için her türlü siyasi, ekonomik ve askerî eylemde bulunuyorlar. Görünen o ki Birleşmiş Milletler’deki oy gücüyle de jeopolitik önem taşıyan Afrika sadece günümüzün değil, geleceğin de mücadele alanlarında rol oynanan bir yer olacaktır. Çünkü küresel oyuncular, bu bölgeyi askerî ve ekonomik çıkarlarını savunmak için bir güç üssü olarak görüyorlar.

Dünyanın en zengin bakır rezervlerinin önemli bir kısmı Kongo ve Zambiya topraklarında bulunuyor. Elektrikli araçlardan güneş panellerine, rüzgâr türbinlerine, veri merkezlerinden yapay zekâ sunucularına kadar dijital ve modern altyapının neredeyse tamamı bakıra bağlıdır. Uluslararası Enerji Ajansı, 2040’a kadar bakır talebinin dünya çapında en az yüzde 50 artacağını tahmin ediyor. Afrika, yeni enerji çağının merkezinde bulunuyor. Küresel aktörler ham maddeye ve dünyanın enerji geleceğine hâkim olmak için bu kaynağın üzerine oturmak için kıyasıya rekabet ediyor. Çin’in 40 yıldır Afrika’da uyguladığı nüfuz politikası onu ABD’nin önüne geçirmiş durumdadır.

Afrika ülkeleri, giderek yeni bir mineral Soğuk Savaşı’nın merkezine oturuyor. 62 milyar dolardan fazla değer biçilen Kenya’daki NTE rezervleri ABD ve Çin arasındaki rekabetin önemli bir odağı hâline geldi. Kongo Demokratik Cumhuriyeti, dünyanın en zengin lityum yataklarından birine ev sahipliği yapıyor. Ayrıca dünya kobalt ihtiyacının yüzde 70’ini karşılıyor. Elektrikli araç bataryaları ve yenilenebilir enerji depolaması için kritik öneme sahip lityum için Bill Gates ve Jeff Bezos’un sahibi olduğu madencilik girişimi KoBold Metals’in, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nden lityum arama izni aldığı bildiriliyor. Stratejik konumu nedeniyle, geçmişte olduğu gibi günümüzde de Afrika kıtası büyük güçler arasında rekabet alanı olmaya devam ediyor.

Fransa ile birlikte Afrika kıtasında en fazla askerî güç bulunduran ülke ABD’nin askerî faaliyetlerinin bulunduğu bölgelere baktığımızda, genelde kritik noktaları kontrol etmek amaçlı olduğu görülüyor. ABD’nin kıtadaki 54 ülkeden 50’sinde askerî unsurları bulunuyor. Kıtanın bir rekabet alanı hâline geldiğini gören ABD, Ekim 2007’de Birleşik Devletler Afrika Komutanlığı’nı kurmuştur.

Diğer taraftan, Rusya ve Hindistan da rekabet arenasına girmiş durumda. Hindistan, Afrika’ya en fazla mal satan ülkelerden birisidir. Hindistan’ın Madagaskar ve Mozambik gibi bölgelerde askeri amaçlı tesisleri bulunmaktadır. Bunların hepsi kıtayı aktif bir ortak olarak değil, sömürülmesi gereken bir yer olarak görüyorlar. Bunun yanında, Türkiye’nin insani, ticari ve askerî-teknik iş birliğini birleştiren esnek yaklaşımı, Körfez devletlerinin yatırımları, İslâmî bankacılık hizmetleri ile Rusya’nın Wagner üzerinden güvenlik ihracatı, Afrika’da etkili diğer unsurlardır.

Çin hemen hemen Afrika’nın her tarafına ve her sektörüne yayılmış olup kıtadaki ülkelere kredi musluklarını açmış durumdadır. Yol, köprü, tarım, sulama, altyapı yatırımları, insani yardım, askerî üs projeleri, silah ve savunma yardımları, doktor ve hemşire yardımı, Afrikalı öğrencilere Çin üniversitelerinde burs imkânı vermektedir. Afrika’dan ham madde, elmas, değerli maden, petrol ve doğalgaz ithalatı yapmakta, Afrika’da ekonomik işleyişin çarklarına iyice yerleşmektedir. Çin’in Afrika’ya bu ilgisi bu kıtayla ilgilenen diğer devletlerle onu karşı karşıya getirmektedir. Çin’in Afrika’daki faaliyetleri ekonomik iş birliğinin ötesine geçerek sürekli askeri ortaklıkları da kapsayacak şekilde genişlemektedir. Her yıl 2 binden fazla Afrikalı subay Çin kurumlarında eğitiliyor ve kıta genelinde yeni askerî akademiler inşa ediliyor. Bazı Afrika liderleri Çin’i sömürgeci Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak görürken, diğerleri Çin’in kıtada artan nüfuzu, artan borçlanma ve askerî bağımlılık nedeniyle oluşan yeni sömürgecilikten endişe duyuyor. Çünkü Çin’in verdiği kredileri geri ödemekte güçlük çeken ülkelerin ya kuruluşları ya da toprakları Çin tarafından rehin alınmaktadır.

Rusya ise Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi Afrika kıtasına yeniden dönmek istiyor.  Son yıllarda özellikle Afrika’daki askerî yönetimlerle iş birliğini yoğunlaştırdı. Burkina Faso, Mali ve Nijer liderlerini Moskova’da ağırlayıp iş birliği protokolü imzalaması, Kremlin’in Afrika’daki stratejik ortaklıklarını genişletme çabalarının bir parçası olarak değerlendiriliyor. Zaten Sahel bölgesindeki ülkelerin çoğu Fransa’ya karşı tutum alarak Rusya gibi ülkelerle yakınlaşmayı tercih ediyorlar. Rus paralı asker gücü Wagner’in Afrika’da etkinlik ağının genişlediği bilinmektedir. Wagner, mahalli güçlere askerî eğitim veriyor, liderlere yakın koruma sağlıyor ve enerji noktalarını koruyor. Bu hizmetler karşılığında ülkelerdeki altın ve elmas madenlerinden pay aldığı, bazı imtiyaz ve ruhsatlara sahip olduğu kaydediliyor. Wagner’in her geçen gün etkisini artırması başta ABD olmak üzere Fransa, Almanya gibi ülkeleri endişelendiriyor.

Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ni kontrol eden bir noktada bulunan küçük ülke Cibuti’de daha önceden bulunan Fransız kuvvetlerinin yanı sıra, ABD ve Çin büyük üsler kurmuş durumdadırlar. Bölge giderek daha fazla mücadele alanına dönüşüyor. Bu üslerde bulundurdukları asker ve silah kapasiteleri birçok Afrika ülkesinin ordusundan daha güçlüdür. Barışı korumak bahanesiyle her yerde fiilen bulunuyorlar.

Bu arada İsrail de rahat durmamakta, güvenliğini daha geniş bir alanda sağlamak için Kızıldeniz ve çevresindeki bazı ülkelerde ekonomik ve askerî faaliyetler yürütmektedir. Eritre âdeta Siyonist İsrail’in bir uydusu hâline gelmiştir. Geçmişte bir Osmanlı üssü bulunan Eritre açıklarındaki Dehlek adalarında şimdi İsrail askerî faaliyetlerde bulunmaktadır.

Yeni Dönemde Afrika’nın Uyanışı ve Afrika’nın Yükselişi

Hızlı ve öngörülemeyen dönüşümlerin yaşandığı bir dünyada Afrika toplumları da yeniden şekilleniyor. Ekonomik güç Batı’dan Doğu’ya ve Kuzey’den Güney’e doğru kayıyor. Teknolojik yeniliklerin hızı artıyor ve toplumsal protestoların biçimi değişiyor. Kıta liderleri de çok kutuplu dünyada küresel ekonomik yönetişim mimarisinde kendilerine bir yer bulmaları gerektiğini düşünüyorlar. Sosyal, ekonomik ve siyasi açıdan yıkıcı sonuçlar doğmaması için, büyüyen, giderek kentleşen ve eğitimli hâle gelen genç nüfusa iş ve fırsat verilmesi gerekiyor.  Çünkü artık Afrika’daki gençler iş, adalet ve eşitlik istiyor. Afrika’da yaşanan sömürgecilik faaliyetlerini bitirmek, kendi topraklarındaki kaynakların doğru şekilde yönetilmesini istiyor. Afrika’nın genç nüfusu olağanüstü enerji ve yenilik arzusuna, gücüne sahiptir. Aynı zamanda umutları, hedefleri ve hayalleri vardır. Eksik olan, potansiyellerini gerçekleştirecek fırsatıdır. Geleceğe baktıklarında, büyük fırsatlar olduğunu görüyorlar. Çünkü bölgenin büyük maden ve kritik element zenginliği büyümeyi destekliyor ve yabancı yatırımları çekiyor.

Afrika’da büyük değişimlere şahit oluyoruz. Özellikle Fransa sömürgeciliğine karşı peş peşe gelen askerî darbelerin altında yatan sebepler arasında 1950’lerin sonundan itibaren hız kazanan dekolonizasyon süreçlerinde zayıf kurumlarla sonuçlanan siyasi yapılanmalar, yolsuzluk ve kötü yönetim, etnik çekişmeler var. İlerleyen yıllarda devrimlerin yayılmasına, iş birlikçi rejimlerin sonunun geldiğine ve yeni demokrasilerin doğuşuna şahit olabiliriz. 2020-2023 yılları arasında meydana gelen askerî darbelerin ardından bölgedeki üç ülke, Mali, Burkina Faso ve Nijer Sahel Devletleri İttifakı’nı (AES) kurarak Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu’ndan (ECOWAS) ayrılacaklarını açıkladılar. Bu süreçte, bölge liderlerinin öncelikli politikaları, Batı sömürüsünden uzaklaşarak kendi kaderini tayin etmek, doğal kaynakları millileştirmek ve ekonomik egemenlik kazanmak şeklinde ifade edilebilir. Ne var ki Fransa’yı ülkelerinden kovan bu genç darbecilerin bazıları Rusya ile fazlaca haşır neşir oluyorlar. Burkina Faso’da darbe gerçekleştiğinde, darbe destekçileri ellerinde Rus bayraklarıyla meydanları doldurmuş ve Fransa karşıtı sloganlar atmıştı. Fransızlar Mali’den çekilirken boşalan üslere Rus özel savaş aparatı Wagner yerleşmişti. Nijer’de cuntayı destekleyen göstericiler ellerinde Rusya bayrağı ile gösteriler yapmıştı.

The Economist dergisi 2000 yılındaki kapaklarından birinde Afrika’yı “Umutsuz Kıta” olarak resmetmişti. Ancak daha sonra kıtanın hareketlenip büyümesi hızlanınca, 2011 sayısının kapağında “Afrika Yükseliyor” diye yazdı. 2013’teki kapakta ise “dünyanın en hızlı büyüyen kıtası” ifadesi kullanılıyordu. Rusya’da St. Petersburg’da Afrika-Rusya Zirvesi, son yapılan ABD-Afrika Liderler Zirvesi, Afrika’nın hem Doğu’nun hem de Batı’nın dikkatini çekmeye devam ettiğini gösteriyor. Forbes dergisindeki bir makalede “Afrika’nın yeni Çin” ve “önümüzdeki 20 yılın en umut verici yatırım destinasyonu” olacağı öne sürülüyor. Batı finansal krizlerle boğuşurken, Afrika servet oluşturma konusunda sınırsız fırsatlar sunan bir yer görülüyor. Kıtanın muazzam potansiyeli Afrika’nın yaklaşan yükselişini gösteriyor. Canlanan bu ilgi,  aynı zamanda Afrika’nın yeni mücadele alanı olacağını gösteriyor.

Afrika hep böyle yoksul, mağdur ve mahrum kalmayacaktır. Kıta ülkelerinin sahip oldukları potansiyel ham madde kaynakları, insan gücü ve yurt dışında yetişen eğitimli Afrikalıların, ilerleyen yıllarda kıta ülkelerinin yapacağı kalkınma hamlelerinde karşılaşacakları fırsatları çok iyi değerlendirmelerini kaçınılmaz kılacaktır. Yatırımcıların avlanmak için sıraya girdiği, küresel ilginin arttığı, ekonomik nabzı hızlanan Afrika’nın uzun vadeli büyüme beklentilerinin güçlü olduğu ve küresel eğilimlerin yanı sıra kıtanın sosyoekonomik ve politik yapısındaki iç dönüşümlerden de destek aldığı konusunda fikir birliği var. Stratejik değeri artan Afrika, zihnî kölelikten kurtulup, zihnini özgürleştirdikçe kara(n)lıktan daha aydınlık bir geleceğe doğru koşarak ilerleyecek gibi gözükmektedir.

[1] Doç. Dr. Ahmet Kavas, Türkiye'nin Afrika'ya Yönelmesinde Küreselleşmenin Etkisi, TASAM Stratejik Rapor No: 19, Mayıs 2007.

[2] Cezayir’de sömürgecilik ve direniş için bk. Frantz Fanon, Cezayir Bağımsızlık Savaşının Anatomisi, çev. Kamil Bilgin Çileçöp, Pınar Yayınları, İstanbul, 2009.

[3] https://news.un.org/en/story/2020/09/1074052

[4] Hasan Öztürk, Afrika Vizyon Belgesi, BİLGESAM, 2004.

[5] https://www.sde.org.tr/turkiye/turkiye-nin-etkisi-afrika-genelinde-hizla-artiyor-haberi-59708

 

Metin Alpaslan / Umran Dergisi Aralık 2025

1 Kasım 2025 Cumartesi

DÜĞÜM KÖRDÜĞÜME DÖNÜŞÜRKEN

 Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Kasım 2025-375. Sayı

Filistinlilere siyasi açıdan hiçbir şey sunmayan, ABD-İsrail işgalini tesis eden ‘barış planı’ doğrultusundaki ateşkes Gazze’deki soykırımı şimdilik durdurdu, daha doğrusu ateşkes adı altında kısa süreli bir mola verildi. Ölüsüyle dirisiyle rehineler teslim edildi, işgal rejiminin zindanlarındaki Filistinlilerin bir kısmı salıverildi. Tabi Siyonist İsrail’in, yalnızca baskı altında kaldığında bazı Filistinlileri serbest bırakıp hemen ardından çok sayıda Filistinliyi kaçırmasıyla bilindiği unutulmamalı.

Çokça övülen antlaşmanın içi ne kadar dolu bilmiyoruz ama edindiğimiz intiba ‘Ortadoğu barışı’ tablosunun çok aldatıcı olduğu yönünde. Geleceğe yönelik hayli muğlak noktalar bulunduğu için hiç kimse gerçekten barışın yakın olduğuna, barışa giden güvenilir bir yol bulunduğuna ya da Filistin ile müstemlekeci Siyonistlerin çatışmasının çetrefil meselelerinin çözüldüğüne haklı olarak inanmıyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın planındaki Barış Kurulu ve Filistinli Komite planı, bölge halkının taleplerinden çok dış güçlerin denetim mekanizması gibi görünüyor, dahası ABD’nin artık resmen işgalci güç hâline geldiğini gösteriyor.

Temkini ve Teyakkuzu Elden Bırakmamak Gerekir

Trump’ın New York’ta sekiz Müslüman liderin desteğini aldıktan sonra Washington’da soykırımcı Netanyahu ile görüşüp İsrail’in önceliklerine göre değiştirip servis ettiği ‘Gazze Planı’nda; HAMAS’ın silahsızlandırılması, İsrail ordusunun çekilmesi, Gazze’nin yeniden inşası, sınırları ve yönetimi konularında ciddi belirsizlikler var. Mesela HAMAS silahsızlanırsa Gazze’nin güvenliğini kim sağlayacak? Karşınızda soykırımcı Netanyahu’nun yönettiği İsrail varsa Gazze’deki katliamların kısa süre sonra yeniden başlaması her zaman ihtimal dâhilindedir. Çünkü ateşkes konusunda Siyonist rejimin sicili bozuktur. Onlar için Oslo Antlaşmalarından bu yana her antlaşma yerleşim yerlerini genişletmesi ve işgali sürdürmesi için bir paravandı. Dolayısıyla işgalcilerin aldatma ve sözünde durmama girişimlerine karşı dikkatli ve uyanık olunması gerekmektedir. Kısa bir sessizliğin sonrasının yine kan yine gözyaşı yine işgal olması muhtemeldir. Trump sözlü şekilde sekizli gruba “Batı Şeria’nın ilhak edilmesine izin vermeyeceğim!” dedi, ama Batı Şeria’yı yutan işgal ve ilhak planları hız kesmeden sürüyor. Tampon bölge oyunlarıyla Gazze giderek küçülüyor. Batı Şeria’nın akıbeti hakkında hiçbir şey söylenmiyor.

Her yeri yakıp yıkan, on binlerce insanı katleden, yaralayan, sakat bırakan İsrail’den savaş tazminatı talebinden bahsedilmiyor. Gazze’yi yerle bir eden bir caniden hesap soracak bir güç oluşturmak yerine Siyonist emellere hizmet eden müzakere masallarıyla insanlık ve ümmet oyalanıyor. ABD ve İsrail’in suçları sorgulanmıyor, üstüne üstlük Netanyahu ile onun suç ortağı Trump’ın dayatmalarının adı ‘barış’ oluyor. İçinde Filistin’in adının geçmediği, HAMAS’ın gözden çıkarıldığı, İsrail ordusuna istediği zaman boğma, işgal, aç bırakma ve soykırım uygulamalarına devam etme yetkisi veren sözde bir Filistin barışı. Antlaşma diye pazarlanan metin, Filistin halkının siyasi temsili, siyasi varlığı, yönetim iradesi, gelecekleri üzerindeki tasarruf hakları konusunda hiçbir şey söylemiyor. Filistin halkına yönelik bir Amerikan ültimatomu niteliğindeki plan İsrail’de hem Likud hem de sol Siyonist düşünce yapısında standart bir söylem hâline gelen Filistin halkının ‘radikalleşmesinin önlenmesi’nden söz ediyor. Dolayısıyla Filistinlilerin işgale ve Siyonizm’e muhalefetini beyin yıkamaya ve okul müfredatına bağlıyor. Çok enteresandır Filistinlileri boyunduruk altına almanın bahanesi olan ‘radikalleşmenin önlenmesi’ anlayışı, bir insanın vatanına duyduğu sevgisinin ortadan kaldırılabileceğini varsayar.

Eğer perde arkasında başka bir şeyler kararlaştırılmadıysa, altına imza attıkları aslında bir niyet beyanıdır. HAMAS’ın ve İsrail’in hiçbir temsilcisinin katılmadığı ve imzalamadığı bir barış zirvesi şüphe uyandırmaktadır. Siyonist rejim adına kendi halkını denetleme, bastırma ve öldürme rolü verilen Mahmud Abbas zirveye katılmasına rağmen Filistin devletinin topraklarının bir parçası olan Gazze ile ilgili bir antlaşmayı imzalamasına izin verilmedi. Tarafların antlaşmadan muaf tutulmaları, onları bağlayan hiçbir şey bulunmadığı, savaşın tekrar başlayabileceği anlamına gelmektedir. Nitekim İsrail güç kullanma konusunda diretirken, siyasi açıdan bölgedeki herhangi bir örgüte benzemeyen HAMAS da silah bırakmayı reddetmektedir.

Türkiye, Mısır ve Katar’ın figüran olarak kullanıldığı zirve metninde asıl amaç direnişi ve HAMAS’ı yok etmek ve Gazze’ye ve kıta sahanlığındaki petrol ve gaz yataklarına çöreklenmektir. İsrail ve ABD’ye direnen Gazze’nin İsrail’e bir daha sorun çıkartmayacak şekilde yönetilebilir, daha denetlenebilir bir hâle getirilmesidir. Trump’ın damadı Jared Kushner’ın vizyonuna dayanan yeniden imar masalı ile ‘Yeni Gazze’, Ortadoğu’nun Riviera’sı olarak olanca nesnelliği ile parlatılıyor. Aynı zamanda ekonomik kalkınmadan da söz eden ‘barış planı’ ile birlikte düşünüldüğünde tüm bunların eski bir Siyonist söylem olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Theodor Herzl, Altneuland (1902) kitabında, Arapların Yahudi devletinden ekonomik fayda sağladıkları takdirde vatanlarının gasp edilmesini kabulleneceklerini yazmıştı. Böylesi temelleri bulunan bu maddi ve manevi talan projesinde Gazze şeridi yıkılacak, ardından tatil köyleri, şirketler, gayrimenkuller ve yatırımlar inşa edilecek. Bu, Gazze şeridinin Amerika vesayeti altına alınması ve mülkiyetinin Filistinlilerden alınıp emperyalistlere devredilmesi sürecidir. Gazze’nin bir metrekaresinde bile hak sahibi değiller ama kendilerinde Filistin’i satma hakkını gören tüccar gibiler. Soykırımla ulaşamadıkları hedeflere uluslararası kayyımlık oyunlarıyla ulaşmak istiyorlar.

ABD, Gazze’de gerçek bir barışı değil, Ortadoğu’daki kirli oyunlarını gerçekleştirmek, Çin’i kuşatma hedefine yönelmek için kontrollü bir sükûnet istiyor. Gazze neredeyse tamamen yok edilmiş, bir moloz yığınına çevrilmiştir. ABD ve İsrail açısından maksat hâsıl olmuştur. Söz konusu ateşkes, Gazze’de İsrail ve Amerika tarafından gerçekleştirilmek istenen esas projeyi perdeleme girişimidir. Tarihi, kültürü, şahsiyeti ve haysiyeti ile Gazellileri Gazze’de yalnızlaştıran, oradan kazıyan kötü niyetli gaddar bir plandır bu yapılan. Ne tuhaftır ki bu talan ve yalan planı ‘barış’ şeklinde sunulmaktadır. Yüzeysel açıdan Gazze’deki savaşı sona erdiriyor gibi görünse de gerçekte tüm bölgeyi etkileyebilecek siyasi ve güvenlik değişikliklerine kapı açıyor. Onun için, atılan bu imza barışın değil, Filistinliler için güvenliğin söz konusu olmadığı, kayıtsız ve şartsız bir teslim belgesidir. Trump’ın planı ile ilgili aşırı heveslere kapılmak bir hatadır.

Uluslararası Sistemin Çöküşü

Dünyanın yeniden şekillendiği bir dönemde emperyalizm Ortadoğu’yu da yeniden şekillendirmek istiyor. Küreselciler giremedikleri İslâm beldelerine İsrail’i bir ileri karakol, bir tetikçi olarak kullanarak girmeye çalışıyorlar. Ortadoğu’nun sınırlarını yeniden çizme girişimi olan bu istikrarsızlık ortamında kesin bir şey varsa o da önümüzde fırtınalar olduğudur. Gazze Antlaşması yalnızca bir ateşkes değil, aynı zamanda Ortadoğu’nun kırılgan geleceğinin bir sınavı niteliğindedir. 109 yıl önce Sykes-Picot Antlaşması ile çizilen yapay sınırlar hâlâ bu coğrafyanın kaderini belirlemektedir. Siyonist İsrail’in kendi sapkın akidesi çerçevesinde şekillendirdiği yeni sınırlar ve ittifaklar, bölgede krizleri artırmakta, bölge yeniden şekillenmektedir. 1916’da İngiltere ve Fransa’nın üstlendiği rolü bugün ABD ve İsrail üstlenmiş durumdadır. Her ikisi de bölgede nüfuz alanını genişletme, kendi çıkarlarına uygun bir düzen kurma çabası içerisindedir.

İki büyük dünya savaşı sonrasında yaklaşık elli yıl süren Soğuk Savaş, işgaller, katliamlar, soykırımlar, sömürüler ile geçen 20. yüzyıl, kördüğüm olmuş birçok sorunu 21. yüzyıla miras bırakmıştır. Uluslararası sistem tam bir kaos hâli yaşamaktadır. İki süper güç eksenli kurulan Soğuk Savaş’ın bitişi ve Sovyetlerin dağılmasından sonra Francis Fukuyama’ya göre gelinen nokta “tarihin sonu”ydu ve ABD dünyanın tek süper gücüydü. Fukuyama gibilerin ileri sürdüğü; dünyada artık liberal kurumların ve düşünce yapısının üstünlüğünün kabul edildiğini, liberal demokrasinin kusursuz olduğunu, kapitalizmin alternatifsiz ve kaçınılmaz nihai bir sistem olduğunu, insanoğlunun ideolojik anlamda varabileceği son noktaya gelindiğini öne süren tezleri tutmamıştır. Günümüz dünyasında Fukuyama’nın ileri sürdüğü “tarihin sonu” tezini çürüten gelişmeler yaşanmaktadır. Zaten bizzat kendisi de Aralık 2021’de The Economist dergisinde kaleme aldığı yazıda, küresel sistemde “tek kutupluluk” döneminin ve hegemonyasının sona erdiğini belirtmek mecburiyetinde kalmıştır. Dünya, siyasi ve ekonomik boyutları ile yeniden kurgulanmaktadır.

Savaşları sona erdirme vaadiyle iktidara gelen Trump ABD’sinin Siyonist kadrosu İsrail’in yanında yer alıp onun hukuk tanımaz eylemlerine fiilli destek vermektedir. 7 Ekim’den sonra İsrail iyice azgınlaşmıştır. Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack’ın belirttiği gibi İsrail kendini hiçbir sınırda durmak zorunda hissetmiyor. Dilediği zaman, dilediği yerde, dilediği operasyonu yapabileceğini düşünüyor. Sadece Gazze’de insanlığa karşı suç işlemekle yetinmeyen Netanyahu tehdit edildiklerini ileri sürerek istediği her yere saldırıyor, her kötülüğü yapıyor, üstelik yaptıkları yanına kâr kalıyor. İsrail’i cesaretlendiren ve pervasız kılan, bugüne kadar işlediği savaş suçlarının ve uluslararası hukuk ihlallerinin cezasız bırakılmasıdır. Gazze’deki soykırımın durdurulması, devletlerin ve uluslararası kurumların hukuki, insani ve ahlaki sorumluluğundadır. Şayet varsa uluslararası adalet, Gazze şeridinde İsrail’in işlediği soykırım ve insanlığa karşı suçların faillerini tespit edip yargılamalı, Siyonist rejimin cezasızlık durumuna son vermelidir.

Koca dünyanın kaderi BM Güvenlik Konseyi’nde veto yetkisine sahip beş ülkenin elindedir. Filistin ve diğer zulme uğrayan mazlum halklar adına alınan her müspet karar bu beşlinin tümü veya birkaçı tarafından veto edilmektedir. Hiçbir yaptırım gücü bulunmayan BM, sessiz kalmak suretiyle suçu işleyene destek olmaktadır. Siyasi baskıya göre hareket eden uluslararası hukuk, suçlulara seçici bir şekilde uygulandığı için meşruiyeti tartışma konusu hâline gelmiştir. Güçlüleri koruyan uluslararası adalet zayıf devletlere karşı ön yargılı ve çifte standartlı hareket etmektedir. Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumlar galip gelenleri koruyan uygulamaları ile tarafsızlıklarını yitirerek jeopolitik ilişkilerde siyasi bir aktöre dönüşmüşlerdir. İnsanlığa karşı suçlar, savaş suçları, soykırım, işgal gibi eylemleri soruşturmada seçici davranmakta, emperyalizmin elinde sömürgeci bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır.

İslâm Ülkelerinin Sözde Liderleri

İslâm dünyasındaki liderlerin neredeyse tamamının iradeleri ABD ve Siyonist çetenin ipoteği altındadır. İsrail zulmünden imdat bekleyen çocukların feryadı arşı titretirken, bu ses önce bu çapsız kişilikleri sonra bütün dünyayı yakacak. Batı’nın maşası, kullanışlı aparatı olmayı sürdüren bu pısırık ve korkak tavırları düşmana cesaret vermektedir. Emperyalistlere haraç vererek ayakta durmaya çalışıyorlar. Arap liderler, Filistin meselesini ortadan kaldırıp rejimlerini korumak adına Yüzyıl Antlaşması ve İbrahim Antlaşması adı altında Siyonist çete ile ‘normalleşmeye’ meylettiler. Doğru yerde, doğru zamanda ve doğru bir biçimde indirilen Kur’ân-ı Kerim’in “Sakın zalimlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.” (Hûd, 11/113) ikazını göz ardı ettiler. Siyonist çete sırtını ABD’ye dayayarak fütursuzca saldırıp katliamlarına devam ederken onlar Amerikan korkusuyla zilleti seçtiler. Türkiye dâhil hiçbir ülke ABD’ye karşı durmak istemiyor.

Yıpratıcı bir düş kırıklığına yol açan Şarm El-Şeyh zirvesinde Trump, kameralar önünde Mısır cumhurbaşkanı ile el sıkışmadı. Yaşanan protokol dışı bu üstünlük tavrı, tasmalarını tutanların bile bunları adam yerine koymadığının bir göstergesidir. Süslü laflarla zulmü barış diye yutturmaya çalışıyorlar. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Mısır’da, dünyanın gözleri önünde Gazze’yi yakıp yıkan İsrail’in hamisi durumundaki Trump’ı öve öve bitiremedi. Nobel Barış Ödülü verilmesi çağrısında bulundu. O anki görüntülere baktığınızda İtalyan Başbakanı Meloni’nin bile bu yağcılık karşısında nasıl şaşırdığını görebilirsiniz.

Yeri gelmişken şunu da hatırlatalım ki güç yoluyla gelen barış güçlüye teslim olmak demektir. Soykırımın temin ettiği barış bütün coğrafyada bir tarafın karşı çıkılamaz hegemonyasını temin ediyor. Arap ve İslâm dünyası liderleri mevcut düzenlerine dokunulmadığı sürece ‘Filistin’in Sevr’i denilebilecek bu sonuçları kâr sayıyorlar. Netanyahu Arap liderleri tehdit ederek “Eğer çıkarlarınızı korumak istiyorsanız tek bir şey yapmalısınız: Sessiz kalın!” uyarısında bulunmuştu. Onlar da harfiyen bu talimata uydular. Latin Amerika liderleri kadar haysiyetli olamadılar.

Kendi yanında bir Filistin devletinin varlığını kesinlikle kabul etmeyeceğini açıkça belirten İsrail bir yana, Filistin’deki devletin nasıl bir yapıya sahip olacağı veya ABD’nin İsrail’i iki devletli çözüme zorlamak konusunda ne tür bir rol üstleneceğine dair hiçbir vizyon ortaya konmuş değil. Arap rejimleri 157 ülkenin tanıdığı Filistin devletinin kuruluşunu kâğıt üstünde bırakan, Siyonizm’e karşı direnişi bitiren ‘barış planı’nı Filistin ve HAMAS yükünden kurtulmak olarak görüyorlar. Ancak bunun burada durmayacağını, bu planın yürümeyeceğini, son iki yılda yaşananların daha büyük bir bölgesel dizaynın işareti olduğunu, yeni Ortadoğu düzeninin kodlarını görmeleri gerekiyor. İsrail, Amerika’nın sınırsız desteğiyle kutsalındaki siyasi Siyonist haritada ilerliyor. Roger Garaudy’nin Siyonizm Dosyası kitabında daha 1980’li yılların başında, Irak ve Suriye’nin bölünüp parçalanacağını kesin bir dille haber verdiğini, yakınlarda Ortadoğu’da gerçekleşecek daha başka bölünmelere de dikkat çektiğini hatırlamalıyız. Bu açıdan herkesin, ‘barış planının’ Gazze ile sınırlı kalmadığını, Türkiye dâhil bütün bölgeyi ilgilendiren tehditler, tehlikeler ve riskler barındırdığını anlaması lazım.

Bir Kitaba İnanan 57 Ülke Neden Bir Olamıyor?

Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Şüphesiz sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de rabbinizim. Öyleyse benden sakının.” (Mü’minûn, 23/52). İslâm dünyası, parçalanmış yapısı ve iç çekişmeleri ile hem kendi sorunlarına hem de küresel sorunlara çözüm üretme kabiliyetini kaybetmiştir. Günümüzde Müslüman toplumların birkaç istisna dışında tümü otoriter yönetimler ve diktatörlüklerce yönetiliyorlar. Bir kitaba inanıyorlar ama her ne hikmetse bir ve beraber olamıyorlar. Maalesef İslâm coğrafyasının büyük bir bölümü yaralıdır. Bu bölgede benzeri görülmemiş suçlar işlenmektedir. İki yılda Gazze’de 20 bini aşkın çocuk, 10 bini aşkın kadın ve 5 bine yakın yaşlı katledilmiştir.

Kendi içinde bölünen bir ev en ufak bir dış etkenle yıkılır. Bu nedenle, bugün İslâm dünyasının birlik ve dayanışma içinde olması ertelenemez bir ihtiyaçtır. 1,8 milyar nüfusu ile Müslümanlar, dünya nüfusunun yaklaşık %24’ünü oluşturmaktadır. Zengin doğal kaynaklara sahip olarak dünyanın hassas bir coğrafyasında bulunuyorlar. Dünya doğal gaz rezervlerinin %56’sı ve petrol rezervlerinin %64’ü İslâm İş Birliği Teşkilatı (İİT) ülkelerinde bulunmaktadır. Buna mukabil İİT üyelerinin dünya üretimindeki toplam payı %8,15 gözükmektedir. Nüfusu ile hiç de doğru orantılı olmayan bu durum, ekonomik zayıflığı büyük oranda ortaya koymaktadır. Sattıkları petrolün parası Amerika’ya teslim edilmekte, Amerika’nın izin vermediği bir yere sarf edilememektedir.

21 Ağustos 1969 tarihinde Mescid-i Aksa’nın kundaklanması üzerine, 25 Eylül 1969’da “Filistin davasına sahip çıkmak maksadıyla” Suudi Arabistan'ın Cidde şehrinde İİT kuruldu. Kuruluş amaçları içerisinde, üye devletlerin arasında iş birliği ve dayanışmayı güçlendirmek, İslâm dünyasının hak ve çıkarlarını korumak da bulunmaktaydı. Böylesi bir amaçla kurulan İİT ne yazık ki bugüne kadar kuruluş amacına uygun bir icraatta bulunamamıştır. Bugüne kadar yaptıkları, mütecavize karşı sadece “kınama kararı” almaktan öteye geçmedi. Siz istediğiniz kadar kınayın, düşman hedefe varmak için bildiğini yapıyor, zulüm ve katliamlarına devam ediyor.

Yapılması gerekeni yapmayıp meydanı zalime bırakırsanız sonuç kan olur, gözyaşı olur, mağlubiyet olur. Bulunmanız gereken yerde değilseniz, yapmanız gerekeni yapmıyorsanız Batı’nın pis işlerini yapan “kuduz köpek” gelir sahip çıkamadığınız toprağa çöker, talan etmedik yer bırakmaz. Nasıl olsa meydanı boş bulmuştur, nasıl olsa mazlum savunmasız ve naçar kalmıştır. Bölgenin büyük kesimini bir bataktan diğerine sürükleyen İngilizlerin Filistin halkını açıkça anmayıp; sadece “Filistin’deki Yahudi olmayan topluluklar” şeklinde atıfta bulunan 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu’ndan bu yana Filistin toprakları adım adım işgal edilmektedir. Filistinlilere siyasi bakımdan hiçbir şey sunmayan yeni ‘barış planı’ Yahudilere bir vatan vaat edip Filistin halkına yalnızca medeni ve dinî haklar tanıyan Balfour Deklarasyonu’na bir dönüş anlamına geliyor. Filistin toprakları ta o zamandan bu yana bir taraftan bölgeye sevk edilen Yahudilerle dolduruluyor, diğer taraftan Müslüman ahaliden boşaltılması için şiddet ve katliam eşliğinde tehcir politikaları uygulanıyor. Gazze, İslâm ülkeleri taht hesaplarını bir kenara bırakıp bir araya gelemedikleri için bu hâlde. Gazze, Müslümanlar inandıkları dinin emrettiği gibi kardeşler olamadığı için, İslâm, iman, ihsan şuuru istikametinde olgunlaşamadıkları için bu vaziyette.

Türkiye’mize gelince, ülkemizin acil güvenlik ihtiyaçları önem kazanmaktadır. NATO gibi ittifaklara güvenilemeyeceği apaçık ortadadır. Eskiden Batı güdümünde hareket eden Türkiye’nin artık kendi tarihsel vizyonuyla örtüşen, ümmete sahip çıkan bir konumda bulunması şarttır. İsrail’i koruma amacıyla kurulan Kürecik gibi ABD üslerine ev sahipliği yapmayı bırakmalıdır. Bölgesel liderlik yalnızca arabuluculuk yapmakla, hamasi nutuklarla ve duygulu mesajlarla sınırlı değildir. Güçlü bir orduya, güçlü bir ekonomiye, stratejik kaynaklara, savunma sanayisine, sağlıklı artan bir nüfusa ve diplomasi gücüne sahip olmak bu statünün temelini oluşturur.

Bir Direnç Hattı Oluşturulmalı

Rabbimiz, “Ey iman edenler! Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez.” (Mâide, 5/105) buyuruyor. Bu dünyada müminlerin en ciddi imtihanı, korku, açlık, can ve mal kaybıdır. Bu imtihanda müminin sabır, mücadele ve direnişten başka yolu yoktur. Şayet biz üzerimize düşeni yaparsak, Allah bizimle beraber olacağını ve ‘kendisinin yardım ettiğine de kimsenin gücünün yetmeyeceğini’ buyuruyor. İnsanlar mücadele ve direniş yerine, korkularına mağlup olunca ödenecek bedeller de ağır olmaktadır. Dünyanın birçok yerinde insanlar işlerini kaybetme pahasına, üniversitelerden atılma pahasına zalimlere karşı mazlumların yanında durarak zulme direndiler. Ama saltanat sahipleri saltanatlarını kaybetme korkusu ile baskı ve zulüm altındaki Müslümanlara maddi ve manevi yönden yardım etme konusunda imtihanı kaybettiler.

Ne hazindir ki günümüzde Müslümanlar günün şartlarına göre sistematik bir mücadele yürütmekten hayli uzaktırlar. Batı’nın bizi ezmesi, şiddetle sindirmesi karşısında bazı gruplar İslâm’ın asla müsaade etmeyeceği kimi yolları kullanmaktadırlar. Bu durum, karşı tarafa İslâm aleyhine propaganda yapma ve İslâm’ı, Müslümanları daha fazla ezme, yok sayma, terörle aynı kefeye koyma imkânını sunmaktadır. Şüphesiz İslâm ülkelerinin zayıflıklarını, yozlaşma ve basiretsizliğini tek bir sebeple, emperyalist sömürü ve yayılma ile açıklamak doğru değildir. İlaveten, Müslüman toplumların bugün içinde bulundukları azgelişmişliğin, İslâm inancının temel ilkelerinden değil, bu ilkelerle sosyal ve ekonomik hayat arasındaki mesafeden kaynaklandığı açıktır. Genelde Müslümanlar; dünya meselelerine vahyin ölçüleriyle nasıl yaklaşılması gerektiğinin bilgi ve bilincinden yoksun durumdadırlar. Bu nedenle ümmetin yeniden inşası için evrensel insani ve İslâmî değerlerden hareket etmeleri, İslâmî düşünceyi yaygınlaştırmaya talip olmaları elzemdir. Hatırlanmalıdır ki “varoluşumuzu ortaya çıkarmak için her çağda ve her yerde elimizdeki imkân İslâm’dır.” Müslümanların birbirlerini daha yakından tanımaları, aralarında daha sıkı bağlar kurmaları ve ümmet şuurunu yeniden canlandırmaları şarttır. Hızla değişen dünyada birçok yıkıcı etkenlere maruz kalan Müslümanlar; çağa uygun yönetim şeklini bulmaya, inançları ışığında sosyal, siyasi ve ekonomik düşüncelerini yeniden oluşturmaya çalışmalıdır.

Düşmanın kuvveti, hileleri, tuzakları kavi, içinden çıkılamaz görüntüsüyle ürkütücü olabilir. Hâlbuki hakikat bambaşkadır, bu tuzaklardan kurtulmanın yolu bir tek Allah’a sığınmaktır. Şeytanın şerrinden korunmak için şeytana sığınmak ahmaklıktan başka bir şey değildir. Şeytanla iyi geçinmeye çalışmak, onun dostlarına “Nobel ödülü” övgüleri dizmek, onun övgülerine mazhar olmak, ona teslim olmak hem dünyada hem de ahirette Müslüman için bir felakettir. Ümmetin birlik, bütünlük ve dayanışma içinde zulme karşı bir direniş hattı kurması, bunun idamesine omuz vermesi gerekmektedir. Zalimlerin Müslümanlar üzerinde üstünlük kurmaları ve onları hâkimiyet altına almaları ümmet şuurunun zayıflatılmasından sonradır. Modernleşme bahanesiyle yürütülen Batılılaşma politikalarının yanında kavmiyetçilik ve mezhebi akımların bu noktada etkili olduğunu, ümmeti paramparça ettiğini biliyoruz. Müslümanların yeniden üstünlük sağlamaları, siyasi otoritelerini oluşturmaları ancak tekrar ümmet şuuruna, dayanışma ve güç birliği anlayışına kavuşmalarıyla mümkün olabilecektir.

Ümmet şuurunun ortaya çıkaracağı güç, dayanışma ve iş birliği İslâmî uyanış hareketlerinin altını oymaya çalışan baskıcı yönetimlerin de nefesini kesmeye yarayacaktır. Bu şuurun, Müslümanlara zulüm ve baskı yapan rejimlere karşı çıkılmasında da etkili olması gerekir. Mekkeli Müslümanlar o günkü cahili egemenlik sistemine karşı durarak inkılâpçı bir çıkış yaptılar. Müslümanlar kendilerinin “tek bir ümmet” olduklarını, dayanışmaya önem verdiklerini bu rejimlere göstermelidirler. Müslümanlar Batı’nın siyasi, ekonomik ve kültürel sömürgesinden kurtulmalı, özgür bir kafa ve ruh yapısı ile beşeri ve maddi kaynaklarının gelişmesine rehberlik etmelidirler.

Çok incitici bir biçimde görüyoruz ki günümüzde herkes derin bir korkunun tutsağıdır. Aslında bu korku bizim esirliğimiz olduğu kadar zalimlerin sermayesidir. Bizim korkumuzu kullanarak emperyalizm gücünü katlamakta, hegemonyasını derinleştirmektedir. Bu durum artık son bulmalıdır. Müslümanlar iki yıl süren soykırım ve açlığa rağmen teslim olmayan Gazze mücahitleri gibi ölümün bir son değil bir başlangıç olduğunu bilmelidirler. İnananlar ancak ölümü göze alarak ölümsüzleşeceklerini kavramalıdırlar. Yanlışlık, bizim dünyaya taparcasına bağlılığımız ve Allah’tan değil de ölümden korkmamızdır. Burası haysiyetsizliğimizin nirengi noktasıdır. Bizi izzet yoksunu kılan bir durumdur. Artık başımızın belası dünya müptelalığından kurtulmalıyız. Hakkı yerinden edip çiğneyen müstemlekecilerin değiştiğine inanmak zordur. Bunlar, ezmeye, işgal ve gasp etmeye, oldubittiye getirmeye, zorbalıkla teslim almaya inanıyor. Bunlarla diplomasi diliyle konuşmak havanda su dövmektir. Zalim saldırganla anladığı dilden konuşulmalı. Zalim sadece güçten anlıyorsa, onun işlediği suç sadece güç ile bertaraf edilecekse siz de güç kullanmalısınız. Bunun için de güçlü olmalısınız, yaptıklarınızın keyfiyet derecesini yükseltmelisiniz.

İslâm’ın bize Allah rızası için yaşamak ve onun rızası için ölmek dışında hiçbir şeyde gözümüzün olmadığını, hiçbir şeye kulak asmayacağımızı öğretmesi lazım. Ümmete husumetini yıllardır dışa vuranlara inat, Allah’tan istemeyi bilme şuuru ile sırât-ı müstakîm fikri istikametinde çaba harcamalıyız. Yüce Rabbimizden niyazımız, gözü yaşlı tek bir Müslüman kalmasın diye İslâm ümmetine uyanış nasip etmesidir. Bunun içinse Kur’ân ahlakıyla ahlaklanıp Resûlüllah’ın ümmeti olmaya liyakat kesp etmek için çalışan gayretli Müslümanların mesuliyet şuuru ile üstüne düşenleri yapması gerekmektedir.

VENEZUELA’DAN TAHRAN’A TRUMP DOKTRİNİ VE ÇOK KUTUPLU KAOS

  Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Şubat 2026-378. Sayı Çok kutuplu hâle gelen ve küresel rekabetin giderek kızıştığı dünya, artık kurallara ...