1 Mayıs 2026 Cuma

JEOPOLİTİK GERİLİMLER, ENERJİ PİYASALARINDAKİ DÖNÜŞÜM VE PETRODOLAR HÂKİMİYETİNİN KIRILMASI

 Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Mayıs 2026-381. Sayı

Günümüzdeki sert operasyonları sadece bölgesel güvenlikle açıklamak, buzdağının sadece görünen kısmına bakmaktır. ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş sonucunda Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, küresel enerji ve finans piyasalarındaki belirsizliği büyük ölçüde artırarak, enerji ve finans dengeleri sorgulanır oldu. Artık güvenlik mimarisi kadar, yeni enerji mimarisi de yeni dünya düzeninin altyapısını oluşturacak bir unsur hâline gelmiştir. Çünkü küresel güç mimarisinin yeniden şekillendiği günümüz dünyası şu anda büyük bir enerji dönüşümüne doğru yol almaktadır.

Gelecekte dünya devletleri hayatta kalmak için enerji kaynaklarından dolayı savaştığı bir döneme girecektir. Görünen o ki bundan sonra haritalar savaş meydanlarında değil, enerji hatlarında ve finans ağlarında yeniden çizilecektir. Enerji, artık petrol fiyatlarının artış sürecinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Enerji kriziyle tetiklenen rekabet, kimyasal girdiler üzerinden derinleşerek gıda arzını etkileyecek çok katmanlı bir sistem kırılmasına doğru gidiyor.

Bölgesel rekabet küresel hesaplaşmaya dönüşüyor. ABD, Hürmüz üzerinde uyguladığı abluka ile Çin’in enerji maliyetlerini yukarı çekerek, Çin’in ucuz üretim avantajını elinden almak istiyor. Çin’in enerji hatlarını sekteye uğratma yanında BRICS’in de dolarizasyon (dolar dışına çıkma) hamlelerini ekonomik yaptırımlarla frenlemeye çalışıyor. ABD, kendi çıkarlarını korumak için askerî güç kullanıp stratejik kapasitesini hızla tüketiyor. Çin ise ekonomik ağlarını giderek genişletiyor. Bilgi teknolojilerine, yenilenebilir enerjiye, yapay zekâ ve robot sektörlerine yatırım yapıyor. Rakipleri krizlerle meşgul olurken o gücünü büyütüyor.

Fosil Yakıtlar Çağı Yavaş Yavaş Sona Eriyor

Fosil yakıtlar hâlâ enerji temininde büyük bir paya sahip. Ama fosil yakıtlara bağımlılığı azaltmak için, çeşitli enerji dönüşümü stratejileri uygulamalarıyla küresel ölçekte yenilenebilir enerji kapasitesi gün geçtikçe artıyor. Birçok ülke Paris İklim Antlaşması ve COP zirveleriyle kendilerine net sıfır hedefleri koyuyor. Yeşil mutabakat çerçevesinde fosil yakıtlara bağımlılığı azaltıp bu yapıya geçmeyi hedefliyorlar. Birçok ülke 2030-2040 yılları arasında yeni içten yanmalı motorlu araçların satışını yasaklayacağını açıkladı. Elektrikli araçlar pazarı katlanarak büyüyor. Elektrik, girdilerinin yaklaşık yüzde 90’ını tekerleklerdeki kinetik enerjiye dönüştürürken, içten yanmalı motorlarda bu oran yüzde 25 civarındadır.

Dünya hâlâ yakıt ihtiyacının yaklaşık yüzde 80’ini petrol, gaz ve kömürden sağlıyor ama fosil yakıtlar elde edilirken enerjinin neredeyse üçte ikisi, üretim, taşıma ve yanma aşamalarından hiçbir ekonomik fayda üretmeden boşa gidiyor. Elektrik, hiç atık üretmemesi ve az kaynak az israfı nedeniyle faydalı enerji üretmektedir. Aynı faydalı çıktıyı elde etmek için, rüzgâr, güneş ve hidro-enerji gibi yenilenebilir kaynaklar, fosil sistemlere göre üçte birden fazla verimlilik kazanımı sağlamaktadır.

Bunun yanında, fosil yakıtlar son derece kirleticidir ve hava kirliliği kalp hastalığı, solunum problemleri ve kanser gibi ciddi sağlık problemlerine yol açabilmektedir. Aynı zamanda tüm sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 70’inin kaynağıdırlar. Güneş ve rüzgâr enerjisi maliyetlerinin son on yıllarda yüzde 80’den fazla düştüğü belirtiliyor. Artık dünyanın çoğu yerinde yeni kurulan güneş ve rüzgâr santralleri, yeni kömür veya doğalgaz santrallerinden daha ucuz elektrik üretme avantajına sahiptir. Enerji dönüşümünün öncülüğünü şimdilik gelişmiş ülkeler yapsa da diğer ülkeler de bu dönüşümü farklı hızlarda yaşıyor. Zengin ülkeler, fosil yakıtlardan uzaklaşmak için devasa bütçeler ayırırken, gelişen ülkeler finansal zorluklar sebebiyle bu geçişi daha yavaş bir şekilde sürdürüyor.

Fosil yakıt bağımlılığının azalması, küresel güç dengelerini de değiştirmektedir. Hürmüz Boğazı, küresel enerji sisteminde her zaman jeopolitik stres noktalarından biri olmuştur. Artık Hürmüz’den geçişi sadece petrol fiyatlarındaki bir artış değil, hidrokarbon dünya düzeninin bir stres testi görmek gerekiyor. Petrol, doğalgaz ve kömür üreten ülkeler (Rusya, Suudi Arabistan, ABD ve diğer OPEC üyesi ülkeler) Çin’in öncülük ettiği yenilenebilir enerjinin hâkimiyetine karşı bu dönüşüme direnerek jeopolitiği yeniden şekillendiriyorlar. Petrolün egemen olduğu bir dünyada doğan IMF ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar, karbondan arındırılmış küresel bir ekonomiye geçişe uyum sağlama konusunda ayak diredikleri için, tıpkı diğer uluslararası kurumlar gibi önemlerini giderek kaybetmektedirler. IMF, fosil yakıtlara bağlı borç geri ödeme yapılarını daha fazla desteklemeye ve petrol çıkarımına kredi hizmeti vermeye iştahlı bir şekilde devam ediyor. DTÖ ise yenilenebilir enerji sübvansiyonlarına fosil yakıt sübvansiyonlarına nazaran daha katı kurallar getirerek temiz enerjinin yaygınlaşmasını engelliyor.

Buna rağmen, temiz enerjiye yatırım fosil yakıtlara yatırımın iki katından fazladır. Kendi elektriğini temiz kaynaklarla üretebilen bir ülke, enerji bağımsızlığı kazanarak dış enerji şoklarına karşı daha dayanıklı hâle gelir ve bölgesel güç elde eder. Enerji kaynaklarındaki değişimin, dünyadaki mevcut ortaklıkları yeniden şekillendireceği, küresel siyasetin yeniden yapılanmasında önemli bir vektör olacağı görülmektedir.

Petro-Devletten Elektro-Devlete Geçiş

Elektro-devlet, ekonomisinin ve siyasi gücünün temelini fosil yakıtlar (petrol, kömür, doğalgaz) yerine elektriğe ve düşük karbonlu enerji teknolojilerine dayandıran devlet yapısını ifade eden modern bir kavramdır. Bu kavram, özellikle petrol ihraç ederek zenginleşen ve küresel siyasette söz sahibi olan petrol devleti kavramına bir alternatif vasfıyla doğmuştur. Petrolün jeopolitik gücünün yerini elektriğin ve bu elektriği üreten/depolayan teknolojilerin aldığı bir dünya düzenini tanımlar. Enerji gücünü petrolden alan geleneksel petro-devlet modelinin yerini alması beklenen bu yeni düzen, su, rüzgâr, güneş ve nükleer gibi yenilenebilir kaynaklardan elde ettiği elektrik ile enerjiyi yönetir. Petrol yerine lityum, kobalt, bakır ve nadir toprak elementleri gibi elektrik altyapısı için gerekli madenlerin üretimine odaklanır. Burada artık petrol kuyusu değil maden ocağı gündemdedir. Batarya teknolojileri, elektrikli araçlar ve akıllı şebekeler üzerine uzmanlaşır. Elektro devlet dünyasında zenginlik, yeraltındaki yakıttan ziyade, o yakıta ihtiyaç duymayan teknolojiye ve kritik minerallere sahip olmaktan geçmektedir. Dünya, “çıkar ve yak” mantığından “icat et ve depola” mantığına geçiyor.

Bu süreçte ayakta kalacaklar sadece maden sahipleri değil, o madeni akıllı ve şeffaf bir sistemle işleyebilenler olacaktır. Geçmişte Ortadoğu’nun sahip olduğu ağırlık, bugün kritik minerallerin çıkarıldığı ve işlendiği bölgelere kayıyor. Ancak burada önemli bir fark var: Petrol çıkarıldığı gibi veya basit bir rafinajla yakılabilirken, elektro dünyasında mesele sadece madene sahip olmak değil, onu yüksek teknolojili bir bataryaya dönüştürebilmektir. Çin, sadece lityum veya kobalt madenlerine sahip olduğu için değil; bu madenlerin küresel rafinaj kapasitesinin yüzde 60-90’ını kontrol ettiği için ilk elektro-devlet adayıdır. Elektro-devletler için güç, sadece toprağın altındaki değil, mühendislik bürolarındaki patentlerle de ölçülür.

Enerji dönüşümü, günümüzün en önemli küresel meselelerinden biri hâline gelmiştir. 20. yüzyılda siyah altın şeklinde adlandırılan petrol etrafında şekillenen dünya, yerini 21. yüzyılın beyaz altını lityum ve diğer kritik minerallerine bırakıyor. Çin ve bazı Avrupa ülkeleri, fosil yakıt kaynaklarının sınırlı olması sebebiyle enerji arzında elektrikleşmeye odaklanarak petro-devletten elektro-devlete geçiş yolunda ilerlemektedir. Bu dönüşümün öncüleri arasındaki Çin, dünyanın en büyük güneş paneli, lityum batarya, nadir toprak elementlerinin işlenmesi ve elektrikli araç üreticisi olarak en güçlü elektro-devlet adayıdır. Geçen yıl Çin, ABD’nin neredeyse yirmi katı kadar rüzgâr ve güneş enerjisi santrali kurdu. Çin, dünyadaki tüm güneş panellerinin yüzde 80’ini üretiyor ve bunları çok düşük fiyatlarla dünyanın her yerine satıyor. Çin yeni bir yeşil blok inşa ederken, ABD hâlâ petrol yatırımlarını artırmaya devam ediyor.

Elektro-devlete geçiş, sadece bir yakıt değişimi olmayıp, küresel güç dengelerinin, ticaret rotalarının ve stratejik bağımlılıkların, siyasi yapıların kökten yeniden tanımlanmasıdır.  ABD ve Çin arasındaki rekabetin hem niteliğini hem de kurallarını kökten değiştiriyor. Petrol ihraç eden ülkelerin etkisi azalırken, yenilenebilir enerji teknolojilerine ve kritik madenlere sahip ülkelerin jeopolitik önemi artıyor. Kritik minerallere sahip ülkeler yeni dönemin “stratejik durakları” hâline geliyor. Demokratik Kongo Cumhuriyeti küresel kobalt arzının yüzde 70’inden fazlasını kontrol ederek “elektrik çağının OPEC’i” benzeri bir konuma yükselmektedir. Elektro-devlet modeli, lityum, kobalt, nadir toprak elementleri vb. gibi kritik minerallere büyük miktarlarda ihtiyaç duyduğundan, bu kaynaklar bakımından zengin olan ülkeler stratejik açıdan hayati bir önem kazanmaktadır.

Petro-devletlerin otoriter yapısı, enerjinin çeşitlendiği bu yeni dünyada ciddi bir sarsıntı yaşamaktadır. Soğuk Savaş, liberal kapitalizm ile Sovyet komünizmi arasında, toplumların ekonomik bakımdan nasıl gelişmesi ve siyasi açıdan nasıl örgütlenmesi gerektiğine dair iki teori arasında bir mücadeleydi. Yeni Soğuk Savaş ise alternatif enerji kaynaklarına hâkimiyet konusunda bir mücadeledir. Yeni düzen, günümüzde enerji akışlarını, mineral yataklarını ve teknolojik sistemleri kimin kontrol etmesiyle belirlenecek.

Bir Jeo-Ekonomik İşletim Sisteminden Diğerine Geçiş

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, Bretton Woods sistemi (1944), ABD dolarını altına sabitlemiş, dünyanın çıpa para birimi olarak belirlemiş ve ABD’nin ekonomik üstünlüğünü pekiştirmişti. Ancak, 1971 yılında ABD ekonomisinin yaşadığı iç enflasyon ve ekonomik durağanlık gibi yapısal krizler, artan ticaret açıkları ve diğer ülkelerin ellerindeki dolarları ABD’den altın karşılığı talep etmesiyle azalan altın rezervleri sonucunda sistem sürdürülemez hâle geldi. ABD Başkanı Nixon, doların altın standardına göre dönüştürülebilirliğini sona erdirdi. Bu durum doların üstünlüğünü tehdit eden bir hamleydi. Çözüm petrole bağlı dolar yoluyla bulundu. 1973 petrol ambargosundan bir yıl sonra, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 1974’te Suudi Arabistan ile (2016 yılına kadar gizli tutulan) bir antlaşma yaptı. Riyad, petrolünü sadece dolar karşılığında satacak, karşılığında Washington da Suudilerin güvenliğini garanti edecek, silah satacak ve rejimi koruyacaktı.

Ne var ki mesele sadece burada bitmiyordu. Suudi Arabistan petrol gelirlerini ABD tahvillerine, Amerikan yatırımlarına yönlendirecek ve bu para Wall Street aracılığıyla dönerek tekrar küresel finans sistemine akacaktı. Petrol gelirlerinin Amerikan pazarlarına geri dönmesi, ABD bütçe açıklarını destekledi ve Soğuk Savaş harcamalarının finansmanına yardımcı oldu.  ABD-Suudi Arabistan arasındaki bu antlaşma, basit bir ticaret anlaşması değildi. Dünyanın en çok işlem gören kıymetli emtiası petrolü Amerikan para birimine sıkıca bağlayan, küresel dolar talebini yapay olarak canlı tutan bir mühendislik tasarımıydı. Böylece, dolar küresel petrol ticaretinin varsayılan para birimi hâline geldi, rezerv para birimi statüsünü güçlendirdi ve ABD’nin ekonomik ve askerî üstünlüğünü devam ettirmesini sağladı.

Dünya petrol almak için dolara ihtiyaç duyduğu için artık ABD ile iyi geçinmek zorundaydı. ABD ise ülkelerin yarattığı bu talep sayesinde kendi borcunu çok düşük maliyetlerle finanse edebiliyor, kendisine büyük ayrıcalıklar sağlıyordu. Petrol, dolar ve güvenlik ekseninde oluşturulan bu üçlü denge tıkır tıkır işliyordu. Başka bir ifadeyle petro-dolar sadece bir para birimi düzenlemesi değil, dünyanın jeo-ekonomik işletim sistemi oluyordu.  Bu petro-dolar düzeni, günümüze kadar büyük ölçüde bozulmadan geldi ve baskın bir ödeme sistemi olarak ABD’nin dünya ekonomisindeki hâkimiyetini pekiştirdi. Dolar merkezli enerji piyasası üzerindeki doların hâkimiyetinden ayrılmak yönündeki girişimlere ise hiçbir zaman sıcak bakılmadı. Saddam’dan Kaddafi’ye, Maduro’dan İran’a uzanan haydutluklar, ekonomik ambargolar ve silahlı saldırılar petro-dolara karşı olmanın bir bedeli olduğunu gösteriyor. 2011 yılında Libya lideri Muammer Kaddafi, doları devre dışı bırakacak altına dayalı ‘Afrika Dinarı’ planını devreye sokmak istedi. Bu hamle, Kaddafi’nin sokak ortasında katledilmesi ve Libya’nın bölünmesiyle sonuçlandı. Benzer bir senaryo Venezuela’da da yaşandı; Maduro petrolü Çin’e Yuanla satmaya başlayınca ABD operasyonlarıyla hedef alındı. 2000 yılında Saddam Hüseyin petrolü Euro ile satma kararı alınca, üç yıl sonra ‘kitle imha silahları’ yalanıyla ABD Irak’ı işgal etti ve Irak’ta milyonları katletti. Hillary Clinton’ın Kaddafi’nin öldürülmesine dair ünlü “Geldik, gördük, öldü!” sözleri, ABD’nin bu tür meydan okumalara nasıl cevap verdiğinin açık bir göstergesiydi.

Ancak her işletim sistemindeki gibi, donanım değiştikçe o da yavaş yavaş uyumsuzluk sorunları yaşamaya başladı. ABD dolarının 2000’lerde yüzde 70 olan küresel döviz rezervlerindeki payı şu an yüzde 57 seviyesindedir. Bir hegemonya, askerî yenilgiden çok finansal güven kaybıyla çöker. Financial Times “ABD hegemonyası sona erdi” diye yazıyor.  Amerika girdiği akıldışı savaşlarda trilyon dolarlar harcıyor. Dünya ülkelerinin ham petrolü alternatif para birimleriyle fiyatlandırmaya başlaması karşısında çıldırıp, her türlü pisliği yapıyor. ABD’nin 39 trilyon dolarlık borcu her gün 7 milyar dolardan fazla büyüyor. Cephaneliğini tüketiyor. Enerji piyasalarını karıştırıyor. Sattığı silahların işe yaramadığını silahlara milyarlarca dolar harcayanlar görüyor. Suudiler, askerî koruma karşılığında petrol için yalnızca dolar kabul etmeye söz vermişlerdi ama şimdi, ABD’nin müttefiki olmanın güvenlik sağlamadığını, ülkelerinin füze yağmuruna tutulacağını gördüler. Yıllardır stratejik üsler kurduğu, asker yığdığı, silah sattığı Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn, Kuveyt şok üstüne şok yaşıyor. Amerikan güvenlik şemsiyesi delik deşik oluyor. ABD Körfez’deki ortaklarını kaybediyor. Petro-dolar sisteminin belkemiğini oluşturan Körfez bugün çöküyor. Körfez’in, yatırımcılar için güvenli liman imajı temelden sarsılıyor.

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Rusya ve İran gibi enerji devlerinin BRICS’e dâhil olması, petrol ticaretinde Yuan, Rupi, Dirhem gibi para birimlerini kullanmaya başlaması doların küresel rezerv para statüsünü kaybetmesi anlamına geliyor. Rusya da Batı yaptırımları sonrası enerji ticaretini Yuan ve altın gibi alternatiflere kaydırdı. Sistem henüz çökmüyor ama yavaş yavaş parçalanıyor ve hibritleşiyor. Artık tek bir “merkezi” sistem yerine, Çin’in CIPS’i veya Suudi Arabistan’ın da katıldığı mBridge gibi blokzincir tabanlı çok uluslu dijital para projeleri yükseliyor. BRICS ülkeleri SWIFT’e alternatif sistemler kuruyor ve merkez bankaları rekor hızla altın biriktiriyor. Tüm dünya Çin’in son yirmi yılda kurduğu sisteme doğru itiliyor.  Petro-dolar çökmüyor ama artık dokunulmaz değil ve en önemlisi hegemonya sistemi rekabet düzenine geçiyor.

Bugünlerde insanlık tarihinin en büyük ekonomik mimarilerinden biri yeniden şekilleniyor. Dünya dijitalleşirken, yeni dijital finans araçları ortaya çıkıyor. İklim krizleri petrolün geleceğini tartışmalı hâle getiriyor. Bu düzenin aynı kurallarla devam edeceğini düşünmek hayal oluyor. Petro-dolar sistemi ölmüyor ama çevresinde alternatifler çoğalıyor. Erozyona uğrayan petro-doların hâkimiyeti yavaş yavaş eriyor. Merkezini koruyor ama kenarlarından yavaş yavaş aşınıyor.

Tek Kutuplu Dolar Hegemonyasından Çok Kutuplu Enerji-Finans Düzenine

ABD’nin doları Rusya örneğindeki gibi dış politikada bir yaptırım aracı olarak kullanması ona duyulan güveni zedelemiş, birçok ülkeyi “dolar dışı” alternatifler aramaya itmiştir. Dünya, güvenilmez bir para birimi gördüğü doların hızla değer kaybettiğini gözlemliyor. ABD’nin İran’la yaşadığı fiyasko, Ortadoğu’daki son gerilimler de dolarizasyon sürecini hızlandırıyor. Körfez ülkelerinin stratejik yönelimlerini çeşitlendirme yoluna itiyor. ABD’nin kontrolden çıkmış bir zorba gibi hareket etmesi çökmekte olan bir imparatorluk görüntüsü veriyor.

Bazı ülkelerin rezervlerine el konulması ya da dondurulması, ‘dolar tutmak ne kadar güvenli?’ sorusunu gündeme getirmiştir. Birçok ülke, dolar bağımlılığını azaltmak için, rezervlerini altın ve farklı para birimleriyle çeşitlendirmeye, alternatif ödeme mekanizmaları geliştirmeye yönelmiştir. Ödeme sistemlerinin çeşitlenmesi Türkiye’ye de dolar dışında yeni nefes alanları açmaktadır. Petro-dolar sistemi artık mutlak hâkimiyet dönemini kapatıyor. Dünya, ABD gibi tek bir merkezin belirlediği kurallardan, çoklu güç odaklarının rekabet ettiği ve uzlaşmak zorunda kaldığı daha kaotik ama dinamik bir sürece eviriliyor. Bu sadece teknik bir değişim değil; küresel güç dengelerinin ve kurumsal yapıların yeniden tanımlandığı bir zihniyet devriminin finansal ayağıdır. Şu an yaşanan tam anlamıyla bir dönüşümdür ve bu devam ediyor. Artık tek bir para birimine bağlı kalmayan, çok merkezli yeni bir dönemin kapısı aralanıyor. Bu dönüşüm, sistemin gelecekte daha parçalı ve rekabetçi olacağını gösteriyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından Batı, Rusya’nın yaklaşık 300 milyar dolarlık döviz rezervini dondurdu. Bu karar Rusya’ya kısmen ama dünyaya da çok net bir mesaj verdi. Batı, isterse egemen bir devletin merkez bankası rezervlerine el koyabilir. Dolar sistemi içindeki para, artık her zaman güvende değildir. Bu mesajı en dikkatli okuyan başkentlerin başında Riyad geliyordu. Suudilerin yıllardır kafasını kurcalayan “Ya bir gün ABD ile ilişki bozulursa ne olur?” sorusunun cevabı netleşmişti: Rezervlerinize el konulabilir. Dünyanın büyük petrol üreticisi konumundaki bazı ülkelerin doları dışlayarak petrol ticareti yapmaya başlaması, artan ABD saldırganlığının ürkütücülüğünün göstergesidir.

Yuan Paradoksu: Para Nereden Çıkıyorsa Oraya Geri Döner…

2023’ün başlarında Suudilerin Çin ile petrol ticaretini Yuan üzerinden yapmak için müzakere yürüttüğü haberleri basına düştüğünde “Petro-doların Sonu” başlıkları atıldı. Ancak kimse asıl soruyu sormadı: Suudiler o Yuan’ı ne yapacaktı? Bir ülke dolar yerine Yuan kazanıyorsa önünde üç yol vardır. Birincisi Çin’den mal satın alabilir, ikincisi, Çin varlıklarına yatırım yapabilir. Üçüncüsü, o Yuanı başka bir para birimiyle takas edebilir ama bu durumda Yuan kullanmanın bir anlamı kalmaz. Suudiler zaten Çin’den bolca ithalat yapıyor ama bu, petrol gelirlerinin yanında çok küçük kalıyor. Geriye Çin varlıklarına yatırım yapmak kalıyor.

Çin’in sermaye piyasaları dışa tam açık değildir. Yuan tam anlamıyla konvertible bir para birimi değildir. Suudi Arabistan Yuan cinsinden büyük varlıklar tutmak istese bile, karşısında derin ve likit bir piyasa mevcut olmadığı için çok bir anlam ifade etmiyor. Bir para birimi, ancak onu harcayabileceğiniz birileri varsa değerlidir. Suudiler Yuan aldığında, o parayı yine büyük ölçüde Çin’de harcamak zorunda kalacaklar. Bu bir “özgürleşme” değil, sadece ticari bir tercih değişimidir. Suudi Arabistan dolar bağımlılığından kurtulayım derken, çok daha kuralsız ve kapalı olan Çin finans sistemine bağımlı hâle geliyor.

Neticede, Çin dünyanın enerji görünümünü, jeopolitiğini ve iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini sınırlama yeteneğini yeniden tanımlıyor. ABD, Rusya gibi emperyal güçler hedeflerinden vazgeçmiyor, sömürgecilik faaliyetlerine devam ediyorlar. ‘Gelişmiş’ ülkelerin ihtiyaç duyduğu hammadde ve enerji ihtiyacının büyük kısmı İslâm ülkelerinin topraklarında bulunmasına rağmen, dışa bağımlılık ve az gelişmişlik neticesinde İslâm ülkeleri, uluslararası güçlerin hâkimiyet mücadelesi sürdürdükleri beldeler olmaya devam etmektedir. İslâm dünyasının zafiyetlerini kullanarak bu zenginlikten faydalanmaktadırlar.

İslâm ülkeleri, kendi içinde uyumu, birlik ve beraberliği sağlayamamış ve ekonomik bağımsızlığa kavuşmamışlardır. Bunun farkında olan küresel güçler ellerindeki tüm imkânları seferber ederek İslâm dünyasında fitne ve kargaşa ortamının devamı için çalışmaktadırlar.  Yapılması gereken şey, oyunun farkında olup, figüranlıktan çıkmak ve ümmet dışındaki tüm aktörlere karşı ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel iş birlikleri ve ticaretleri kuvvetlendirmektir.

Türkiye’nin Bu Dönüşümdeki Konumu

Türkiye için bu süreç hem büyük risk hem de nadir bir fırsattır. Türkiye, petro-devletten elektro-devlete geçişin ve ABD-Çin arasındaki teknolojik bölünmenin tam fay hattı üzerinde yer alıyor. Enerji fiyatının belirlediği ekonomisi ve jeopolitik risk unsurlarının belirlediği coğrafi konumuyla kritik bir kavşaktadır. Avrupa/Asya/Ortadoğu kesişiminde ve enerji yollarının ortasındadır. Enerji arzının yaklaşık yüzde 70’ini ithal fosil yakıttan sağlayan bir ülke olarak bu dönüşümden en çok etkilenecek aktörlerden biridir. Enerji tüketimi son 25 yılda 3 katına çıkan Türkiye’de, yüksek petrol fiyatları büyük bir dış ticaret açığına neden olmakta ve artan enerji fiyatları doğrudan enflasyonu tetiklemektedir.

Türkiye’nin, enerjide dışa bağımlılığı azaltmak için enerji dönüşümünü hızlandırması, yenilenebilir kaynaklardan üretilen elektriğin payını artırması gerekmektedir. Son yıllarda enerji depolama, hidroelektrik, rüzgâr ve güneş enerjisi kapasitesini artıran, yenilenebilir enerjide Avrupa’nın önde gelen ülkelerinden biri hâline gelen Türkiye, 2035 yılına kadar rüzgâr ve güneş kapasitesini 120 GW’a çıkararak 4 kat artırmayı hedeflemektedir. Böylece hem enerji maliyetlerini düşürecek hem de fosil yakıtlara olan bağımlılığını azaltarak enerji arz güvenliğini güçlendirecektir. Verilere göre, Türkiye’nin güneş ve rüzgâr enerjisine dayalı dönüşümü, yıllık fosil yakıt ithalatını yüzde 43 azaltacak potansiyele sahiptir. Şu an yenilenebilir enerjide dünyada 11. sırada bulunan ülkemiz, bu dönüşümle enerji bağımsızlığı oranını artırmaktadır.

Enerji dönüşümüne yapılacak yatırımlar, dışa bağımlılığın azaltılmasını, istihdamın artırılmasını ve teknoloji transferiyle yerli ekonominin güçlenmesini sağlayacaktır. Yenilenebilir enerji dönüşümü sadece ekonomik fayda değil, hava kirliliğinin azalması ve karbon emisyonlarının düşmesiyle sağlık ve sosyoekonomik refah üzerinde de büyük faydalar sağlayacaktır.

Elektro-devlet olmanın yolu lityum, kobalt, nikel ve nadir toprak elementlerinden geçiyor. Türkiye bu konuda Çin veya Avustralya gibi devasa rezervlere sahip değil. Petrol ve gazda yaşanan dışa bağımlılığın, bu sefer “kritik mineraller” üzerinden tekrarlanması riski var. Sadece batarya hücresi üretmek yetmiyor, o hücrenin içindeki kimyasallara erişim de stratejik bir güvenlik meselesidir. Lityum gibi kritik maden rezervleri sınırlı kalsa da güçlü otomotiv altyapısı ve elektrik-elektronik sektörü ile Türkiye, bölgenin üretim ve teknoloji merkezi olma potansiyeline sahiptir.

Türkiye’nin bu süreçte başarılı olması, sadece elektro araçlara sahip olmakla değil, eğitimden hukuk sistemine kadar uzanan liyakate dayalı köklü bir zihniyet devrimi gerçekleştirmesine bağlıdır. Hammaddeye bir şekilde ulaşılabilir, ancak o hammaddeyi katma değerli bir güce dönüştürecek olan asıl unsurlar; zihniyet meselesi ve kurumsal kapasitedir. Toplumsal ve ekonomik yapıyı dönüştüren, kurumsal ve felsefi adaptasyon kabiliyetidir. Bu geçişte sadece teknolojiye sahip olmak yeterli değildir. Yalnızca batarya satın almak veya güneş paneli kurmak bir ülkeyi “elektro-devlet” yapmaz. Eğer sadece teknoloji ithal edilirse, enerji bağımlılığı yerini teknolojik bağımlılığa bırakır. Kurumsal yapılarını bu yeni dünyanın hızına ve şeffaflığına adapte edemeyen ülkeler, teknolojik açıdan gelişseler bile sistemik bakımdan geride kalmaya mahkûmdur.

Türkiye’nin dünyadaki elektro-jeopolitik pozisyonu, tek bir eksene yaslanmak yerine çok kutuplu düzenin sunduğu fırsatları denge içinde kullanan, “stratejik otonomi” üzerine kurulu olmalıdır. Başka bir ifadeyle ne tamamen Batı’nın teknolojik uydusu ne de Doğu’nun montaj hattı olmak. Dünya iki teknolojik bloka bölünürken, Türkiye’nin coğrafi konumu ona oyun kurucu olma imkânı veriyor. Orta Asya’nın kritik mineralleri ile Avrupa’nın teknoloji pazarı arasındaki köprü olma potansiyeli, Türkiye’yi yeni Elektro-İpek Yolu’nun merkezi yapabilir. Bunun yolu, savunma sanayiinde yakalanan yerlilik başarısını sivil enerji ve dijital altyapılara taşımaktan geçiyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

JEOPOLİTİK GERİLİMLER, ENERJİ PİYASALARINDAKİ DÖNÜŞÜM VE PETRODOLAR HÂKİMİYETİNİN KIRILMASI

  Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Mayıs 2026-381. Sayı Günümüzdeki sert operasyonları sadece bölgesel güvenlikle açıklamak, buzdağının sadec...